Söylemeye gerek yok, bugün ekonomide benzeri görülmemiş bir kriz yaşanıyor. Aklı, mantığı, ehliyeti, liyakati, kolektif iradeyi, yönetim geleneklerini, kurumsal birikimleri vs. bir kenara bırakarak atılan adımların bizi getirdiği noktanın vahameti ortadayken bu yanlış gidişin yine de inadına sürdürülmek istenmesi ümitleri iyice karartıyor. Dış politikada tutulan yanlış yol ise her geçen gün daha da kayganlaşıyor. Hemen her alanda aynı görüntü var. Çünkü devlet aygıtı tümden yönetilemez hale gelmiş durumda.

Ama bütün bunlara rağmen memleketin hali eski kovboy filmlerindeki “bar kavgası” sahneleri gibi. Mütemadiyen herkes önüne gelene hiç sebep aramadan yumruk sallıyor. Kimin ne derdi var, belli değil. Yumruklayan adam yumrukladığı adamdan ne istiyor, belli değil. Konuşma yok, tartışma yok, sadece kavga var. 

“Sokaktaki adam”dan söz etmiyorum... Bugünkü Türkiye’de ne aydınlar ne siyasetçiler hatta ne de sanatçılar ve akademisyenler oturup birbiriyle dertleşiyor, ortak sorunlara çözüm bulmak için ortak bir çaba içine giriyor. Varsa yoksa kavga döğüş. Bir diğerine yumruğunu geçirmek için fırsat arıyor hepsi. Herkes herkesin düşmanı gibi.   

Sanki herkesin herkesle kan davası var. Hiç kimsenin bir diğerinin varlığına tahammülü yok. Benzer konularda benzer görüşte olanlar bile ortak dertlerine ortaklaşa bir çare aramak yerine birbirleriyle kavga etmek için gerekçe arayıp buluyorlar.  

Bir tür nihilizm bu. Öfkemizi, nefretimizi her türlü değerin önüne geçirmek. Yarını umursamamak. Çocuklarımızın nasıl bir dünyada yaşayacaklarını dert etmemek.

Asıl korkutucu olan, bu psikolojinin giderek büyümekte ve alabildiğine yayılmakta oluşu. Dünkü çekişmeleri, tartışmaları ve hatta kavgaları bile arar hale gelmemiz bundan. 

***

Farkında mısınız, çoktandır duymuyoruz o meşhur “Hepimiz aynı gemideyiz” lafını. Galiba artık gemide başkalarını istemiyoruz. Batacaksa batsın gemi, yeter ki “onlar” da suya gömülsünler diyoruz. 

Bu marazi ruh halinin gerisinde “toplumsal kompartımanlaşma” problemimiz, onun gerisinde ise toplumsal güven problemimiz var. Daha doğrusu, bu iki problem boyuna birbirini besleyip büyütüyor.

Kişiler birbirlerine güvenmiyorlar, çünkü toplumsal yapının bütünleşik olmayışı küçük grup aidiyetlerinden büyük grup aidiyetine geçişe izin vermiyor. Modern anlamıyla millet olunamıyor. Yani ortak bir geçmişin varisleri ve ortak bir gelecek idealinin sahipleri olarak bir yerde buluşulamıyor.

Dolayısıyla insanlarımız kendi aşiretinden, kendi mahallesinden, kendi cemaatinden, kendi mezhebinden, kendi partisinden vs. olmayan insanlarla temas kurmaktan, konuşmaktan, işbirliği yapmaktan korkuyorlar. Güven olmayınca kuşku oluyor. Kuşku paranoyaya dönüşüyor önce, sonra da nefrete ve düşmanlığa. 

Elbette, “toplumsal kompartımanlaşma”nın önünün alınmasını bırakın, her geçen gün daha da güçlenmesinin “yapısal olmayan” sebepleri de var. En başta da ülkedeki konjonktürel siyasi iklimin bu yapısal problemi besleyip tahkim etmesi. Egemen retoriğin kutuplaştırıcı karakterinin etkisi.  

AK Parti iktidarının ilk döneminde Kemalist/Ulusalcı diye adlandırılan kesimlerin kullandığı o retoriğin şimdi AK Parti’nin elinde aynı işlevi görüyor oluşu. Konsolidasyon siyaseti uğruna toplumdaki kutuplaşmaların, karşılıklı kuşkuların, öfkelerin ve nihayet düşmanlık duygusunun azdırılması. 

Bunun sonucu olarak ülkenin sorunlarını çözmeyi değil, ülkeyi ele geçirmeyi hedefleyen bir bakış açısının (Kimden ele geçireceğiz? Birbirimizden) her kesimden insanımızı esir almış olması. 

***

Problemin yapısal boyutunun çözümü zaman istiyor. Daha önce “toplumsal kompartımanlaşma” problemimize değindiğim hemen her yazıda çözüm anahtarının şehirli kimliğinde olduğunu, küçük grup aidiyetlerinden büyük grup aidiyetine geçişin ve demokrasinin işlerlik kazanmasının şehirleşme sürecinin tamamlanmasına bağlı olduğunu söylüyorum hep… Bunun için doğal akışı beklemek durumundayız.

Ancak yapısal zaafları da olduğundan daha tehlikeli hale getiren konjonktürel riskleri devreden çıkarmanın ise bir yolu var: Toplum seçkinlerinin, yani aydınların, sanatçıların, bilim insanlarının ve elbette siyasetçilerin silkinip kendilerine gelmeleri. 

Vatan sathını boks ringi olmaktan çıkarmamız için önce işbu zümrenin birtakım paranoyak teorilerin peşine düşmekten, farklı düşünenleri düşman veya hain olarak yaftalayıp kalabalıklara hedef göstermekten kaçınması lazım. Vatanseverlik de bunu gerektiriyor insanseverlik de. 

Bilhassa ülkemizin bugün -ekonomi, dış politika ve bir bütün olarak yönetim krizi bağlamında- içine düştüğü hale rağmen bütün enerjimizi birbirimizi yumruklamak için harcamanın ahmakça anlamsızlığını görüp “Bu gidiş nereye” diye sormak ve bu soruya akıl, mantık ve vicdan uyarınca bir cevap arayıp bulmak zorundayız.

Bunun için şimdiye kadar sesi az çıkanların da seslerini biraz daha yükseltmelerinde fayda var.