Seyfettin Gürsel: Salgın ve işsizler ordusu... Toplumsal çöküntü tehdidi

Seyfettin Gürsel: Salgın ve işsizler ordusu... Toplumsal çöküntü tehdidi
18.04.2020 - 10:20
766

 Korona salgını tüm ülkelerde yöneticileri zor bir ikilemle hatta açmazla karşı karşıya bıraktı: Salgının bir an önce kontrol altına alınarak insani kayıpları en aza indirgemeye mi yoksa salgını dizginlenmeye çalışılırken ekonomide kaçınılmaz olarak yaşanacak tahribatı sınırlamaya mı öncelik verilecekti? 

İdeal yol haritası elbette birbirini dışlayan bu iki strateji arasında optimal diğer ifadeyle her iki tarafta kayıpları azami ölçüde azaltacak bir yol bulabilmekti. 

Ancak Covid-19 olarak adlandırılan virüsün bulaşma hızı ve tedavisi gibi tıbbi özelliklerine dair bilgi eksikliği bir yandan ekonomiye indireceği darbenin belirsizlikleri diğer yandan ideal yolun keşfedilmesini neredeyse olanaksızlaştırmıştı. 

Sonuçta hükümetler bu ikilem karşısında bir seçim yapmak zorunda kaldılar. 

Bazı yalpalamaların ardından ezici çoğunluk önceliği salgının kontrol altına alınmasına ve olabilecek en kısa sürede durdurulmasına verdi ve ekonomik tahribatı sineye çekmeye razı oldu. Dolar, euro, sterlin gibi sağlam paralara, fiyat istikrarına ve sıfır faize sahip ülkeler ekonomik hasarı olabildiğince sınırlamak için mali disiplin tabusunu bir yana bırakıp kesenin ağzını açtılar. Bu olanaklara sahip olmayan ülkeler için ise IMF düşük faizli ve az koşullu kredi musluklarını sonuna kadar açtı.  

Peki, bizim Cumhurbaşkanlığı yönetimi bu ikilem karşısında nasıl hareket etti ve etmeye devam ediyor? İlk olarak bir yandan salgını hafife alma ve küçümseme diğer yandan büyük bir özgüven sergilendi. Salgınla mücadeleye en hazırlıklı ülke Türkiye idi. Salgın geçtikten sonra uluslararası şirketler fabrikalarını Çin’den Türkiye’ye taşıyacaktı. Yoksullar için 2,5 milyar TL’lik gelir desteği, uçak biletlerinde KDV’nin ve konaklama vergisinin sıfırlanması, kimi kredi geri ödemelerde ertelemeler yeterli olacaktı. 

Pakete güzel bir ad da bulunmuştu: Ekonomide İstikrar Kalkanı. 

Hatırlayan var mı?

Salgın yayılmaya başlayınca yalpalamalar da başladı. Aşama aşama bazı yaş gurupları için sokağa çıkma yasakları getirildi. Yolcu taşıma faaliyetleri önce adım adım yurtdışında bir süre sonra da yurt içinde durduruldu. Umreden dönen 20 bin küsur vatandaşın büyük kısmı kontrolsüz bir şekilde evlerine gönderildikten sonra sona kalanlar için karantina önlemi nihayet akılara geldi. Lokanta, kahve, sinema ve benzeri eğlence mekânları kapatıldı. Kapatılmayanlar da müşteri yokluğundan kepenkleri indirdi. 

Sonunda, anlaşılan Bilim Kurulu’nun ısrarlı talepleri üzerine, hafta sonu sokağa çıkma yasağı getirildi. Ama yönetim bir türlü süreli ama köklü bir karantina tedbirine yanaşmadı.

Vaka sayılarında hızlı artışlar ortaya çıktıkça yönetim salgını küçümseyici yaklaşımından vaz geçmiş, sorunu ciddiye almaya başlamıştı. Bu durumda neden sıkı ve yaygın karantina önemlerine başvurmadı? Bana sorarsanız, bu tedbirlerin yaratacağı ekonomik hasarın altından kalkamayacaklarının endişesine kapıldılar da ondan. 

Biliyorlardı ki hem zor durumdaki işletmeleri ayakta tutamaya, hem de gelirlerini kaybeden milyonlara asgari ölçüde destek sağlayacak kaynaklar mevcut değildi. IMF’den destek alınabilirdi ama bu kapıyı da tamamen ideolojik takıntılar sonucu kapatmışlardı. Telaşla “Biz bize yeteriz Türkiyem” sloganıyla ulusal bir bağış kampanyası açıldı. Ama aynı zamanda İstanbul, Ankara gibi bazı büyük şehir beledilerinin başlatmış olduğu yardım kampanyaları da yasaklandı. 

Bir not düşmekle yetineceğim: Ulusal kampanyanın internet sitesinde toplanan paranın miktarı 15 Nisan itibariyle yaklaşık 1,7 milyar görünüyor!   

Yalpalamalar halen devam ediyor. Bir yandan 23 Nisan “tatili” vesilesiyle 18 Nisandan 24 Nisana kadar (Ramazan arifesi) altı günlük mutlak karantina ilan edileceği söyleniyor diğer yandan yeni bir ekonomik önlemler paketi TBBM’ye sevk edilmiş bulunuyor. 

Salgın uzmanı değilim. Bu parça parça karantinaların ne ölçüde yararlı olacağını bilemem. Ama iyi haber, son birkaç gündür vaka sayısı artışında belirgin bir azalma var. Eğer 10 Nisan Cuma akşamı yaşanan gıda tedarik izdihamı vaka sayısında bir sıçrama yaratmaz ise, eğilim Nisan sonu gibi vaka sayısının zirveyi göreceğine ve artışın duracağına işaret ediyor. Umarım öyle olur. 

Kötü haber ise salgının ekonomide yaratmakta olduğu hasarın boyutlarının her geçen gün büyüyor olması; nereye varacağı da belli değil. Ama daha vahimi, devletin kullanabileceği mali kaynakların toplumsal çöküntüyü asgari ölçülerde dahi göğüslemeye olanak vereceğinin çok şüpheli olması.

IMF kısa süre önce ekonomik hasara ilişkin tahminlerini açıkladı. Küresel düzeyde gelir kaybının yüzde 3, AB’de yüzde 7,5, Türkiye’de yüzde 5 olmasını bekliyor. Açıkçası ben daha düşük tahmin ediyordum: Yüzde 0 civarında. İyimserliğimin gerekçesi de, ikinci çeyrekte yüzde 20’yi aşan bir daralmanın ardından ikinci yarıda ekonomik çarkların yavaş yavaş dönemeye başlayacağı, bu büyük kayıp tümüyle telafi edilemese bile ilk çeyreğin büyümesiyle birlikte 2020’de GSYH önceki yıla kıyasla fazla değişmeyeceği şeklindeydi.

Bu iyimser senaryo gerçekleşse bile işsizliğin ve gelir kayıplarının ulaşacağı boyutlar ürkütücü çünkü salgın Türkiye’yi zaten yüksek işsizliğin hüküm sürdüğü bir zamanda yakaladı. Ocak ayında işsiz sayısı 4 milyonun biraz üzerindeydi. 

Tahminim bu işsiz ordusuna en azından 3 milyon işsizin daha ekleneceği. Böyle bir durumda işgücünün yerinde sayacağını varsaysak bile işsizlik oranı yüzde 20’yi aşıyor. Daha vahimi, uzun süreli işsizlerin sayısında ( bir yıl ve daha uzun süredir iş aramakta olanlar) meydana gelecek sıçrama. 2017 yılında uzun süreli işsiz sayısı ılımlı bir artışla 750 bini bulmuş, 2019’da 1milyon 50 bine ulaşmıştı; her dört işsizden biri. 7 milyon işsizin iyimser bir tahminle üçte biri bu duruma gelse uzun süreli işsiz sayısı 2 milyon 300 bine yükselecek demektir. 

İşsizlik tazminatından yoksun bu kitleye zaten işsizlik tazminatı alamayan ve sayıları milyonları bulan kayıtlı ve kayıtsız işsizleri bir de sözde işsiz olamayan ama ayda ancak 1.170 TL’ye (ücretsiz izne çıkartılanlara verilecek gelir desteği) talim edecek “istihdamdaki işsizleri” eklersek, Türkiye’yi tehdit eden toplumsal çöküntünün hesabını varın siz yapın. 

Belirtmek gerekir ki TBMM’ye sevk edilen yeni destek paketi bu tehdit karşısında son derece yetersiz. İşten çıkarma yasaklanıyor ama ücretsiz izne çıkarma serbest. Yasa çıktıktan sonra resmi istatistiklerde kayıtlı ücretli istihdamı azalmıyor görünecek ama “istihdamdaki işsizler” olarak adlandırdığım bu kişiler kendilerini ve ailelerini ayda 1.170 TL ile geçindirmeye çalışacaklar. İşlerini kaybeden ücretli kayıtsızlara, gelirleri buharlaşan her türden sokak satıcılarına, küçük esnaf ve zanaatkârlara yönelik gelir desteği pakette namevcut. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın dağıtacağı mütevazı desteğe kalmış durumdular. Bu destek ne kadarına ulaşacak o da belli değil.

Aslında ne yapılması gerektiği belli: Tüm vatandaşlara hiç olmazsa altı ay boyunca sabit bir asgari gelir desteği vermek. Pratik açıdan tek yol bu. Kime vereceksin, nasıl vereceksin, kaç para vereceksin gibi içinden çıkılmaz sorunlarla uğraşılmaz. Yoksullar reel olarak çok zenginler de çok az yararlanmış olur. Zaten ihtiyaçları yok. 

Soruyu biliyorum: Kaynak nereden bulunacak? O kadar da zor değil. Ölçülü miktarda para basılır, IMF’den birkaç milyar dolar alınır, gereksiz ve acil olmayan kamu harcama ödenekleri iptal edilir, bütünüyle batak hale gelen köprü ve oto yolların işletmecilerine verilecek garanti paralar bir yıllığına ertelenir ve taksitlendirilir. Belediyelerin sosyal destekte önleri açılır. Başka yollar da bulunur. Kimse mucize beklemesin ama en azından hasar dikkate değer ölçüde hafifletilebilir. 

Geriye bir soru kalıyor: Cumhurbaşkanlığı yönetimi bu türden köklü kararlar almaya ne kadar ehil, ne kadar istekli?   

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar