• 15.12.2020 00:00
  • (1936)

 Bizde komplo teorileri literatürünün zenginliğine nispetle “ya olsaydı” literatürü nedense çok zayıf. Oysa bütün dünyada bu ikisi at başı giderler. Avrupa’da ve Amerika’da yalnızca popüler yazarlar değil, akademi mensubu ciddi tarihçiler de bu alanda ürün verirler. Çünkü tarihî hadiselerdeki sebep sonuç ilişkisini analitik olarak değerlendirmeye yöneltir insanı bu düşünce tarzı.

Öyleyse tarih alanında yapılmayanı siyaset alanında deneyelim, bugünkü AK Parti-MHP ittifakını ortaya çıkaran dinamikleri bu gözle yorumlayalım…

Malum, AK Parti bugün MHP ile “iki lider tek parti” kıvamında bir beraberlik içinde. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor dedikleri türden bir yakınlık bu. Buna mukabil ana muhalefet partisi CHP her iki partinin de bir kaşık suda boğmak istedikleri “hasm-ı bîaman”ları…

Ama bu dediğim son birkaç yılın hadisesi… Ondan önce, hepimiz gayet net hatırlıyoruz, durum çok farklıydı. Üç dört yıl önce değişti her şey. Şimdi koalisyon ortağı olan iki parti daha önce birbirinin en şiddetli düşmanıydı. Öyle ki Bahçeli’nin Erdoğan’a, Erdoğan’ın da Bahçeli’ye ettiği laflar burada zikretmek istemeyeceğim kadar ağırdı. (Bu kadar kısa zamanda unutulduğunu sanmıyorum ama unutmuş olanlar Google’a bakabilirler.)

25 sene önce de benzer bir olayla karşılaşmıştık. Yaşı müsait olanlar hatırlar, 1995 seçiminden Refah Partisi birinci olarak çıkmıştı. Meclis aritmetiği bir partinin tek başına iktidarına izin vermediğinden koalisyon kurulması gerekiyordu. Erbakan bütün partilerden ret cevabı alınca iki “merkez sağ” parti olan ANAP ile DYP kamuoyunun baskısıyla bir koalisyon hükümeti kurmuşlardı. Ancak Ana-Yol adı verilen bu koalisyon türlü sebepler yüzünden kısa sürede dağılmıştı. Ülke hükümetsiz kalmayacağına göre yeni bir koalisyon teşkil edilecekti ve bunun için ANAP ile Refah Partisi en uygun adaylardı. Refah Partisi “koyu muhafazakâr” olsa da ANAP da “hafif muhafazakâr” sayıldığından ideolojik olarak kolay anlaşabilecekleri düşünülüyordu. Üstelik her iki partinin de ortak yönü Çiller düşmanlığıydı. Çiller Refah Partisi’nin askeri ve sivil bürokraside olduğu kadar toplumun da bir kesiminde uyandırdığı tedirginliği siyaset malzemesi yapmaya girişmiş, Refah’a karşı “laiklik mitingi” bile düzenlemişti. Ama bir baktık ki DYP ile Refah Partisi koalisyon kurmuştu. ANAP “iş dünyası” ile “asker”in tutumunu göz önünde bulundurarak Refah ile işbirliğine soğuk yaklaşmış, Çiller ise bunun siyasetteki son şansı olduğunu sezerek hızlı ve 180 derecelik bir manevrayla dümeni Refah-Yol koalisyonuna doğru kırmıştı. (Yanlış anlama olmasın, Refah-Yol koalisyonunun kurulmasını destekleyenlerden biri de bendim ama bu konunun apayrı bir boyutuyla ilgili.)

“Siyaset bu” derken işte bunu kastettim. Siyaset her zaman belirli yüce değerler uğruna, birtakım prensipler doğrultusunda, ülkenin ve milletin çıkarından başka bir şey düşünmeden yapılan bir iş değil maalesef. Kimi zaman “kişisel çıkar” veya “kişisel beka” uğruna bazı değerden vaz geçilebiliyor.

****

2016’ya kadar MHP’nin siyasi ortağı CHP idi. Bugün kapatılmasını istediği, genel başkanının -ki o zaman da aynı kişiydi- hapse atılmasını talep ettiği parti. Siyasi ortaklık derken meclisteki muhalefetin iki sütunu olmaları bakımından ortaya çıkan doğal, kendiliğinden bir ortaklıktan bahsediyorum. Diğer yandan, Mecliste bir de HDP vardı. bu parti ise çoğu zaman iktidardaki AK Parti ile -ortaklık demeyelim- işbirliği içinde görülebiliyordu. Bilhassa “açılım” süreçlerinde…

Ne var ki MHP’de Bahçeli’nin liderliği sarsılmaktaydı artık… Sonradan İYİ Parti’yi kuracak olan muhaliflerin yönetime gelmeleri an meselesiydi. Tam da bu sırada meydana gelen 15 Temmuz darbe girişimi karşısında iktidarla muhalefet arasındaki buzlar eridi. Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli Yenikapı Mitingi’ne birlikte katıldılar. Tarihi mitingden birkaç gün sonra ise Erdoğan yine “Bay Kemal”li konuşmalarına dönecekti, çünkü böyle bir barış ortamı kendi tabanını gevşetebilir, titizlikle sürdürdüğü konsolidasyon politikasını boşa çıkarabilirdi. Ama MHP ile yakınlaşmanın zararı yoktu, ne de olsa sosyal tabanları ortaktı. Neyse, uzatmayayım… Sonuçta iki “düşman” aniden barışıverdiler ve böylece biri partisinin elinden gitmesine engel oldu, öbürü referandumda ve cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde ellinin üstüne çıkabilmeyi sağlayacak yardımcı kuvvet aldı yanına.

Peki, başka türlü de gelişebilir miydi olaylar? Sözgelimi Bahçeli partisinde sıkıntı yaşamıyor olsaydı ve Erdoğan’ın yanına geçmeye ihtiyaç duymasaydı ne olurdu? Erdoğan benzer başka bir arayışa girer miydi? Yoksa eski “küskün” arkadaşlarıyla ve tabanındaki küskün kesimle barışmayı mı denerdi? Bana sorarsanız, Erdoğan kendisini partisindeki “eşitler arasında birinci” statüsünden zamanla “reis” makamına taşımış olan tarz-ı siyasetten vaz geçmeyeceği için başkalarına şaşırtıcı gelebilecek arayışlara girebilirdi.

Bu ne olabilirdi? HDP ile barışarak Kürt oylarını yanına çekmekten tutun da CHP ile “büyük koalisyon” oluşturmaya kadar farklı senaryolar akla gelebilirdi. Her ikisi de birbirinden zor ihtimallerdi elbette. Ama imkânsız değildi. Siyasette “olmaz olmaz” zaten. Yine de daha makul seçenek hangisi denirse CHP şıkkı derdim ben.

Varsayıma devam edelim… Olmaz ya, MHP ile CHP’nin bugünkü pozisyonların tam aksi yerde durdukların farz edelim… Erdoğan’ın ikide bir “Bay Devlet” diye öfkeli konuşmalar yaptığını, CHP’lilerin ise MHP’yi FETÖ’nün işbirlikçisi olmakla suçladıklarını vs. düşünelim…

Bugün bakınca komik geliyor tabii. Ama belki de öbür varsayım realite olmuş olsaydı bugünkü realite de başkalarına varsayım olarak komik gelecekti.