Levent Köker: Türkiye seçime gidiyor ama...

Türkiye seçime gidiyor, 1 Kasım 2015te yeniden seçim var. Ama... Evet, burada bir “ama” var.

Levent Köker: Türkiye seçime gidiyor ama...
3.09.2015 - 05:13
2150

 Türkiye seçime gidiyor, 1 Kasım 2015'te yeniden seçim var. Ama... Evet, burada bir “ama” var.

İki sebeble. Birinci sebeb tırmanın şiddet. 7 Haziran öncesinin çatışmasızlık ortamı tersine dönüverdi. Nedenleri üzerinde ayrıca durulacaktır, kuşkusuz. Bu yazıda üzerinde durmak istediğim husus ise, “ama”nın ikinci sebebi: Türkiye'nin 2011 seçimlerinden sonra ve özellikle de 2013 ortalarındaki Gezi protestolarından bu yana hızla kötüleşen insan hakları sicili. Hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum, insan haklarının sürekli olarak ihlâl edildiği, ifâde hürriyetinin ve örgütlenme hakkının olabildiğince kısıtlandığı bir ortamda alternatif görüşlerin ortaya konulması ne kadar imkânsızlaşırsa, seçim de o denli anlamsız ve dolayısıyla da seçimlerin meşruiyeti tartışmaya açık hâle gelmektedir.

Türkiye'nin temel hürriyetler sicili

Hatırlatayım: 1856'dan bu yana Avrupa devletler sisteminin bir üyesi olan Osmanlı Devleti'nin vârisi olarak Türkiye, 1945'teki demokrasiye geçişle eşzamanlı olarak, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Konseyi (AK) ve Avrupa Birliği (AB) üyelikleri bağlamında, insan haklarına riâyet etmeyi, serbest ve âdil seçimlerle siyâsî iktidarın oluşmasını ve değiştirilmesini benimsemiş bir devlettir. Bu bağlamda Türkiye, AK ve AB başta olmak üzere, insan hakları ve demokrasi konularına duyarlı uluslararası kurumların sürekli gözetim ve denetimine tâbidir; bu tâbi konumu ve bu konumun gereklerini yerine getirme yükümünü kendi “egemen irâdesi” ile kabûl etmiştir. Bu kabûlün bir sonucu olarak Türkiye, 2001 yılından başlayan bir dizi anayasal ve yasal reform süreçleriyle, demokratik devlet olma kriterlerini yerine getirme yolunda büyük adımlar atmıştır ki, bunların anayasa düzeyinde yer alan en son adım 2010 anayasa değişiklikleridir. Ancak 2011 genel seçimlerinden sonra Türkiye'nin, hızla târihî müktesebâtıyla uyuşmayan, demokratik devlet olma yönündeki kazanımlarını yok etme tehdîdi ile mâlûl bir bozulma sürecine girdiği, pek çok gözlemcinin ortak kanaâtidir.

Bir örnek olarak, ilişkilerin son zamanlarda ortak askerî harekât yapacak kadar sıkılaştığı ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 2014 yılına âit Türkiye'de insan hakları raporuna bakabiliriz. Bu rapor Türkiye'de üç sorun alanı tesbit etmektedir: 1. “Adâlete erişimde yetersizlik, özellikle de adâlet sisteminin siyâsîleşmiş olması”; 2. “ifâde hürriyetine hükûmetin müdahalesi” ve 3. “kadınlar, çocuklar, LGBT bireyler gibi dışlanma, ayrımcılık ve şiddete mârûz kalan gruplara yönelik korumanın yetersizliği”.

Seçimle ilgili doğrudan önem taşıdığı için, birinci ve ikinci husustaki tesbitlere biraz daha yakından bakalım. Rapora göre, “devlete yönelik terörizm ve diğer tehditlerle ilgili yasalarda geniş tanımlar yapılmış olması ve bu gibi koğuşturmalarda şeffaflık eksikliği adâlete erişimi önemli ölçüde engellemektedir.” Buna ek olarak, yargı sistemi aşırı yük altındadır ve siyâsîleşmiştir. Keyfî gözaltı ve tutuklamalar ile uzun yargılama süreleri devam etmektedir. Soruşturma emirlerinin gizliliği, delillere erişim ve savunma hakkının etkili kullanımını kısıtlamakta, “savcılara ve yargıçlara tanınmış olan geniş yetki, cezâ yasalarının özellikle devletin güvenliği aleyhine [suçlar ile ilgili] soruşturmalarda tutarsız ve keyfî biçimlerde uygulanması” sonucunu doğurmaktadır.

Şimdi elimizi vicdânımıza koyup soralım: Hâlen devam etmekte olan uygulamaları bir kenara bırakıp, yaşanmış örneklere bakarak, bu değerlendirmenin önyargılı ve haksız olduğunu söyleyebilir miyiz? Burada, kuşkusuz, suç işleyen kamu görevlilerinin cezasız kalmaları (impunity) gerçeğini de göz ardı etmemeliyiz.

Bugün, medya üzerinde artan baskıların bir kez daha ortaya çıktığı bir dönemde, ABD raporunda değinilen ikinci hususa da çok dikkatle eğilmeliyiz. Buradaki tesbitler arasında, ceza ve terörle mücâdele yasalarının ifâde hürriyeti önünde büyük bir engel oluşturduğu kuşkusuz yer almaktadır ama, bir diğer ve çok önemli tesbit, akademisyenler, gazeteciler ve yazarlar arasında “otosansür”ün “korku” nedeniyle çok yaygın olmasıdır. “Korku” nedeni ise cezâ ve tazminat ile sonuçlanabilecek dâvâ süreçlerine muhatap olmaktır. Yine bu bağlamda rapor, “hükûmetin [veyâ devletin], bazı dinî, siyâsî ve Kürt milliyetçisi veyâ kültürel görüş sâhiplerini tâciz edip koğuşturduğu”nu da tesbit etmektedir.

ABD raporunun bulguları, “Sınır Tanımayan Muhabirler” ve “Freedom House” gibi kuruluşların bulgularıyla da örtüşmektedir. Türkiye'yi son iki yıldır “basın özgürlüğü” konusunda “kısmen özgür ülke”den “özgür olmayan ülke” kategorisine düşüren Freedom House'un tesbiti, Türkiye'nin 42 Avrupa ülkesi arasında “özgür olmayan tek ülke” olduğu yönündedir. Buna denk düşen bir biçimde, “Sınır Tanımayan Muhabirler”in raporunda da Türkiye, 180 ülke arasında 149'uncu sıradadır. Aynı kuruluşun 2002 verilerine göre yapılan hesaplamayla 132., 2005 verilerine göre ise 105. sırada bulunduğunu hatırlatmak isterim. Demek ki, 2002'den 2005'e 27 sıra yükselerek basın özgürlüğü konusunda ilerlemiş olan Türkiye, 2010'dan itibâren gerileyerek 149. sıraya inmiştir.

İktidarın baskıcı yöntemleri

Freedom House, Türkiye'deki medya hürriyeti ile ilgili bir raporunda, iktidarın izlediği altı yolu deşifre etmektedir. Bunlardan ilki, gazetecileri kötülemektir. Bu bağlamda, Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığı döneminde isim vermek suretiyle gazetecileri kötülemesi ve sonrasında bu gazetecilerin işlerinden olmaları örneği zikredilmektedir. İkinci yol, kitlesel işten çıkarmalardır. Rapor Gezi olayları vesilesiyle 59 gazetecinin işten atılmasını zikretmektedir ki, bugün de bu uygulamanın devam etmekte olduğunu maalesef söyleyebilmekteyiz. Raporda zikredilen üçüncü yol ise şöyle ifâde edilmektedir: “İktidar yanlısı holding şirketleri, çoğu kez Başbakanlık makamına bağlı idârî birimler aracılığıyla yürütülen idârî sözleşmelerle milyonlarca dolar gelir sağlamaktadırlar. İktidara eleştirel yaklaşan medya kuruluşlarına sâhip şirketler, vergi soruşturmalarının hedefi olmakta, yüksek para cezaları ödemeye zorlanmakta ve kamu ihalelerinde dezavantajlı konuma itilmektedirler.” Bunların dışında, MİT'in gazetecilere yönelik dinleme ve diğer takîbâtı, hapse atma ve nihâyet iktidarın doğrudan medyada yer alan bâzı yazı ve haberlerin çıkarılması yönündeki müdahalesi gibi yollar da raporda zikredilmektedir.

Bugün siyâset ve medya dünyâsını yeniden baskıya karşı çıkma noktasına getiren Koza-İpek grubuna yönelik baskıların da, bu altı yol içinde yer almadığını söylemek mümkün müdür? Hem “geçici hükûmet”in Adâlet Bakanı tarafından hem de diğer yetkililerce, yürütülmekte olan soruşturmanın doğrudan grubun medya kuruluşlarına yönelik olmadığı vurgulanmaktadır ve bu husus ile ilgili olarak şimdilik bir değerlendirme yapmak doğru olmaz. Ancak Türkiye'nin iki aydan kısa bir süre önce tek başına iktidarı seçimlerde kaybetmiş olan bir siyâsî kadro tarafından yeniden genel seçimlere götürülmekte olduğu bu ortamda, hem müttefiklerinin ve hem de uluslararası kuruluşların dikkat çektiği “medya özgürlüğünü baskı altına alma” yöntemlerinden birinin yeni bir örneği ile karşı karşıya olmadığımız konusunda da herhangi bir işâret de görünmemektedir.

 Evet, Türkiye yeniden seçime gidiyor ama, aslında nereye gidiyor? Bu sorunun cevabını, Türkiye'nin otoriterleşme eğilimini demokratikleşme ve AB yönüne çevirmesini umduğum 1 Kasım seçimleri verecektir. O zamana kadar, önce şiddetin “ama'sız sona erdirilmesi ve barış” çağrısı temelinde, iktidarın baskı yöntemlerini deşifre eden mücâdelelerle geçirmekten başka bir yol görünmemektedir.

ZAMAN

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • konuralp
    konuralp
    13.02.2012 23:08

    Konuralp belediye başkanını yeniden aday gösterirseniz istemeye istemeye başka partiye oy vermek zorunda kalacağız. Adam seçim zamanı dışında beldesinde hiç hizmet vermiyor.

Resmi İlanlar