• 9.02.2021 00:00
  • (558)

 Normal memleketlerde muhalefet olayların üstüne üstüne gider, iktidar ise mümkün olduğunca yatıştırıcı bir rol oynar. Bizde iktidar her fırsattan bir kavga çıkarmaya çalışıyor… Normal memleketlerde ülke yönetimindeki hataların hesabı iktidardan sorulur, bizde muhalefetten soruluyor. 

Oysa Türkiye’de başkalarında olandan çok çok daha fazlası var iktidarın elinde. İktidar kavramının sözlük anlamıyla tam muktedir. Hiçbir denetleyici güç yok karşısında. Ne meclis ne yargı ne de medya. Buna rağmen ülke kötü yönetiliyor, sorunlar çözülemiyor, hatta boyuna yeni yeni sorunlar üretiliyor. İktidar sahipleri ise muhalefeti suçluyorlar bütün olumsuzluklar için. Boğaziçi dahil... 

Bugün Türkiye’deki herhangi bir üniversitede cumhurbaşkanının istemediği birinin rektör olabilmesi zaten mümkün değilken, onca yıldır problemsiz devam eden seçim usulünü kaldırıp, YÖK’ü bile devreden çıkararak rektörleri cumhurbaşkanının tayin etmesi usulünü getirmenin anlamı ne? Öncelikle bu sorunun cevabının verilmesi lazım. Ama tabii uzun uzun cevap aramaya ihtiyaç yok. Cevap belli. 

İkinci soru, Boğaziçi Üniversitesi’nde görev yapan profesörler arasında rektör olarak atanabilecek tek bir kişi bile bulunamadı mı ki dışarıdan birini oraya getiriyorsunuz? Dışarıdan olması yetmezmiş gibi iktidar partisinin teşkilat kuruculuğu ve milletvekili adaylığı geçmişi olan “partili” birini oraya paraşütle indirmenin tepki doğuracağını öngöremediniz mi? Öngöremediyseniz, ortaya çıkan kargaşanın sorumlusu sizsiniz. Ama yaptığınız hamlenin sonucunda neler yaşanabileceğini öngörmüşseniz, bunun adı başka bir şey.  

***

Bütün dünyada iktidarlar ülkedeki sükuneti korumak, toplumdaki barışı sürdürmek, milletin huzurunun bozulmasını engellemek isterler… Çünkü aksi durumda görevlerini yerine getirememiş olurlar.  

Bizdeki iktidar ise kavga seviyor, kargaşa seviyor, ortalığın toz duman olmasını seviyor. Niye? Toplumsal yapımızın kültürel anlamda bölünmüşlüğünün biraz kaşındığında kutuplaşmaya evrilebileceğini gördüğü için… Kendi oy tabanını diri tutmak, yanından ayrılmasını engellemek için “karşı kesimle” kavgalı olması gerektiğini bildiği için… Huzurun, barışın, sükûnetin parti tabanının gevşemesine, dağılmasına yol açacağını önceden tecrübe etmiş olduğu için… 

Bu yüzden boyuna yeni yeni kavga konuları ortaya çıkıyor. Bir gün şu, bir gün bu… Boğaziçi’ndeki kargaşadan ise “Yeni Gezi Parkı” çıkması ümidi var sanki. Gezi Parkı olaylarının bu iktidar açısından çok ayrı bir anlamı ve “değeri” var zira. İktidarın ve partinin “kişiselleştirilmesi” süreci Gezi Parkı’nda başlamıştı.  

***

Gezi Parkı’nda su yüzüne çıkan toplumsal tepkilerin siyasetle değil şiddetle bertaraf edilmesi yoluna gidilince barışçıl protestolar çığırından çıkmıştı. Bunun sonucunda aşırı sol örgütlerin giderek artan görünürlüğü ve kimi gruplarca kullanılan saldırgan dil dolayısıyla milli ve manevi değerlerin tehdit altında olduğuna ilişkin oluşan algı… (yetmezmiş gibi somut taleplerin yerini neredeyse rejim değişikliği isteğinin alması gibi aşırılıklar…) geniş sağ/muhafazakâr kitle üzerinde korku, kaygı ve öfke yaratmıştı. Bu duyguların birtakım siyasî amaçlar doğrultusunda nasıl ustalıkla manipüle edildiği zaman içinde daha iyi anlaşıldı.  

Ama netice itibarıyla ülkedeki toplumsal bir fay hattı kırılmıştı. Böylelikle taban yeniden konsolide edildi. Dahası, bu konsolidasyonun mahiyeti sayesinde Gezi Parkı olaylarında hükümetin “mücadele yöntemini” tasvip etmeyen kişilerin partide etkisizleştirilmesinin ve daha önce “eşitler arasında birinci” durumundaki genel başkanın “reis” olmasının yolu da açıldı. Partide reis modeline geçilmesinden sonra ise sıra devlette tek kişilik yönetim tarzına geçiş fantezisinin gerçekleşmesine gelecekti. O da başarıldı. Ama sermaye tükendi artık. Bütün masallar anlatıldı, bütün şarkılar söylendi, bütün danslar edildi. Seyirciyi salonda tutacak bir şey kalmadı.  

Asansör çoktan aşağıya doğru harekete geçti. Zaten daha yukarıda gidilecek başka bir kat yok.  

“Boğaziçi’nden yeni bir Gezi çıkarma” ümitleri de o asansörde… Büyük olaylar tarihte iki kere tekerrür eder, demiş Marx. Ama ilkinde trajedi, ikincide komedi olarak…  

Rektör atamasına yönelik protestoları LGBT eylemi olarak gösterme uyanıklığı… hiçbir şiddete başvurmadıkları halde şiddet kullanılarak göz altına alınan masum öğrencileri terör örgütlerinin militanları diye tanıtma çabaları… Bunlar da aşağıya doğru inen asansörde üst kat düğmesi arama şaşkınlıkları… 

Bu metaforik anlatım yeterince açıklayıcı olmadıysa daha açık ifade edeyim: Kutuplaştırıcı dilin, kavga gürültü çıkarmanın, gerilimi arttırmanın geçmişte “fayda”ları görüldü diye, yine aynı şeyleri yapıp aynı sonuçlara ulaşmak için uğraşmak hiç de arzu etmediğiniz bir noktaya götürebilir sizi bu sefer.