Önceki gün bu sütunda çıkan yazıda şöyle bir paragraf yer alıyordu: İktidar ortakları karşılarındaki muhalefeti etkisizleştirmek için milliyetçi-muhafazakâr çizgideki partilere “CHP’nin yanında ne işiniz var” sorusunu yöneltmenin yeterli olduğunu sanıyorlar. Tek parti devrinden bu yana geleneksel sağ kitlelerin hafızasında hiç de olumlu bir yer işgal etmeyen CHP’nin mevcudiyetinin iktidarın meşruiyetini sağladığını ve sağlamaya devam edeceğini düşünüyorlar. “Biz ne yaparsak yapalım, ülkeyi nasıl yönetirsek yönetelim karşımızda CHP bulunduğu sürece bu ülkedeki geniş sağ kitleler bizi destekleyecektir” fikrinin rahatlığını yaşıyorlar...

İktidar partilerinin bu yaklaşımı problemli, çünkü artık geleneksel sağ siyaset değerlerine en sadık seçmeni bile CHP korkusuyla yönlendirme imkanını daraltan bir kötü yönetim sorunu var ülkede. Ancak toplumdaki kutuplaşma da bir gerçek. 

Bundan daha önemli bir gerçek ise siyasetteki iki kutuptan birini oluşturan bugünkü ana muhalefet partisinin ayağındaki ağırlık. Daha ziyade “eski nesil” CHP’lilerde gözlemlenen -adına belki “sağcılaşma korkusu” diyebileceğimiz- bir takıntıdan söz ediyorum. Bu partiyi bugüne kadar toplumun geniş kesimleriyle kucaklaşmaktan uzak tutan en büyük faktörden.

Buradaki asıl problem ise söz konusu kesimin benimsediği sağcılık ve solculuk tanımlarında. Sözgelimi dindarlığı sağcılık olarak anlamak, solculuğu “çağdaş yaşam tarzı”na bağlamak... 

***

Saadet Partisi’nden ayrılan Cihangir İslam’ın CHP’ye katılmasına gösterilen tepkiler bunun bir örneği gibi görünüyor. Adı geçen milletvekilinin politik konulardaki konum alışlarının tartışılması yerine “dindar kimliğine” vurgu yapılması dikkat çekiyor.

İktidar cephesinde dile getirilen “Dindar bir adamın ne işi var dinsiz bir partide!” tepkisinin izdüşümü şeklindeki “Dinci bir adamın ne işi var laik partimizde!” tepkisi...

Oysa bu transfer zaten “İslam’ın sol yorumu” ile CHP’yi irtibatlandırma niyetinin ürünü gibi görünüyor. Elbette bu yaklaşımın artıları ve eksileri de söz konusu ismin isabetli bir tercih olup olmadığı da ayrıca tartışılabilir. Ama CHP’nin toplumun farklı kesimlerine ulaşmasını sağlayacak siyasi açılımların, farklı seslerin, “yeni temsil seçeneklerinin” hayati bir ihtiyaç olduğu ortada. 

Gelgelelim bugünkü Kılıçdaroğlu yönetiminin “toplumun geniş kesimlerine açılma” siyasetinin parti içinden güçlü itirazlarla karşılaştığı ve bu doğrultudaki adımlarım bin bir zorlukla atılabildiğini biliyoruz. Mesela dün şöyle bir tweet gördüm: “Sağcılardan oy almak uğruna Atatürk’ün kurduğu partiyi Atatürk düşmanlarına teslim ettiniz.” 

Bu “Atatürk düşmanları” kategorisi o kadar geniş ki bu yüzden CHP oyları 1970’lerden bu yana bir türlü yüzde yirmiler bandının üzerine çıkamadı. Milletin yüzde seksenini onca zamandır “Atatürk’ün kurduğu parti”den uzak tutma başarısını göstermiş bulunan bu zümrenin bugünkü CHP’deki yenilenme çabalarına da Atatürk adına itiraz etmeleri sürpriz değil.

***

Problemin aslında bizatihi Atatürkçülüğün anakronizminden veya kendi Atatürk yorumlarının millette karşılığının bulunmamasından kaynaklandığını görememek CHP’nin gerçek anlamda bir kitle partisi olmasına engel oldu. 1930’ların Türkiye’sindeki siyasi ve toplumsal şartların şekillendirdiği resmî laiklik anlayışını “solculuk” diye etiketlemekle de “sol bir siyaset” üretilemedi. 1970’lerdeki Ecevit deneyimini tekrarlamaktan dindar insanların “dinden çıkma” korkusuna benzer bir korkuyla uzak duruldu.

Bütün hepsi bir tarafa, “Şunlar, şunlar aramıza gelmesin” diye siyaset mi yapılır? “Partim küçük olsun, benim olsun” denilir mi? Deniliyor işte... Hatta şu da deniliyor: “Efendim, farklı kökenden kişileri aramıza alıp ideolojik çizgimizden taviz vermek yerine kendi ideolojimizi güzelce anlatarak seçmeni ikna edelim.” Yani biz halka inmeyelim halk bize yükselsin… Yani değişmesi gereken biz değiliz, bize oy vermeleri gerektiğini bugüne kadar bir türlü kavrayamayan yüzde seksen.

***

Bir de “nispeten daha hoşgörülü” bir kesim var. Dışarıdan katılımlar bugüne kadar partiyi yüzde 20 bandında tutan yaklaşımın devam ettirilmesi şartıyla hoş görülebilir bunlara göre: “Efendim, gelirken kendi görüşleriyle mi geliyormuş yoksa eski düşüncelerini terk edip CHP ideolojisini yürekten benimsemiş mi? Önemli olan bu nokta.”

İyi de aranıza katılması bir değişiklik getirmeyecekse “dışarıdan birinin” partinize gelip siyasi mücadelede görev almasına ne gerek var ki? Kendi kendinize de toplumun yüzde seksenini partiden uzak tutabiliyorsunuz nasıl olsa!

Şaka bir yana, CHP’yi toplumun geniş kesimleriyle buluşturmanın “gerçek anlamda sol bir siyaset izlemekle” veya “gerçek anlamda Atatürkçü bir siyaset izlemekle” mümkün olduğunu savunup duranlar bunu bir türlü başaramadılar. Toplumun geniş kesimleriyle diyalog ve işbirliği içinde kitle partisi siyaseti izleyen bugünkü yönetim bunu başardı. Kılıçdaroğlu “dostlarla birlikte iktidar” siyasetiyle işlevsel bir muhalefet bloku inşa ederek muhalif seçmenin ortak hareket etmesini sağlayabildi. Bu sayede CHP İstanbul ve Ankara belediyelerini çeyrek asır sonra AK Parti’nin elinden aldı. “Ekrem İmamoğlu yeterince Atatürkçü değil, Mansur Yavaş yeterince solcu değil” diyerek bu siyasete itiraz edenlerin hâlâ partide seslerinin çıkıyor olması çok ilginç.