• 11.08.2020 00:00
  • (484)

 Son zamanlarda popülerleşen bir kavram post-truth.

Sözlük anlamı hakikat ötesi. Bazıları buna “yalanın kibarcası” da diyorlar. Ama düz yalan kadar basit değil burada anlatılmaya çalışılan durum. Posttruth, siyasetçiler ve diğer toplum seçkinleri tarafından üretilen ve nesnel gerçeklerle uyuşmayan birtakım öykülerin oluşturduğu algı dünyası anlamına geliyor. Ülkeyi yönetenlerin ülkenin tam da yönetilmesi gerektiği gibi yönetilmekte olduğuna halkı ikna etmek için sundukları gerekçelerin anlam evreni. 

Elbette bugüne mahsus bir mesele değil bu ama adı bugün konulmuş diyelim. Siyasetin tabiatından kaynaklanan bir boyutu da var şüphesiz. Siyaset yalanla yapılır anlamında söylemiyorum. Siyaset yaparken nesnellik ister istemez bir tarafa bırakıldığı için, belirli gerçekler başka bazı gerçeklerin varlığını örtecek derecede öne çıkabilir söyleminizde. Bilimde ve felsefede bile nesnel yaklaşımların mümkün olup olmadığı tartışma konusuyken insanları belirli tutumlara ikna etmeyi gerektiren siyasetten nesnellik beklemek yanlış olur zaten.

Onun için mesela iktidardakilerin her hangi bir konu hakkında “yanlış yaptık” diyerek özeleştiride bulundukları pek görülmez. Muhalefettekilerin de iktidarın herhangi bir başarısını veya olumlu çabasını kolay kolay alkışlamadıkları gibi… 

***

Bugün siyasi propaganda mekanizmalarının ve kitle iletişiminin yüksek teknolojiyle ve karmaşık yöntemlerle gerçekleştiği bir ortamda nesnel gerçekliğin yerine başka bir gerçeklik dünyası inşa etmek bir yandan kolay ama diğer yandan yine aynı sebepler yüzünden neyin ne olduğunu anlamak da kolay. Demek ki bir tarafın söylediğine öbür tarafın inanması şeklinde basit bir düzenek işlemiyor burada. Buradaki temel problem toplumların “hakikat tercihi” noktasında ortaya çıkıyor. İnsanlar ve kitleler “hangi hakikati tercih edeceğine” kendileri karar veriyorlar. Dolayısıyla çözülmesi gereken bilmece bu tercihlerin neye göre gerçekleştiği, hangi şartların bu süreçte etkili olduğu konusunda düğümleniyor. 

Yalan kelimesini kullanmak istemiyorum ama bu meselenin psikolojik temelini anlamak için pembe yalan kavramını hatırlamak lazım. İnsanlar inanmak istedikleri veya daha doğrusu inanmaya ihtiyaç duydukları yalanlara inanırlar. İşin özü bu galiba. Kendini çirkin gören bir arkadaşınıza “çok güzelsin” derseniz buna belki hemen inanmayabilir ama bu yalanı defalarca tekrar ederseniz ve üstelik başka kişiler de aynı şeyi söylerseler arkadaşınız güzel olduğuna inanmaya başlar ve “sana yalan söylüyorlar sen çirkinsin” diyen biri olursa onu yanından kovar muhtemelen. İşte bu “hakikat tercihi” dediğimiz şeydir. 

***

Siyasetteki mekanizma biraz daha farklı olsa da özü aynı: İnanmaya ihtiyaç duyduğunuz söze inanmak. Ama aynı zamanda fayda kavramı da devreye giriyor burada. Yani inandığınızın size “somut bir fayda” sağlaması da gerekiyor. Trajikomik olan husus şu: İnsanoğlunun fayda algısını büyük oranda nesnel gerçeklik belirliyor. Kısa bir süre algı bulanması yaşasa bile insan nihayetinde kendisini ilgilendiren konularda rasyonel bir fayda maliyet analizi yapabiliyor. 

Meseleyi basitleştirirsek ve aynı zamanda bugünkü somut gündem konularına bağlarsak… Cebindeki paranın eksildiğini gören ve bilen bir insana bunun doğru olmadığını anlatmak çok riskli bir tutum olur. Sosyal psikolojiyi şekillendirmekte işinize yarayan yöntemler veya gerekçeler burada ters etki yapabilir. “Ekonomiyi kötü yönettik, yanlış işler yaptık” demek siyasetçinin işine gelmez ama “Aslında çok iyi durumdayız, siz buna inanın” demenin de başka konularda sizin söylediklerine inanma ihtiyacı duyanlar üzerinde aynı etkiyi yapması giderek zorlaşacaktır. İnşa ettiğiniz post-truth yapıdan eksilecek olan bu tuğla çatıyı da yere indirebilecektir.