• 11.05.2021 07:09
  • (122)

Özellikle başkanlık rejimine geçildikten sonra iyice çığırından çıkan yönetim zafiyetinin ekonomi alanında ortaya çıkardığı fatura gerçekten inanılmaz. Bu ülkenin vatandaşları olarak her birimizin cebindeki paranın yarısı buhar oldu gitti en başta!

İşsizlik aldı başını gidiyor. Yabancı sermaye girişi durdu, çıkışı devam ediyor. Pandemi sürecinde yük daha da ağırlaştı. Şimdi de “kapanma mağduru” olan esnaf kan ağlıyor. AK Parti iktidarı kendi oy tabanının da iskeletini oluşturan küçük esnafa destek veremiyor. Çünkü kaynaklar sınırlı. Çünkü havaalanı, otoyol, köprü inşaatlarını üstlenmiş büyük müteahhitlere ödenmesi gereken borçların önceliği var.

Bugünler için saklanan 46 milyar TL tutarındaki ihtiyat akçesi ile 128 milyar dolar tutarındaki döviz rezervi 2019 yerel seçimleri münasebetiyle bir güzel harcanıp bitirilmişti.

Aslına bakarsanız, Türkiye’nin neredeyse bütün kaynaklarının betona gömülmüş olması 46 milyardan veya 128 milyardan çok daha büyük bir kayıp. Katma değeri olan sanayi sektörlerine aktarılabilecek ülke kaynaklarının gösterişli projelere harcanmasının yol açtığı “fırsat maliyeti” hesaplanamaz boyutta.

Gelgelelim ekonomik kayıplardan daha fazlası vakit kaybı. Çünkü “çağ atladık, çağ atlıyoruz” derken bir de baktık ki Türkiye 20 yıl geriye gitmiş!

Çağ atlamak tabiri rahmetli Özal’a öykünmenin abartısı olsa da AK Parti’nin ilk iktidar döneminde 2001 Türkiye’si artık kötü bir hatıra olmuştu.

2002’den itibaren hukuk, demokrasi, eşitlik gibi kavramlar siyasi retoriğin merkezine yerleşmişti. Ortak akıldan, asgari müştereklerden söz ediliyor, “Hepimiz aynı gemideyiz” deniyordu o yıllarda sık sık. “Bunlar…”, “Çatlasanız da patlasanız da yapacağız…”, “İki sarhoş…”, “Bay Kemal” gibi sözler söylenmiyordu.

Dış güçlerden de söz edilmiyordu. Hatta dış güçler söyleminin toplumların özgüven eksikliğinin eseri olduğu fikri dile getiriliyordu.

“Laik bir demokraside dindar kadronun iktidarı” Ortadoğu ülkelerinde “model ülke” olarak görülmemize yol açıyordu.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel sekreterliğine ilk defa bir Türk seçilmişti.

Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakereleri başlamıştı.

İşler iyi gidiyor gibi görünüyordu…

Derken “değişim” sökün etti…

Her şey yavaş yavaş değişti.

O güne kadar toplanan bonuslar iktidarın “kişiselleştirilmesi” hedefi doğrultusunda kullanılmaya başlandı. Önce partiyi sonra devleti tek başına veya “şahsen” yönetme fantezisi her şeyin belirleyicisi oldu. Cumhuriyet mitinglerinin, 367 oyunbozanlığının, postmodern muhtıranın da katkılarıyla tabanı heyecanlandıran kavga dili “şahsen yönetim” modeline kapı araladı.

İşi doğası gereği “şahsen yönetim” modeli giderek güçlenirken ortak akıl, kadro hareketi, liyakat gibi değerleri ortadan kaldırdı. Seçmen tabanını konsolide ettiği görülen kavga dili ve siyasi kutuplaşma o günden beri elden bırakılmadı. Dolayısıyla toplumda huzur da bırakılmadı.

Yönetim becerisinin yerini dövüşme becerisi almıştı. Ekonomide hayali düşmanlarla kavga ediliyordu. Dış politikada önümüze çıkan herkesle kavga ediliyormuş gibi yapılıyordu. İç politika zaten kavga demekti.

Yönetim zafiyetinin tezahürleri henüz yeterince görünür olmadığı için iyi yönetmekten çok iyi kavga etmenin hâlâ para ettiği süreçte -FETÖ’nün kanlı darbe girişiminin yol açtığı toplumsal atmosferin de etkisiyle- halk ikna edilerek Başkanlık rejimine geçildi. Fren tamamen boşaldı.

Gerisini biliyorsunuz…. Güzelim ülke döndü dolaştı, 2001 seviyesine geldi yeniden.

Ekonomik tablo 2001 seviyesinde.

Kürt sorunu 2001 seviyesinde.

Alevilerin talepleri 2001 seviyesinde.

Laiklikle ilgili tartışmalar 2001 seviyesinde.

Bir mafyası eksikti, son birkaç yıl içinde o da tamam oldu! Organize suç örgütleriyle siyasetin ilişkisi de artık 2001 seviyesinde.

AK Parti 2002’de yönetimini devraldığı ülkeyi 20 yıl sonra nereye getirmiş oldu?