Prof. Acemoğlu: Başka krizler kapıda!

Prof. Acemoğlu: Başka krizler kapıda!
31.08.2018 - 20:56
1029

 Dünyada en çok alıntı yapılan ilk 10 ekonomist arasında gösterilen Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden (MIT) Prof. Daron Acemoğlu, ‘Türk Lirası krizi’nin manşetlerden düştüğünü ancak Türk hükümetinin kanamayı durdurmak için aldığı geçici tedbirlerin ekonomik sıkıntının sebeplerini tamir etmeyeceği değerlendirmesinde bulundu.

Bloomberg için kaleme aldığı 30 Ağustos tarihli ‘Opinion’ yazısında ‘başka krizlerin de köşe olduğunu’ savunan Acemoğlu, “Ülkenin büyük cari açığını finanse eden yabancı sermaye akışı, ABD’li papaz Andrew Brunson’ın ‘kaderi’ konusunda ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanarasında yaşanan münakaşanın ardından kurudu” dedi. Acemoğlu, “Borç içindeki özel sektör, özellikle de emlak ve inşaat şirketleri sallantıda” diye ekledi.

"Krizin kökleri, Trump'ın tweet fırtınalarında değil yapısal problemlerde yatıyor"

Acemoğlu’nun, “Türkiye, ilerlemek için geçmişe bakmalı” başlığıyla yayınlanan yazısının devamı şöyle:

“Ankara bu karmaşadan nasıl çıkacak? Politika reçetelerinde kıtlık yaşanmıyor. Paul Krugman gibi bazıları, geçici sermaye kontrolü ve döviz borçlarını ödemekten kaçınma önerisinde bulundu. Diğerleri de özel sektörün borcunun yeniden yapılandırılarak bankacılık gibi sektörlerin desteklenmesi, mali disiplinin sıkılaştırılması ve belki de IMF’ye yeniden başvurmak gibi yöntemlere işaret etti.

Bu krizin kökleri, kararsız yabancı yatırımcılarda ya da kaprisli ABD Başkanı’nın tweet fırtınalarında değil yapısal problemlerde yatıyor: Kurumsal sektördeki düşük verimlilik, sürdürülebilir olmayan kredi büyümesi ve kurumsal aşırı uzanım (overextension). Bu problemlerin kendileri, son 10 yılda ekonomik ve politik kurumların gerilemesinden temel aldı.

"Çok da uzak olmayan bir geçmişte..."

Bu, her zaman böyle değildi. Çok da uzak olmayan bir geçmişte, bu kurumların gücü Türkiye’nin hızlı ve yüksek kalite ekonomik büyümenin keyfini çıkarmasını sağlamıştı.

2002-2006 yılları arasında, 2000-2001’deki ekonomik krizinin ardından; ülke yıllık ortalama yüzde 7.5’lik bir büyüme rakamını deneyimledi. Bu, gayri safi yurtiçi hasılanın (GDP) yaklaşık yüzde 25’ine denk gelen yüksek miktarlı yatırım ve Türk şirketlerinin daha efektif hale gelmesi ve daha yeni, daha iyi teknolojileri kullanması anlamına gelen ‘verimlilik büyümesi’nin güçlendirilmesiyle elde edildi.

Enflasyon ehlileştirilmişti, çünkü Merkez Bankası’na daha geniş bir özerklik verilmişti, bütçe kontrol altına alınmıştı, politik motivasyonla yapılan kaçak harcamalar dizginlenmişti. Hükümet-piyasa ilişkilerine bir kademe açıklık getirilmişti, özellikle de hükümet satın almaları alanında.

Bu reformlar yolsuzluğu ve müsrifliği frenlemeye yardımcı oldu; ve düşük borç çevirme yükümlülüğü tarafından mali hareket alanı yaratılmasıyla birlikte harcamaların basit altyapı ve eğitim gibi daha verimli alanlara yönlendirilmesini sağladılar. Kesinlikle kaygı konusu alanlar da vardı: En önemlisi, yargı başımsız olmaktan uzak bir şekilde etkisiz kalmaya devam etti. Ancak iyi haberler, kötüler tarafından boğuldu.

Bu dönemde ekonominin kütle merkezi de de değişti. İstanbul’den uzakta zinde bir büyüme vardı ve devlerle rekabet etmeyi başaran daha küçük, daha genç şirketler Türk ekonomisini onlarca yıl domine etti.

Bütün bunlar, bazı ekonomistler daha iyi politikalar dizayn ediyor diye değil, politik değişiklikler daha geniş bir kapsayıcılıktan yana olduğu için mümkündü. Bunlar, toplumun fakir ve daha muhafazakar kesiminde popüler olan Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) temelinde de yer alıyordu. Bunlar ayrıca Türkiye’deki orta sınıfın daha Batılı kısımlarını ve gençliği de serbest bıraktı. Türkiye’deki askeri dominasyon ufalanıyordu ve nefes alacak alan açıyordu; bu da karşılığında ekonomik açılımları ve daha kaliteli büyümenin temellerinin atılmasına izin veriyordu.

"Gelişmeleri getiren politikalardı,
onları geri alan da yine politikalar oldu"

Siyasi açılımlardan kaynaklanan ekonomik temettüler Türkiye’ye özgü değil. Demokrasiye geçişe çoğunlukla ekonomik büyümede artış da eşlik etti.

Türkiye’de daha gelişkin bir demokrasiye yönelim hamlesi, çoğunlukla 2000’li yılların başındaki hükümetler tarafından uygulanan ekonomik ve siyasi kısıtlamaların sonucunda gerçekleşti. 2000-2001 krizi sonrasında IMF tarafından uygulanan  program, ekonomi politikası konusunda daha sıkı bir çerçeveye sahipti ve kamu finansmanı ile hükümet harcamalarını da kapsayan kurumsal reformları zorunlu kılıyordu. Bir diğer kritik mesele de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik konusundaki iddiasıydı, bu da politik reformlar konusunda başka bir teşvik yaratıyordu.

Heyhat, bütün bunlar 2006’da kesildi. Politikalar gelişmeleri getirdiyse, onları geri alan da yine politikalar olmuştu.

Ekonomik krizden sonra sunulan çerçeve zayıflamaya başladı. AB uyum süreci, 2005’te başlamasından kısa bir süre sonra zaten sökülmeye başlamıştı. AKP’nin 2007’deki genel seçimlerde politik hakimiyetini artırmasının ardından kısıtlı bağımsızlık ve yargının etkinliği, basın özgürlüğüyle birlikte kaybolmaya başladı.

"Mucizevi kurtuluş ummak yerine ekonominin neye ihtiyacı olduğuna bakmak daha iyi olur"

Siyasetin liderlik yaptığı yerde ekonomi takip eder. Hükümet, kamu kurumlarına sağlanan bağımsızlığı geri almaya başladı. Merkez Bankası, itaatkâr biçimde hükümetin emirlerine uymaya başladı. Satın alma sürecindeki reformlar geri alındı; yolsuzluk ve arka odalarda yapılan anlaşmalar artışa geçti. Özel sektörde de iktidardaki partinin lütufları bir kez daha herhangi bir şirketin en önemli varlığı haline geldi.

Türkiye küresel resesyon sırasında görece iyi bir performans gösterse de, takip eden büyüme kalite açısından düşük oldu. Son 10 yılda verimlilik azaldı. Bu dönemdeki büyüme inşaat sektöründeki gelişme ve şahlanan kredi genişlemesine dayanıyordu. Israrlı şekilde devam eden cari açığı ve ilerleyen zamanda zaptetmesi giderek zorlaşan enflasyondan kaynaklı baskıları yaratan da bu ‘sürülebilir olmayan motorlar’dı.

Türkiye’nin kurumsal problemlerinin arka planını anlamak en azından şu 3 sebep açısından önemli. İlk olarak, mevcut ekonomik krizin temeldeki sebepleriyle başa çıkmakta başarısız olan herhangi bir politika tepkisinin yüksek kalitede büyümeyi sağlaması pek mümkün değil. İkinci olarak, 2002-2006 yılları arasında yaşanan deneyimler başka bir bölüme işaret ediyor; büyüme ekonomik ve politik kurumları geliştirerek mümkün. Son olarak ise, kısa dönemli problemin büyük kısmının yabancı sermayenin kaçısından kaynaklanması sebebiyle Türk ekonomisinin yapısal problemleriyle başa çıkmak için gereken strateji, yabancı yatırımcılara yeniden güven vermek, kısa dönemli temettü yaratmak olacaktır.

Sermaye kontrolleri ya da finansal mühendisliğin diğer şekillerinin mucize bir biçimde ekonominin sağlığını kurumsal hastalıklardan kurtarmasını ummak yerine; Türk ekonomisinin neye ihtiyacı olduğuna sağlam kafayla bakmak daha iyi olur: Demokratik kurumlar tarafından garanti edilmiş, daha kapsayıcı ekonomik kurumlar.

"Çözümün basitliği, sahte bir umut oluşmasına sebebiyet vermemeli"

Başkanın yürütme üzerindeki ‘kapsamlı’ gücünü geri almak, özgür basının önünün açılması, iş insanı ve barış aktivisti Osman Kavala gibi siyasi tutukluların serbest bırakılması, Merkez Bankası ve mahkemeler gibi kamu kurumlarının bağımsızlığının garanti edilmesi, hükümetin satın alma harcamaları üzerindeki kontrolün yeniden aktif hale getirilmesi ve hem yabancı hem de yerli yatırımcıların güvenini yeniden kuracak basit önlemler almak, önemli adımlar olacaktır.

Ancak çözümün basitliği, sahte bir umut oluşmasına sebebiyet vermemeli.

2000’li yılların başındaki siyasi reformları mümkün kılan koşullar şu anda yok. Türkiye, anayasasını daha otoriter bir yönde değiştirdi ve muhalefet de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı reformist bir dönüşe zorlayacak konumda değil. Mahkemeler ve medya, hükümetin gücüne karşı kontrol görevi sağlamaları konusunda kısıtlandı. Aradan geçen zamanda toplum daha Batı karşıtı bir konum aldı. Bu, kısmen AB uyum sürecinin çökmesi ve aynı zamanda Türk medyasındaki yaygın propagandadan kaynaklandı. 300’den fazla kişinin ölümüne yo açan Temmuz 2016’deki darbe girişimi de toplumun ruhunu yaraladı ve ülkedeki kutuplaşmayı derinleştirdi.

Türkiye’nin ekonomik sıkıntılarından çıkış için izlenmesi gereken yol açık gözükse de, ıraya ulaşmak kolay olmayacak."


*Daron Acemoğlu'nun yazısının İngilizce orjinalini buradan okuyabilirsiniz. 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • selda suner
    selda suner
    24.06.2013 17:10

    GAZCIBAŞI İŞKENCEYİ BİLE SOKAĞA TAŞIDI!     Ilımlı Müslümanlar maskesi arkasına gizlenen AKP rejiminin başları, askeri rejimleri aratmayan baskı ve işkenceyi arsızca savunmaya devam ediyorlar... R. T. Erdoğan, polise emri ben verdim diyerek, sokak başı polis guruplarınca ölesiye dövülen suçsuz insanlara yapılan zulüm ve işkencenin arkasında olduğunu gururlanarak beyan etti. Askeri cuntacılar bile, kendi halkına karşı bu kadar pervasızca hareket etmemişler ve yakaladıkları insanlara gizli yerlerde işkence etmişlerdir. Kendisini siyaseten “ılımlı Müslüman demokrat”, olarak yutturan AKP rejiminin, halkın özgürlük mücadelesi karşısında maskesi düştü, AKP bırakalım ılımlılık, askeri rejimlerin terörünü bile geride bıraktı.. Tüm Avrupa’yı ve dünyayı ayağa kaldıran polis şiddeti ile toplanma, gösteri, ifade özgürlüğünü gasp eden AKP rejiminin ipliği pazara çıkıtı. AKPnin  gazcı, işkenceci yöneticileri sokaklarda gezen insanları bile kendileri için bir tehlike arzettiler..., Erdoğan kliği resmen katliam provası yaptı!   Sokaklarda gezen sıradan kişiler dur demeden, kurt sürüsü gibi AKP ci polislerin saldırısına uğramaya devam ediyor. Binlerce suçsuz insan şu an mağdur olmuş durumdadır. Acımasız, zülümkar AKP polis rejiminin benzerleri halk ayaklanmaları ile yıkıldılar. Latin Amerika da ki askeri rejimleri örnek alan AKP islamist hareketi, devlet terörünü bu şekliyle sürdürmeye devam ediyor. Zehirli gaz Müslümanları, Erdoğanın başkanlık rüyası gerçeklesirse, Anadolu haklarına yeni soykırımlar uygulayacaklardır.   SUNNİ İSLAM DİKTATÖRLÜĞÜN ÖBÜR AYAĞI OLAN DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI, "BİBER GAZI CAİZDİR DEDİ! Polisin göstericilere terör ve insan sağlığına zarar veren gaz kullanması, halkın kanını emen parazit yeşil ordu, Diyanet İşleri Başkanlığınca hemen desteklendi. “Devletin güvenliği ile alakalı meselelerde biber gazı kullanılır. Ayrıca insan sağlığına en az biber gazı zarar veriyor” diyen katiller çetesi, Dini açıdan biber gazının kullanılmasının sakıncalı olmadığı, İslam a uygun olduğu idda edildi. İşte her yıl milyarlarca dollar yutan kan emici kenelerin vahşi islamı: arada sırada verilen geçici tavizler mücadelenin taktiksel yönleri olarak sunuluyor. AKP Militarist bir aygıtı, yeşile boyayarak yola devam diyor!. Polis yine aynı ırkçı dinci işkenceci sadist polis. Bu İslamist yeşil ulus devlet anlayışı ki ‘’tek şef  Erdoğanmentalitesini kökleştirmeye çalışıyor. AKP, Türk devletinin,  “tek şef önderliğinde Sünni İslam-Türk devleti” olduğunu “simgelerle” kafalara yerleştirme konusunda ısrarlı. Bu ise Alevilerin eskisine nazaran çok daha fazla baskı altında tutulmaları, hatta dış mihrakların bir uzantısı olarak gösterilerek, asimile ve göçe tabii tutulmalarını kaçınılmaz kılmaktadır. Erdoğan “yeni dış politika”nın gerekçeleri açıklarken “Ecdadımızın at sırtında gittiği her yere biz de gideriz, ilgileniriz” diyor. Erdoğan alttan alta Avrupayı yeniden tehdit ederken, harem ‘keyfi’ yapan, saray entrikaları içinde oynatılan, bir eli yağda bir eli balda yaşayan ecdadım diye ilan ettiği padişahların eleştirilmesine  bile tahammül edemez hale geldi, her tarihsel eleştiriyi AKP’nin yeni-Osmanlıcı siyasal çizgisinin muhatabı kabul ettiği de görülüyor.  Karizmalı lider diye lanse edilen Erdoğan, Avrupa Parlementosunu  tanımıyorum diyerek köyüne kapanmış bir aşiret reisi karizmasını yansıtmaktan ileri gidemedi. Tayyip Erdoğan’ın son dönemdeki agresif tavırları, dış dünyada ona en çok destek vermiş olan insanları kaybetmesine yolaçarken, ana çemberinde de kara bulutları toplamaya başladı. AKP liderinin aşırı çelişkili tavırları, 2 saat içinde söylediğinin tam tersini idda etme hızında bakanlarını bile geçmesi, sokak kabadayılarını andıran tavırları ile Kenya, Uganda veya Kongoda çete savaşları yapan tribu liderleri benzeri bir imaj yarattı. Kazak- Türk iş forumuna katılmak için gittiği kazakistanda, Kazaklardan 5 çocuk yapmalarını, Balkanları yeniden kan gölüne çevirmek için Bosna ve Arnavutlardan da en az 5 çocuk yapmalarını isteyen Erdoğan, bu son olaylardan sonra korkmuşa benzer ki, Kazlıçeşme ve Sincanda çok çocuk masalını tekrarlamadı... AKP karizmacısının söylediği beş çocuktan üçü zaten ekmek bulamayıp Avrupaya göçüyor, geride kalanlar ya tinerci oluyor, yada varlıklarının nedeni olmuş Erdoğana karşı isyan ediyor, Taksim isyanı ile başlayan yeni gelenekle gözleri açıldığından her zaman Erdoğanın bizzat kendisi için potansiyel bir tehlike olarak çoğalıp duracaklardır.   AKP iktidarı Alevileri aşağılamaya devam ediyor. AKP şimdi açıktan, Alevilere karşı, Alevi katliamcısı padişah ve politikacıların diliyle konuşuyor. Taksim ve Çamlıcaya, Osmanlı dönemini yeniden canlandıracak dev camiler kurma planları, İstanbulda yapımına karar verilen üçüncü köprüye, Alevi katliamcısı Yavuz Sultan Selimin adının verilmesi, bunun göstergeleridir. Erdoğan artık resmen Alevi kültürüne küfür etmeye başladı. Bir halkın kültürünü yok sayan, onu aşağılayan böyle bir karizma çok tehlikelidir.   2. Köprünün adı: Fatih köprüsü, yani kardeş katilliğini kanunlaştıran ilk zalim! Fatih henüz 11 aylık olan kardeşi Ahmet’in öldürülmesini emretmişti. Fatih sultan Mehmet henüz devlete isyan edecek nitelikte olmayan ve sadece hanedan mensubu olması sebebiyle kendisinden şüphe edilebilecek kardeşinin katlini emrederek suç işlemiştir. İşte bu katilliği köprülerle semboleştiren Sunni islam ideolojisini devam ettirmeye çalışan AKP rejiminin çağ dışı karakteri!   3. Köprü: Yavuz Selim köprüsü,  kardeşleri Korkut ve Ahmed’i devlete isyan gerekçesi ile öldüren zalim... Bu zalim sistemin liderleri, Padişahlar Fatih’in bu kanununa dayanarak kardeşlerini veya çocuklarını boğdurturken, esasında devletin bütünlüğüne zarar verdiklerini ve iktidara karşı geldiklerini iddia etmişlerdir. Asi olan hanedan mensubu da olsa, üçüncü bir şahıs da olsa cezası bellidir. İdam… Sunni Osmanlıcıların cevapları hemen hazırdır: ...Osmanlı bu yolla birlik ve beraberlik sağlamıştır, yoksa koca osmanlı olmazdı.. deyip duruyorlar! Ne yazık ki bu kardeşleri  normal bir yolla birleştirmeyi başaramayan böylesine bir sistem en kötü bir sistemdir. Yani 2 kardeşi normal bir şekilde bir arada tutamayan zalim Osmanlının, o kadar milleti nasıl tahakküm altında tuttuğu aşikardır. Osmanlının ideolojik babası Muhamet, çete reislerini kız alıp vererek birbirine bağlıyarak Arap milliyetçiliğini yaratmıştı. Yani o da bir buçukluk bir kaç aşireti normal yolla birleştirememişti. Fatih kanunnamesinden sonra Yavuz Sultan Selim, kardeşleri Korkut ve Ahmed’i devlete isyan gerekçesi ile öldürtmüştür. Gerçekten de henüz Sultan İkinci Beyazıd’ın sağlığında üç oğlu arasında taht kavgaları başlamış, şehzadeler kendi orduları ile birbirleriyle savaşmış ve bu savaşlar sonucu Sultan Selim tahtta sahip olmuştur. Diğer kardeşler ise devlete asi geldikleri için makus talihlerine razı olmuşlardır. Kardeşlerinin erkek evlatlarına da aynı muameleyi reva görmek ne kadar bu kanunname kapsamında değerlendirilebilir anlamak mümkün değildir. Zalim osmanlı burada gerçek yüzünü gösteriyor. Hakikaten henüz kundakta olan hanedanın erkek üyeleri dahi Yavuz’un emrinden kurtulamamışlardır. Yavuz’un oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın da oğlu Bayezid ve onun beş evladını devlete isyan etmek gerekçesi ile öldürdüğü bir vakıadır. Bu konuda en pervasız padişahlardan birisi maalesef 3. Murad olmuştur. Padişah, çevrenin de etkisiyle ve siyâseten katl esasına dayandırarak beş kardeşini idama mahkûm ettirmiştir. İŞTE AKP İN SAVUNDUĞU KARDEŞ KATİLİ OSMANLI...   Esassen AKP nin de azgınca savunduğu bu Osmanlı bir zulüm, vahşet ve barbarlık sistemidir, kaynağını Sunni islamdan alır. Sünni hegemonyasının tesis strateji, AKP ve diğer Arap devletlerinin ortak projesi olarak gelişirken, tam da böylesi bir süreçte, Türkiyede Alevileri rencide eden politikalara hız verilmesi, Sünnileri Alevilere karşı düşmanlaştırmaya yönelik AKP kışkırtmaları, Alevilerin Hiristiyanlardan daha tehlikeli oldukları şeklindeki Osmanlı düşüncesinin miting alanlarıda propoganda malzemesi olarak kullanılması tehlikenin boyutunu göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Sunni dinci asker-polis devleti olmayı 11 yıllık AKP rejiminde gerçekleştirdi, ama bunun zirve noktasına ulaşılırsa Alevilerin sonu  Rum ve Ermenilerin  ki gibi olacaktır. Bunun provası şimdilik Suriyede, AKP Sunni islamcılarının desteğinde yapılıyor... Erdoğanın, Suriyeye giriş planlarından vazgeçmemesi, PKKyi, Sunni şeriatçı gurupları desteklemek için 5.kol şeklinde oraya sokma girişimi, sorunun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.    AKPnin kendi özel ordusunu kurma yolunda hızlı adımlar attığı bu günlerde, polis gücünün bu kadar kısa sürede palazlanıp küçük ve donanımlı bir ordu haline gelmesi, Kürt aşiret reislerinin silahlı güçlerinin de bunlara entegre edilmesi sürecine paralel olarak ortaya sürülen son senaryo tamamıyla aldatmacadır...  barış süreçleri, geri çekilmeler, İmralıda, gizli karanlık hücrelerdeki MİT senaryoları, Kürt sorununu çözmek için hazırlanan, nerede oldukları bilinmeyen hayali plan ve projeler, bunlar tamamıyla yalandır, bunun herhangi bir belgesi ve imzalayıcısı da yoktur. Sunni islamcıların tek şefi (yeni tipten bir halife!) olma dışında hiçbir amacı olmayan Erdoğanın kalkıp da Kürt sorunları ile uğraşacağını sanmak saflık olacaktır. AKP rejiminin Suriyede direk Alevileri ve Hiristiyanları hedef alan soykırım planlarını gerçekleştirmek için PKK altında örgütlenmiş gerilla tecrübesine sahip kontraların gücünden faydalanma taktiğidir bu: Abdullan Öcalanın, İslam bayrağı altında, Erdoğanın başkanlığı altında birleşelim çağrıısı ve kontraların dağlardan alınıp güneye kaydırılmaları, AKP rejiminin aşamalı planlarını ortaya koydu...Erdoğanın Alicilik yapması da, tamamıyla adi bir propogandadır ve piskolojik savaşın bir parçasıdır. Alevilerin, kendi varlıklarını hedef alan bu türden piskolojik savaşa dur demelerinin zamanı gelmiştir. AKP rejiminin Müslüman Sünni kesime sırf Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden yıllık en az 8.6 milyar dolar kaynak aktarıyor. İmam-hatip okullarına, Kur’an kurslarına, diğer kurumlardaki mescitlere milyarlar akmaya devam ediyor. Alevilerin verdikleri vergiler onlara karşı birer silah olup çıkıyor. Bütün maddi kaynaklar Sünniliğe doğrudan entegre edilmiş. Diğer yandan 11 yıllık AKP rejiminde Alevilik tarihinin en büyük asimilasyonunu yaşadı. Milyonlarca Alevi Sunnileştirilip dejenere edildi. Osmanlı Aleviliğe karşı insanlık tarihinin gördüğü en vahşi ve en büyük katliamların uygulayıcısı olmuştur. Başta Ayasofya olmak üzere binlerce kilise Camiye çevrilmiştir. Alevilerin kendilerini İslam dairesi içerisinde tanımlamaları tamamen korku temelinde, zorla söyletilmiş bir vurgudur. Müslümanlarca çembere alınan halklar yaşama şanslarını artırmak için bu yolla başvurmuşlardır...Aleviler, Sünni ve Şii anlayışın benimsediği ve uyguladığı İslam anlayışını uydurma bir din olarak nitelendirmektedirler. Alevilerin din anlayışı ile Sünni Şii İslam anlayışı arasındaki derin farkları olduğu için, İslam’ın Halifeliğini üstlenen Osmanlı için bu sapık bir inançdır ve yokedilmesi gerekir. 1826 katliamından sonraki süreçte Osmanlı Alevilerle ilgili politikasında değişikliğe giderek, katliamın ve baskının yanı sıra çok yoğun olarak asimilasyon politikasına girişilmiştir. Alevi Köylerine Cami yapma politikası bu dönemde başlamıştır. Alevi Bektaşi Dergahları Sünni tarikatlara teslim edilirken, dağ başlarındaki Alevi Tekke – Dergahlarına ise o bölgeden Alevi işbirlikçiler görevlendirilmiştir. Alevi çocukları köylerinden alınarak Sünni okullarında eğitilip köylerinde görevlendirilmişlerdir. Aleviler açısından çok yoğun bir Sünnileşme yaşanmış, Alevilikte görülen Sünni usullerde bu dönemde Aleviliğe sokulmuştur.   Osmanlıın devamı olduğunu idda eden AKP Sünniliğe dayalı korku imparatorluğunu kuruyor.   Erdoğan, hükümet olmanın namazı, Kuran’ı ve abdesti bilenlerin işi olduğu söylüyor. "Ne zaman abdest alınacağını bilmeyecek kadar zavallı, ne İslamdan ne abdestten, ne Kurandan habersiz olan insanlar Türkiyede iktidar olmaya kalkıyorlar. Önce milleti tanı bakalım” ifadesi ile, ayrımcılıktan beslenen, tekçiliği dayatan ideolojik yüzünü gösterirken, diğer yandan ise, hedeflerinde var olan salt Sünniliğe dayalı Türkiye düşüncesini gözler önüne sermektedir. AKP hükümeti, Alevileri, camiye, abdeste ve namaza davet etmekten vazgeçmelidirler. Aleviler Cemevinde, Niyazında ve ruh abdestlerinden mutludurlar. Gayri Müslimler ise kendi Kilisesinde, Havrasında ve Sinagogunda mutlu ve huzurludur.   Bilindiği gibi, Arap aşiret liderleri Ali, Ömer, Osman, Ebu Bekir, Muaviye ve Yezid ve sonraları Osmanlı halifeleri döneminde, büyüme gelişme genellikle kan bağı yaratılarak sağlanıyordu. Osmanlının ortaya çıkışı aynı bu yolu izledi. Osman ın oğlu Orhan, bir Bizans prensesi ile evlendirildi ve böylece Osmanlı dünyaya gözünü açtı.   Ne yazık ki bu kutsal insanları normal bir yolla birleştirmek mümkün değilmiş!   İslam politik ideolojisinin lideri Muhamet, Arap ulusunu yaratmak için Ali, Ömer, Osman, Ebu Bekir, Muaviye, Yezid ve tüm geri kalan yöneticileri, kız alıp verme denilen ilkel bir gelenekle birbirine bağladı.   Muhammet, Ebu Bekirin damadı. Muhammet, Ömerin damadı. Osman, Muhammedin damadı. Ali, Muhammed’in damadı. Ömer, Alinin damadı. Muaviye, Muhammed’in kaynıdır. Yezit, Muhammedin kaynı olan Muaviyenin oğludur. Bu durumda Osman’ın ve Alinin çocukları Hz. Muhammedin torunlarıdır. Ömerin, Alinin kızı Gülsümeden doğan çocukları Alinin torunlarıdır. Gülsüme Alinin kızı, Muhammedin torunudur. Ömerin çocukları Muhammedin kayınlarıdır. Osman, Alinin çocukları, Hasan ile Hüseyinin teyzesinin eşidir. Muaviye, Alinin eşi Fadimenin dayısı.   Demek ki bugün yüz milyonlarca insana hükmeden Muhamet idolojisi o zaman bir kaç aşiret ileri gelenini bile bir araya getirmekte yetersiz kalmış! Yezid, Hz. Muhammed’in kaynının oğludur.Görüldüğü gibi Ali, Ömer, Osman, Ebu Bekir, Muaviye ve Yezid hepsi birbirine birer kan bağı ile kenetlendirilmişler. Bu yapaydır, sunnidir. Demekki bu sözde kutsal insanları normal bir yolla birleştirmek mümkün değilmiş!   Toplumların uluslararası entegrasyonu dururken, Avrupa kültürüne entegrasyon dururken, çöllerde serseri mayın gibi izole hayat yaşayan Bedevi kalıntısı ilkel toplulukların yalan dolanla abartıp günümüze kadar bölge halklarına zorla dayatıkları savaş ve yağmalama kültürüne sarılmak, kabile şeflerinin hikayelerinde kutsallık aramak, bunların ideolojileri ile devlet yönetmeye kalkmak sonuçsuz kalmaya mahkümdur. Aleviler, kendilerini bu saçma sapan İslamist ideolojilerden kurtarıp özgür bir toplum haline gelmelidirler. Türkiye de Dersim alanı dışında Alevilerin çoğunluk sağladığı şehir kalmadı. Aleviler, şimdiye kadara takip edilen yanlış politikalarla  zorla asimile edilerek 13 şehirden göçe zorlandılar, boş kalan alanlara ise Balkan ve kafkas göçmenleri yerleştirildi... Aleviler kendi inançlarını yaşayamadılar. 1960’lara kadar Aleviler toplanamazdı. Cem yapamazlardı. Cem yapmak yasaktı. Cem yapabilmeleri için köyün etrafına nöbetçiler yerleştirilirdi. Cemler gizli yapılırdı. 1990 yıllarına kadar bu ülkede Kürt olmak ‘ta suç sayılıyordu. Kürtçe kaset bile çıkarmak suçtu. Kürtçe bir kaset çıkarmanın yolu cezaevinden geçerdi. Ahmet Kaya “Kürtçe bir klip yapacağım” dediği için hakkında onlara yıl hapis istendi. Osmanlı da oyun çoktur. Dün Alevileri Sünnileştirmek için çakma Ehl-i Beyitler yetiştirdiler, günümüzde ise Kürt’leri Türkleştirmek için “köy korucusu” yetiştirdiler. Ve bugün köy korucularının görevi ne ise o dönemlerde Anadolu Alevi’sinin yoğun olarak yerleştiği bölgelere gönderilen Ehl-i Beyitlerin görevi o idi Alevileri Sünnileştirmekti. Ali-Ömer-Osman-Ebubekir arasında başgösteren taht kavgalarına dayanan bu hizipleşme 1400 yıldan beri milyonlarca insanın ölümüne yol açtı. Ortadoğuda Hristiyanların mirasına konarak yayılan Müslümanlık, onların bölünüp hizipleşmesini kopyalamakla kalmadı, üstelik bunu en uç noktaya götürerek, çok adi, tamamıyla kriminal bir ortam yarattı. Ali, Osman, Ömer, Bekir ve diğer Arap aşiret liderleri arasındaki rant kavgalarında sağ çıkan olmadı, bunlar birbirlerini öldürmekle kalmadılar, yığınla insanıda kutsallık adına felaketlere sürüklediler... İslamı kuran guruplar tamamıyla aşiret ve aynı soydan gelen kabilelerin şimdiki mafya örgütlenmesi dışında özel bir durumları yoktur: yöntemleri  ilkel bir metot olan kan bağı kurmaya dayanıyor, yani herkes birbirinin kızını alarak vererek mafya örgütlenmesine giriyor...     Muhametin  632 yılında ölümünden sonra, Ebu Bekir halife oldu. Onun zamanında fetihler devam ederek; Bahreyn, Irak’ın bir kısmı ve Suriye’nin bir bölümü fethedildi. Yağma ve talanlarla iştahları açılan Arap kabileleri artık durmak bilmiyorlardı...İslâmla birlikte Arap Yarımadasında otorite olan Vahabi kabilelerin kendi aralarında ki kan davaları, müstakil olarak birbirinden intikam almaları durdurulmuş, önlerine yeni hedefler konulmuştur. Gasp, soygun, içki, kumar, fuhuş, hırsızlık, yetim malı yemek, kan dökme, intikam, yalan, kin, haset, kibir dışında hiç bir iyisi olmayan acımasız Arap kabilelerin önlerine konulan bu yeni hedeflerle, dikkatleri komşu ülkelerin zenginliklerini yağma ve talana çekilmiştir. Egoist Arap liderlerinin Muhametin mirası için başlattıkları kanlı kavgalar biçim değiştirerek devam ediyor...Halifeliğe soyunan Arap liderleri it dalaşında can vermelerine rağmen, ortaçağın karanlığında yaşayan Ortadoğu ve Afrika kabileleri onlarda kutsallık yaratarak İslam mezheplerini oluşturmuşlardır. Başlangıçta asalak Bedevilerin aktif rol oynadıkları bu rant kavgalarının politik ve askeri stratejileri temelinde şekillenen fraksiyonlar-hizipler ortaçağ karanlığında milyonlarca insanı etkilerine alarak bütün kıtaları sardı. Göçebe Orta Asya Türklerinin de zorla bu hiziplere çekilişi, Arap yağma talan ideolojisinin dünyadan izole edilmiş bu türden ilkel boy, soy ve soplara aşılanması, başka halkların İslam adına köleleştirilmelerinin hak olduğu, Bizans ve Pers alanlarındaki zenginliklere zorla el koymanın mübah olduğu, bunun Allahın Müslümanlara verdiği bir rısk olduğunun din iman adına propoganda edilişi, bu mezheplerin çığ gibi büyümesini beraberinde getirdi... Yağma ve talandan pay almaya çalışan ilkel kitleler her zaman bu mezheplerden birine yaslanıyor, Müslümanlık da hızla büyüyerek bölgeye hakimiyetini sağladı. Bugün Türkiye’de müslümanlaşan yerli halkların eski çöl örf ve adetleri Araplar’dan daha şiddetle savunmaları Arap milliyetçiliğinin ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Müslümanların başı Erdoğan’ın eğer Ali önderliği kabul edilyorsa bende Aleviyim derken neye parmak basıyor? Abbasi döneminde kaleme alınan Buhari, Müslim gibi Ehli-Sünnetin benimsediği hadis kitapları, yine aynı dönemde kurulup, yayılan Hanefi, Şafi , Maliki, Hanbeli gibi mezhepler Arap milliyetçiliğini kitlelere sünnet ve sevap nitelendirmeleriyle yutturmuşlardır. Hiristiyan ve Yahudi zenginliklerini ele geçirmek için İslam denen yeni bir dinin yaratılması tamamıyla Arap aşiretlerinin savaş stratejisinin ideolojik-politik temelini oluşturdu. İdolojik alanda çoğu yaşlı karısı tarafından geliştirilen bu sistemin kaderi tarihteki benzerlerinden farksız oldu. Muhamet’in ölümünden sonra ganimet gelirlerinin azalması orduda memnuniyetsizlikler ve isyanların başlamasına neden oldu. Osman döneminde yaşanan bu olaylar sonucunda terör faaliyetleri başlamıştır. Ele geçirilen ganimetlerin paylaşım sorunu, mevki ve çıkarlar,taht kavgaları karışıklıklara ve daha fazla yağmalama anlamına gelen fetihlerin durmasına neden olmuştur. Osman iktidar kavgasında öldürüldü. Ali halife seçildi, Osman’ın katilleri iyi örgütlenmişti…Karşı kliğe yaslanan Muaviye ve Ayşe, Ali’nin halifeliğini tanımadılar. Bu resmen politik bir kavgadır, bunun neresi kutsallık içeriyor. Ali Osman kavgası, o dönemin aşiret reisleri arasındaki kavgalar, mafia çetelerinin dalaşmalarından farksızdır. Ayşe’nin önderliğindeki Mekke grubu ile Ali grubu arasında Cemel Savaşı yapılmıştır. Taht için herşeyi göze alan çete liderleri arasında yapılan bu savaşı Ali kazanmıştır. Muaviye’nin başını çektiği Şam grubu ile Ali arasında Sıffin Savaşı yapılmıştır. Hakem Olayı’ndan sonra iktidar kavgaları yoğunlaşmış, daha fazla siyasal gruplar ortaya çıkmıştır. Ali’de hayatını iktidar kavgasında, yağma ve talandan ele geçirilen ganimetlerin paylaşım kavgasında yitirmiştir. O dönemin bütün Arap liderleri bu türden taht kavgalarına bulaşmış ve birbirlerini acımasızca katletmişlerdir. Sadece haca gitme adı altında örgütlenen ve yıllık Türkiye bütçesinden daha fazla gelir sağlayan İslam hac ticareti göz önüne alındığında Suudi Bedevilerinin ve diğer Arapların kılıççı Ali’ye tapmaları normalin ötesinde olağanüstü derecede önemli ekonomik politik çıkarları öngören çekirdeksel bir işlevdir. Avrıupa’da yaşayan Türklerin hac görevi adına Suudi bedevilerine bıraktığı yıllık haraç ortalama 5.8 milyar Euroyu bulmaktadır. Buna karşılık Türklerin Araplaştırılması için bin bir ad altında faaliyet gösteren İslami örgütler yalnızca Almanya da 11 000 e yakın cami kurup Türkiye’nin avrupadan kovulmasının alt yapısını sağlamaktadırlar. Konu bu kadar açık iken AKP liderlerinin Suudiler desteğinde, Suriyeye saldırı planları yapmaları, oraya onbinlerce terörist örgütleyip sokmaları, bu cellatların yağcılığını yapmaları, bedavadan bunlara daha fazla etki alanlarının yaratılmasını sağlayan idolojik politik süreclerde yer almaları bir suçtur.   Türk ordusunda ki Alevi kökenliler, barışçıl yollan temizlenirken, Suriyede bunun silahla olacağı gerçeği göz ardı edilemez, gerisi benzer bir tablo! Şu anda AKP yi destekleyen geniş Alevi kitleleri kendilerini bekleyen felaketlerin farkında değiller! 1200 ile 1700 yılları arasında Anadolu topraklarında resmi rakamlara göre 810 bin Alevi Osmanlılar tarafından katledildi. 1700 yıllarından sonra, Osmanlılar katliamlarla bitiremedikleri Alevileri asimile etmek için yeni bir oyun sergilediler. Özel olarak 800 dolaylarında çakma Ehl-i Beyt dedeler yetiştirdiler. Bunlara Ehl-i Beyt unvanını verdiler. Alevilerin yaşadığı bölgelere göndererek "esas Müslüman biziz" propagandasını yaydılar. Bununla da yetinmediler var olan Kuran-ı Kerim için “bu gerçek değil gerçeği Mısır’dadır, Kuranda namaz yoktur, cami yoktur. Ali namaz kılmazdı, yolumuz Alinin yoludur” söylemiyle zaman içinde Alevileri, buna inandırdılar. Osmanlı’nın Anadolu’yu istila ettiği yıllardan beri, “Kızılbaş” olarak adlandırılan Anadolu Alevilerinin “Katli vacip, malı namusu helal” fetvaları ile yüz binlerce Alevi katledilerek bugüne gelinmiştir. Üç asır Osmanlılara direnen Aleviler, çok ağır bedeller ödediler. Yavuz Selim Katliamı’ndan sonra, Aleviler zorunlu olarak -kerhen de olsa- İslam’ı kabul etmiştir. O tarihten sonra Alevileri Müslümanlaştırma politikası izlendi. Merkezine insanı koyan bir inancı yanlış yere oturtmaya çalıştılar. O kadar ileri gidil ki, Ali ile Ömer, Yezid ile Hüseyin’in arasındaki iktidar kavgasını ‘’Alevi Yolu’’ diye Alevilere anlatıldı. Amaç: Bu yolla Alevilere İslam’ı benimsetmek ve asimle etmek! Altı yüz seksen yılında Hüseyin’in Kerbala’da Yezid tarafından katledilmesi, Anadolu Alevilerinin zihinlerini bulandırmak ve Alevileri asimle etmek için en etkin bir silah olarak kullandılar. Bundan da başarılı oldular. Öyle ki Aleviler Anadolu’da İslam’a direnen kendi pirlerini bile anmaz oldular. Alevi olmayan, namaz kılarken öldürülen Ali, camide çıkmayan oğlu Hüseyin’i Alevi yaptılar. Alevileri kendi değerlerine yabancılaştırdılar. Alevileri asimle etmek için “esas Müslüman Alevilerdir” propagandasını en etkin bir biçimde kullandılar. Milyonlarca Alevi’yi Sünnileştirdiler. Öyle ki zamanla sistem ‘’kendi Alevi’sini’’ yarattı. Sistemin Alevileri ‘’Cuma günleri namaz kılmak Aleviler için farzdır’’ propagandasını yaptılar. Alevileri camilere götürdüler. Müslümanlığı reddeden camiye gitmeyen Aleviler katledildi. Bugün de sistem bazı Alevilere bazı imkânlar tanıyarak, kullanmaya devam ediyor.  Bugün Tayyip Erdoğan ‘’Türkiye’nin yüzde 99 Müslüman’dır, ibadet yerleri Camidir ‘’diyebiliyorsa Alevilerin kimliklerine Müslüman yazıldığı içindir. Hani bir söz vardır; insanlar kendi cellâdına âşık olur mu? Diye. Evet, Aleviler kendi cellâtlarına âşık oldular. Bugün her Alevinin evinde ve Cemevlerinde Mustafa Kemalin ve Ali’nin resmi var. İşte bugün Alevi gençleri bunu sorguluyor. Hangi Alevi’ye sorsan; ‘’Şeriata karşı mısın?’’ ‘’Evet, karşıyım’’ der. Ama hiç kimse şu soruyu kendisine sormadı. Ali kim? Ali nasıl bir yol izlemiş yaşamı boyunca Aleviler için ne yapmış? Ali, Muhammet, Ebubekir, Osman ve Ömer’den sonra şeriatı en güzel tatbik eden kişidir. 4. Halifedir. Şeriatın egemen olmasında en çok onun emeği vardır. Alevilerin düşman olarak gördükleri 3. Halife olan Ömer in de kayınbabasıdır. Güneş balcıkla sıvanmaz, masal anlatarak okur- yazarı olmayan temiz kalpli insanları, yıllarca İslam’ın cenderesine hapis ettiniz. Onları kandırdınız. Ama artık yolun sonu göründü. “Alevilik İslam’ın Özüdür” diyenler sistemde beslenen sistemi karşılarına almak istemeyen tuzu kuru olan, kendi aslını inkâr edenler. Alevi gençleri bunların kim olduklarını artık biliyor ve tanıyor. Bugün Alevi gençliği hem tarihi ile hem de hurafecilerle hesaplaşıyor. Aleviler için yeni bir süreç başladı. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Okuyan, araştıran, sorgulayan bir gençlik yetişmektedir. Osmanlının Alevileri asimle etmek için, “Esas Müslüman Alevilerdir” gerçekleri yansıtmadığını Alevi gençliği görebiliyor ve sorguluyor. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Alevi gençleri kendi tarihleriyle yüzleşiyor. İslam’dan binlerce yıl önce var olan bir inancı İslam la birlikte var olmuş gibi gösterenleri yargılıyor. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Aleviler İslam’ı değil kendi inancını yaşayacaklar.  Baasçılar daha önce Arap ırkçılığı altında insan bile kabul edilmeyen Kürtlere, onları karşılarına almamak için beklenmedik bir şekilde otonomi verdiler. AKP- sivil Asker zinde güçler, bu taktiğin tuttuğunu görünce kendileri de hemen 180 derece çark ederek, 35 yıldan beri en büyük düşman diye ilan ettikleri PKKyi yanlarına aldılar, lider diye lanse ettikleri kişiyi de yeni görevler verdiler. Suriye örneğini kopya etmeye çalışmaları, bu iki ülkedeki durumun benzerlği konusunda yeterli bilgiyi sunuyor. Devşirmeci kalıntısı İslamist askeri güçler sayesinde kurtulduklarını sanan Alevi kitleler, önümüzdeki dönemde hızlandırılacak siyasal islam proje-planlarının hedefleri olacaklardır. Sahte dedeler ve Alevi örgütlerine verilen sus paylarının sonu görünüyor. Sunni siyasal İslam tekçi olduğu için, Alevilerin varlıkları konusunda endişe duymaları ve Sunnileşen bir orduya da artık güvenememeleri, yeni tercihleri gündeme getirecektir.     Sevgi ve Saygılarla Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey ---------------------------------------------------------------------- Esin Duran, Selda Suner, N. Gök, Ferdi koçkar Yeliz seren Pelin Moda, Bedri Engin, Nazmi Dogan, Sevda Suner Sezer Aşkın, H. Datvan, Salih Demir, Nizamettin Duran A. Demir Melahat Baykara, ismail çekmez. Aydin Nizam Uğur Demir Ismail B. Cenk, Tekin Balkic Selma Altuntaş, Murat Koç Filiz Serin, Nedim Serin, Vedat Koçak, Salih Birdal, Ahmet Meriç Mustafa Gur, Hasan Zafer Bahar Ünsal Osman B. Ayse bahar Metin Maslak H. Maslak Dilek Solak zeynep içkaya Sevda maslak Sercan Gezmiş Aynur Balkaya İpek Doğan Nazım Doğan Murat Doğan esin erkan Beyhan erdem n. erdem İsmail Deniz Ayten BARAK Ugur Birdal Ahmet Tan Yıldırım Kongar Selma Kongar Birol Aytekin Hatice Gül Ibrahim Erkin Kemal erdem Rıza Akdemir Mehmet Coskun Hüseyin demir fethi killi Yeliz Ender Mustafa Ender Ugur Basak Kemal Dektaş Ayten Ilkdal Nuri Aktanır Metin Koc Sevgi Ender Burhan Kulakçı Oğuz Duran Burcu Kanter Aysel kanter Erol kanter Layla SOLGUN M. Oktay Kemal Aktas Yelda tekinoglu Orkun Keskin T. Vural Oğuz şen Nur Şen Ismail çaykara Burhan Orkal D. Kahan Seher Yıldız Esra akkaya Mehmet Uzan Yeliz IŞIK Seyhan İlknur Osman Çekiç esma yıldız Murat Çetindal Ali OkyarMusa Tekin Aslı Birdal Nazmi Doğan İnci Gür L. Okar Mustafa Karkaya Omer Aytac Mürsel Bozkır Zeynep Şengül Gülcan Iğsız Murat Nidar şemsi Kaya Ayten Ekşi, Eda leman nermin ışıl D. Polat Kadir Erdem Serdar OKTAY Mehmet Özdemir Mustafa Erkan Nuri AKTAS Emine AKTAS O. Kadir Ergun Metin Kurca Sedat Isiklar Filiz Bag Kadir Baskale Sevim Varlik Hasan Mesut Akkaya Necmi Guler Erhan Isguz Meral Okur Bilge Okyaz. Kemal Koç L. Mirakoğlu Oktay Kızılcık Mehmet Yavuzgil Erdal Polat Hüsnü oktay k. Sankay Ahmet tekin. Semra Kaya Mustafa Çiçek Kayhan Göçkaya Erdal Solgun Mehmet Solgun Esra Solgun N. Altik Oguz Karakış Leyla Mert Işık mert D. Öksüz Erdem Yılmaz Ayse Eltan S. Guner M. Deniz Ok Mehmet İnce Huseyin Cinar Meltem Cinar Berk Cinar L. Demirkaya Huseyin Çilek Ayten Irmak D. Okdere Ali Uskan Berdan Temiz. H. Baskale Murat Gülay Esra Gülay Mustafa Akyol A. jale Kol M. Kol Tamer Oktay Aslan Burukoglu I. Demir Nurettin Akdal Uzan Kara ismail Igdır Ali Serin, Gül Akın, esra Serin Nuri Şen Hasan.Y. Balci Mehmet Yucel ***********************************************************************   TAKSİME  VE  ÇAMLICAYA  CAMİ   İSTEMİYORUZ. YENİ SULTANLARA HAYIR!   İMZA KAMPANYASINA KATILALIM...   http://www.change.org/petitions/başbakan-yuksek-bina-yapmayın-demis-peki-ya-camlica   Çamlıca ve Taksime kazma vurmanıza rızamız yok, bu sizi ilgilendirmiyor mu? #Camlica - Kampanyaya İmza Ver! Kampanyaya İmza Ver  

Resmi İlanlar