• 1.03.2022 05:55

Bir Batı karşıtlığıdır gidiyor. Bütün dertlerin, sorunların, kötülüklerin kaynağı Batı. Bir zamanlar marjinal sol ve radikal İslamcıların tekelindeki Batı karşıtlığı, son yıllarda adeta hiçbir konuda anlaşamayan toplumun ortaklaştığı nadir bir konu haline geldi. Metropoll’ün Ocak 2022 araştırmasına göre halkın yüzde 39’u Rusya ve Çin’e daha da yakınlaşmaktan yana.

150 yıllık Batılılaşma tarihiyle övünüp duran bir toplum nasıl Batı karşıtı oldu? Elitleri Batı dili konuşan, Batı okullarında okuyan, büyük çoğunluğu laik yaşam tarzını benimseyen, en azından bir kısmı demokrasi ve hukuk devleti isteyen bir toplumda Batı karşıtlığının toplumun adeta ortak paydası olmasını açıklamak zor.

Tamam, herkesin bir derdi var Batı’yla; Sevr’den başlayıp PKK/YPG’ye kadar gelir konu. Kimi emperyalizm der, kimi Büyük Ortadoğu Projesi. AKP de Batı’nın icadıdır, CHP, hatta Cumhuriyet de. Gezi’yi de Batı tezgahlamıştır, 28 Şubat’ı da. O da Batı’nın adamıdır, bu da… Bitmez bu yakıştırmalar. Her taşın altında Batı vardır. Bugünlerde altı muhalefet liderinin anma etkinliğine katılacağı Erbakan’ın deyimiyle ‘bütün kötülüklerin anasıdır Batı.’

Batı karşıtlığı biraz ideolojik, biraz da psikolojiktir. Aslında böyle bir konumlama cumhuriyetin kuruluş yıllarında ne devletin ve devlet elitlerinin ne de toplumun genel tutumudur. Aksine Cumhuriyet, modern bir devlet ve toplum inşa projesidir: Laik ve rasyonel bir proje. Toplum ve devlet modelinin ilham kaynağı da Batı, Batı kurumları ve Batılı siyasal-felsefi değerlerdir.

Kendini Batı karşıtlığı üzerinden tanımlayan siyasal-toplumsal hareket İslamcılıktır. Ve İslamcılık aynı zamanda Cumhuriyet’in bu ‘kuruluş mimarisi’ne karşıtlık üzerine de kurulmuştur. Ve bu iki ‘karşıtlık’ nedensiz değildir.

İslamcılar neden Batı karşıtı olmasınlar ki!

Devletin kimliği ve niteliği, toplumun yaşam biçimi konularında dile getirdikleri itirazlar temelde Cumhuriyetle birlikte Türkiye’nin Batılılaşma tarihinin ürünüdür. Dolayısıyla, Batı karşıtlığı İslamcılar için bir hesaplaşmadır; kendilerini dışlayan, yoksayan, marjinalleştiren ve ezen Batılılaşama tarihiyle bir hesaplaşma, ‘laik devlet’ fikrini ve laik yaşam tarzını Batı’dan ‘ithal’ eden Batılılaşma süreciyle bir hesaplaşma… Amaçlanan da, bu hesaplaşmanın sonunda Batı karşıtlığı üzerinden ‘yeniden tanımlanan’ devlet ve toplum düzeninde  ‘Müslümanlar’ın yeniden ‘asıl kurucu unsur’ olması.

Bugünkü Batı karşıtlığı, İslamcıların AKP’nin son 10 yılda kurduğu siyasal hegemonyası üzerinden topluma armağanı. Batı karşıtlığının toplumsallaşması bütün varlık, kimlik ve iddialarını bu karşıtlık üzerine inşa eden İslamcıların ‘normalleşmesi’ anlamına geliyor. ‘İslamcı duruş’u marjinal ve radikal bir siyasal tutum olmaktan çıkarıp toplumsallaştırmak böylece mümkün. Siyasal söylemini Batı karşıtlığı üzerine inşa eden Erbakan’ı anmaya ‘laik muhalefet’in altı liderinin katılması, bu işlemin başarıldığının kanıtı.

Ancak mevcut ve yaygın Batı karşıtlığını sadece İslamcı bir ‘tahayyül’ün gerçekleşmesi olarak görmek yanlış olur. Solun, bir kısmının evrildiği ulusalcılığın Batı karşıtlığını ‘normalleştirme’de rolü yadsınamaz derecede büyük. AKP’nin ‘demokratlığı’ nasıl bir zamanlar liberallerce ‘tescillenip onanınca’ meşruiyet kazandıysa sol ve ulusalcılar da ‘anti-emperyalizm’ paydasında buluşarak İslamcıların Batı karşıtlığını ‘normalleştirici’ bir rol oynadı. Her ikisi de AKP’nin iktidarını konsolide etmeye yaradı sadece, ne AKP’yi demokratlaştırdı ne de anti-emperyalist yaptı.

Dahası, hem İslamcıların hem de sol ulusalcıların Batı karşıtlığında çelişkili, hatta ‘ikiyüzlü’ bir durum var. Sadece Batı değil ikiyüzlü olan Şark’ın Batı karşıtları da.

Batı karşıtlığını siyasal kariyerinin merkezi yapan Erbakan, 1998’de Refah Partisi kapatıldığında ve kendisine siyasi yasak geldiğinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmişti. Tereddütsüz Batılı ‘değer ve kurumlar’a sığınmakta bulmuştu çareyi. Aynı gelenekten Erdoğan ve Gül de AİHM’sini sıkça ‘kullandı’ geçmişte.

En hızlı Batı karşıtının birçoğu Batı’da eğitim almış, aşağıladığı Batı kurumlarında yetişmiştir. Ülkelerinde başları sıkışınca da Pekin’e, Moskova’ya, Tahran’a vs. değil, ‘özgür’ ve ‘güvenli’ diye New York, Londra, Berlin ve Paris’e giderler.

Batı ile ‘ontolojik’ sorunu bulunanlar, İslamcılar. Batı karşıtlığı, İslamcılığın varlık nedeni. Bu karşıtlığın ‘toplumsallaşması’ İslamcılığın da ‘normalleşmesi’ anlamına geliyor. Batı karşıtı İslamcı zorbalığa karşı ‘özgürce yaşayabileceğini’ düşündüğü Batı’ya gidenler, çocuklarını gönderenler, gitmek isteyenler hem Batı karşıtlığı yapıp hem de İslamcı zorbalığa karşı mücadele etmenin paradoksunu görmeli.

Sonuçta mesele, Batı karşıtlığı veya yandaşlığı değil; bu ülke Batı’dan uzaklaştıkça oryantal köklerine dönüyor, ‘yerli ve milli’ kisvesi altında güçlü ve çoğunluk olanın tahakkümüne giriyor.

Muassır medeniyet, teknolojisi, kurumları ve siyasal değerleriyle bu ülkenin temel çıpası. O çıpayı söküp atarsanız gemi batar, siyaset ve toplum modeliyle ‘oryantal despotizm’ boğar hepimizi.