• 26.12.2020 00:00
  • (1028)

 Televizyon haberlerinden aşina olduğumuz o görüntüyü hatırlayın: Cinayet şüphelisi şahıs (elindeki bıçağı maktule saplarken suçüstü yakalanmış bile olsa mahkeme karar verinceye kadar suçlu değil, şüphelidir) polis yeleği giydirilerek etraftaki öfkeli kalabalıktan korunur. Niye? Suç işlendiğine hükmetmek kadar işlenen suçun cezasını belirlemek ve bu cezayı vermek de yargı kurumunun yasalarla sınırları çizilmiş olan görev ve yetki alanındadır.

Hukuk düzeni budur. Devlet bunu sağlamak için vardır. Yeri geldiğinde eli kanlı katili korumak da devletin görevidir. Diğer yandan, devlet kurumlardan oluşur. Her kurumun yasayla belirlenmiş yetki ve sorumluluk alanı vardır. Vergi toplamak silahlı kuvvetlerin işi değildir sözgelimi.

Kurumların en hassası yargıdır ama en yaralısı da o. Yetki alanına, bağımsızlığına en fazla müdahil olunan kurum… Geçmişte de vardı bu problem ama eğri oturalım doğru konuşalım, hiçbir zaman bu derecede değildi. Son birkaç yıl içinde gözümüzün önünde olup bitenler ortada: Kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması sonucunda yargı düzeninin tamamen siyasallaşması… Siyasi iktidara bağlı bir yargı mekanizmasının devreye girmesi… “Kanun önünde eşitlik” ilkesinin fiilen uygulamadan kaldırılması… Yargı kararlarının öngörülebilirliğinin kaybolması… vs. vs.

Bu ülkemizin, milletimizin ve devletimizin geleceğine dair karanlık bir tablo. Büyük bir tehlike. “Devletin bekası” için hukukun bir an önce ayağa kaldırılması lazım.

***

Ama Türkiye’de “hukuku savunmak” özellikle bugünkü siyasi konjonktürde tehlikeli bir tuzağa dönüşmüş durumda. Cumhurbaşkanı veya İçişleri Bakanı halen yargılanmakta olan birileri hakkında “Elbette suçludur, mahkemeden başka yönde bir karar beklemeyin” diyorlarsa buna itiraz edemiyorsunuz. “Buna yargı karar vermeli” diyemiyorsunuz. Çünkü bahsedilen kişi terör örgütüyle arasına mesafe koymadığı için eleştirdiğimiz bir siyasetçi. Türk toplumunun ezici çoğunluğunun tepkisini ve öfkesini çeken -ve tam da bu yüzden siyasi enstrüman olarak işe yarayan- bir kişinin hukuk çerçevesinde yargılanması gerektiğini söyleyecek olursanız “Sen terör destekçilerini savunuyorsun” suçlamasına muhatap olabiliyorsunuz.

Benzetmek yanlış olmazsa, elindeki “şüpheli şahsı” gerekirse polis yeleği giydirerek linçten koruması ve yargıya teslim etmesi gereken devlet (yürütme gücü) tam aksine kendisi siyasi linç kampanyası yapıyor.

Ortada henüz bir mahkeme kararı olmadığı halde devleti yönetenler “bu adam suçludur, hapisten çıkmamalıdır” derken, buna itiraz etmek bahse konu kişiyi desteklemek diye anlaşılıyor/anlatılıyor. Bölücülerin karşısında “Devletin yanında olmamakla” itham edilebiliyorsunuz. Oysa bölücü siyasetin yol açabileceği zarar asla hukukun zedelenmesinin vereceği zarardan daha büyük olamaz. Çünkü hukuk demek bizatihi devlet demektir. Devlet hukuktan başka bir şey değildir. Hukuk olmayınca kurumlar olmuyor, kurumlar olmayınca devlet olmuyor.

***

Ne var ki bugünkü istikamet devleti kurtarmak adı altında devleti yıkma girişimi adeta. Kurumları olmayan bir devlet inşa ediliyor sanki. İktidarın benimsediği “merkeziyetçi siyaset” anlayışı doğrultusunda kurumsal geleneklere, tecrübeye, istişareye, liyakate vs. değil, kişiye bağlı olarak kurgulanan yönetim modeli “Her kurumun merkezdeki dar bir çevrenin kontrolüne alınarak işlevsizleştirilmesi”ni gerektiriyor.

Hayır, bu iyi bir şey değil. Kurumları etkisizleştirip devlet idaresini kişiselleştirince işler hızlanmıyor, problemler daha kolay çözülmüyor. Onlar seçim mitinglerindeki vaatlerdi. “Türk tipi” Başkanlık rejimine geçtikten sonra ekonomide, dış politikada ve diğer tüm alanlarda vaat edilenden aksi yönde ortaya çıkan gelişmeler bile yanlış yolda olduğumuzu göstermeye yeter aslında.

Türk tipi Başkanlık rejimi bir yönetim zihniyetinin ifadesi. Onunu için ekonomide başka, eğitimde veya dış politikada başka türlü sonuç vermeyecektir. Demek ki yargıdaki problemle ekonomideki problem özünde aynı. Çözüm yolları da farklı değil: Şimdiki yönetim zihniyetinin değişmesi. Bunun dışında bir çaresi de yok.