•  
  • (1114)

 Bugünkü toplumumuzda “devlet”, ve “hukuk” kavramlarının manası ve mahiyeti konusunda ciddi bir anlayış eksikliği var. Bir bölümü tarihimizden, bir bölümü de son asırda yaşanan büyük travmatik dönüşümlerden ve bilhassa 1950 sonrasının iç göç ve hızlı şehirleşme sürecinden kaynaklanan etkilerle şekillenmiş bir “siyasi zihniyet” karakteristiğine sahibiz. Buna göre devleti bizim dışımızdaki ayrı bir güç olarak, hukuku da geçerliği şartlara göre değişen ve herkesi her zaman bağlamayan birtakım kurallar toplamı olarak algılama eğilimi güçlü bizde.

Bunlar belki bir yerde sözkonusu kavramlara ilişkin doğru tanımlar da sayılabilir. Ama bugünün dünyasında değil, modernlik öncesinin toplum hayatında!

Eski çağlarda devlet bir şahsın, bir ailenin veya en fazla bir zümrenin mülküydü. Arapçadan aldığımız mülk kelimesinin hem ülke hem de sahip olunan varlık anlamına gelmesi tesadüf değil. Ayrıca kadim toplumların hepsinde yönetici ailenin üyelerinin taşıdıkları kan itibarıyla tanrısal bir yetkiye sahip olduklarına -yani yönetme görevinin veya hakkının kendilerine verilmiş olduğuna- inanılırdı. Hükümdar ölünce taht aynı aileden başka birinin hakkı olurdu. Dolayısıyla devlet sıradan insanlar için “bize ait” sayılabilecek bir “mülk” değildi.

Ama bugün bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Uçakların, gazetelerin, seçim sandığının olduğu bir dünyada… Bunlara paralel olarak, mesela yöneticileri milletin belirlemesi ve bunların millete karşı sorumlu olması… mesela milletin bir soyun mensuplarından değil mutasavver bir toplumsal sözleşmenin tarafları olarak eşit anayasal haklara sahip vatandaşlardan oluştuğunun kabul edilmesi… mesela hukuk önünde eşitlik… gibi “yeni hadiseler” var bu dünyada…

***

Geçmiş tecrübeler, yani vaktiyle atalarımızın karşılaştıkları problemler için geliştirdikleri çözümler -o günkü dünyadan bugün eser kalmamış olsa bile- toplumun kültürel genlerinde yaşamaya devam ettiği için bazen uygun şartlar oluştuğunda bunlar geri gelebiliyor. Bizde de özellikle son 40-50 yıldır bir çeşit “toplumsal kafa karışıklığı” hâkim olduğundan “siyasî anakronizmler”in baş göstermesinden kaçınamıyoruz. Bu yüzden vatandaşın verdiği oyla devletin yönetiminde görev alan kadrolar kendilerini devletin sahibi ve vatandaşın efendisi olarak görüyorlar. Orada bulunmalarını vatandaşın oyunu almış olmaya değil, buna hak sahibi olmalarına bağlıyorlar.

Bu anakronik zihniyet siyasi ve sosyal rolleri de yeniden değiştirebiliyor. Modernite öncesi dünyanın normları geri dönüyor. Modern ulus-devlet çağının öncesindeki toplumsal şartların ürettiği siyaset zihniyeti hükümferma oluyor.

Geçmişten bugüne intikal etmiş olan bütün değerleri geçmişteki haliyle donduran, böyle yaparak bunların bugünkü dünyada işlev görmesini engelleyen bir kafa yapısı bu. Toplumsal değişimin doğal gereği olarak ortaya çıkan Modernleşme sürecini yüzeysel ve biçimsel olarak “dinden uzaklaşma” veya “Batılılara benzeme” diye yorumlamak inancımızı ve kimliğimizi bir kalıpta dondurma eğilimiyle de ilgili.

Din diye, milliyetçilik diye geçmiş toplumsal formasyonların norm olarak dayatılması en başta dine ve millet kimliğine kötülük. Çünkü ilahi mesajın nazil olduğu devrin sosyal şartlarını o mesajın yerine geçirmek bu. Ebu Cehil’in de giydiği kıyafeti veya Ebu Leheb’in de konuştuğu dili kutsal zannetmek…

Millet kimliği için de geçmişteki yönetimlerin o günün sosyal şartlarının şekillendirdiği otoriter karakterini evrensel bir norm olarak bugüne taşımaya çalışıp “lider teşkilat doktrin” diye bir teslis akidesi haline getirmek mensup olduğumuz milletin varoluşunu garantiye alan veya refahını yükselten bir tutum değil. “Irk atlarda olur” diyen, milleti ortak kültüre sahip insanlar topluluğu diye tarif eden Ziya Gökalp’ten yüz yıl sonra milli kimliği herhangi bir etnik kimlik gibi tarif etmek zaten milliyetçilik olamaz. Olsa olsa milliyetçiliğin karikatürü olur.

***

Ankara’da güvenlik görevlisinin üstüne sürülen araçla ilgili tartışmaya da belki buradan bakmak lazım. Konu malum: Koalisyon ortağı partinin bir milletvekilinin aracı Hacı Bayram Camii avlusunda trafik polisleri ile belediye güvenlik görevlilerince yasak bölgeye alınmıyor. Bunun üzerine şoför aracını gözüne kestirdiği güvenlik görevlisinin üzerine sürüp adamı eziyor. Milletvekili de şoförünün haklı olduğunu savunuyor, aynı partiden başka bir milletvekili “Saygısızlık edeni ezer geçeriz” diyor. O partiden “sivil ve demokrat olma” iddiasıyla ayrılanların kurduğu partinin genel başkan yardımcısı bile destek açıklaması yapıyor bu hukuk tanımazlığa. Ankara Emniyeti’nin konu hakkındaki bundan önce benzerini görmediğimiz resmi duyurusu geliyor sonra…

Bunlar bir siyasi görüşün veya genel olarak yönetici zümrelerin hukuk karşısındaki tutumlarının manifestosu değil yalnızca, aynı zamanda toplum olarak bizim siyasal zihniyetimizin ve hukuk anlayışımızın ifadeleri maalesef…

Bir ülkede “sıradan vatandaş” için geçerli olan kurallara yönetici zümre mensuplarının da uymasını beklemek bu yüce şahıslara hakaret gibi algılanıyorsa modern millet anlayışı yerine geçmişin yönetici-tebaa ilişkisine dayalı bir devlet anlayışının hâlâ zihinlerde hakimiyetini sürdürdüğü anlaşılır. Yani bize ait olmayan, bizim dışımızdaki bir varlık olan devlettir zihinlerdeki. Dolayısıyla aslında hepimize ait olan, milletin ortak mülkü olan devlet hazinesinin “devletin malı deniz yemeyen keriz” denilerek yağmalanmasının meşru görülmesi mümkün olur. Bu “henüz millet olamamış topluluk” zihniyeti yalnızca kendi ailesi, aşireti, bölgesi vs ile sınırlı bir küçük grup aidiyetine sahiptir çünkü. “Milletin ortak çıkarı” diye bir nosyon tanımaz. Devleti yönetenleri devletin sahibi olarak görür. Böyle bir toplumda siyasetin anlamı ise devleti “onların” elinden alıp “bizimkilerin” ele geçirmesi çabasından ibarettir. Gelgelelim millet olma aşamasına ulaşamamış veya birtakım sebeplerden dolayı o aşamadan geriye düşmüş toplumlarda demokrasi ve hukuk işlemiyor.