• 2.03.2020 00:00
  • (46148)

 Nasıl hazırlandığını artık çok iyi bildiğimiz, 1975-1980 arasında yaşanan, günde on kişinin birbirini öldürdüğü o cehennem bitmiş, 12 Eylül cehennemi başlamıştı. Benim hayatımın da bir bölümü tamamlanmış, üniversiteden mezun olmuştum. Devlet Su İşleri Barajlar Dairesinde mühendislik, Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde asistanlık ve yüksek lisans yapıyordum. Gelen bir emirle de bütün asistanlar ve 'dil bilen' memurlar gibi Yabancı Diller Yüksek Okulu'nda saat 19'dan 23'e kadar ders veriyordum. 24'te eve geliyor, sabahın 4'üne kadar çalışıyordum. Belki üç saat uyku.

O aralar, Ankara'nın Selanik Caddesi'nden geçip Kızılırmak Sokak'ta bulunan ve kız öğrenci yurdu olarak, aile işletmesi şeklinde değerlendirdiğimiz bir binamız vardı. Öyküsü uzundur. Onun yönetimiyle de ilgileniyordum. Meşrutiyet Caddesi'ndeki evden oraya yürürken bir gün (Ankara hayatım 40 yıl boyunca bu çevrede geçti) Aykut sinemasını biraz geçince sağdaki binanın altında küçük bir kitapçı açıldığını gördüm: İlhanilhan. Acaba o mudur?

Muzaffer İlhan Erdost (solda) ve İkinci Yeni Şiir’in sembol şairi Cemal Süreya

Evet oydu. Haberi herkes gibi ben de dehşet içinde okumuştum: Muzaffer Erdost'un kardeşi İlhan Erdost askerler tarafından dövülerek öldürülmüştü. Böyle bir şey nasıl olabilir derken iki şey düşünüyordum. Birincisi, herkesin aklına gelendi: Bir insan nasıl bu şekilde, her şey bir yana, asgari 'medeni' bir ülkede sistematik olarak, asker tarafından, verilen bir emirle dövüle dövüle öldürülür? İkincisi, bir ağabey bu ölüme nasıl tahammül eder?

O alçak 12 Eylül hukuksuzluğu içinde daha o kadar insanı ürperten ve insanlık haysiyeti karşısında kendisinden utandıran olay görecektik ki, birinci soru ebediyen havaya asılı ve zihinlerimize kazılı kalacaktı. Gelen her korkunç haber karşısında o soruyu soracaktık. İkinci sorunun cevabını ise o kitapçıda artık neredeyse her gün karşılaştığım Muzaffer İlhan Erdost'a bakarak öğrenmiştim: tahammül edilmiyor. Sadece bazı insanlar metanetleri, dirençleri, dünya görüşlerine, kendilerine yükledikleri 'misyon', hayata karşı duydukları sorumlulukla, tahammül edemedikleri o gerçeği akıllarının ve yüreklerinin bir köşesinde, kendilerini kavuran bir ateş gibi, Prometheus'un her gün ciğerini yiyen kartala dayanması gibi, saklıyor.

Muzaffer İlhan Erdost'u orada tanıdım. Kalleşçe, kahpece öldürülen kardeşiyle ilgili bir anım vardı. Onu anlatmaya ise hiç cesaret edemedim.

* * *

Liseyi bitirip mühendislik ve matematik okumaya başladığımda Rus-Amerikalı fizikçi George Gamov'un çok popüler ama bilimsel derinliğinden ödün vermeyen, genellikle kuantum fiziğini anlattığı Mr. Thompkins kitaplarını çevirmek istemiştim. Kalkıp o tarihte bilimsel kitaplar da yayımlayan Sol Yayınları'na gittim. Onur Yayınları adı altında bilim kitapları da yayınlamaya başlamışlardı. Bir yetkiliyle görüşmek istediğimi söyledim. Az sonra uzunca boylu, kalın bıyıklı İlhan Erdost geldi. Karşıma oturdu. Ne istediğimi söyledim. Kitap ve çeviri örneği elimdeydi. Dikkatle ve heyecanla dinledi. Her şeyi benimseyen, her şeye insancıl bir sıcaklık duyan yanını, içtenliğini sezmemek olanaksızdı. 'Biraz bekleyin' dedi. Ne içeceğimi sordu. "Hava sıcak, meyve suyu?" dedi. O vişne suyunu işte unutmadım.

Az sonra döndü. İçeride şimdi adını anımsayamadığım ama o tarihte ciddi bir bilim kitabını çevirmiş ve belirtince hemen tanıdığım birisine kitabı ve çeviriyi gösterdiğini söyledi. "Çeviri mükemmel" dedi, "Ama, kitap bizim 'bilim' çizgimizin dışında. Gamov'u çok iyi tanıyor. Çok önemli biriymiş. Ama biz bunu basamayız. Bu tür popüler yayın yapmıyoruz." Beni dostça, mertçe, eşitiymiş gibi kapıya kadar uğurladı. 18 yaşındaki gençlere iyi davranınız.

Bu anıyı Muzaffer Bey'e hiç anlatmadım. Ama bir yıl sonra hocam ve sonra çok yakın dostum olan (galiba amca oğlu) Prof. Cevdet Erdost'la çok konuştuk. Muzaffer Beyle şimdi özellikle anlatacağım şeylerden fazla söz etmedik. Genellikle dalgındı, düşünceliydi. Gene de kafası İlhan Erdost olayıyla meşguldü. Sık sık, süren davalardan söz açıyordu. Yeniden kitap yayınlamışlardı. Her zaman düzenliydi. Bir defasında matbaadan gelen bir kitabın kötü baskı ve cildinden, onda hiç görmediğim bir öfkeyle nasıl yakındığını, küfrettiğini gördüm.

Ben bazı kitaplardan ve yabancı yayınevlerinden söz ederdim. Onların adreslerini vs isterdi. Bir defasında Marion Boyars'a bir kitap için onlar adına mektup yazdığımı çok iyi anımsıyorum. Kitapçıda bir hanım durur ve "Muzaffer Abim" diye söz ederdi. Akrabalıklarını bilmiyorum. O, yalnızca bir kez, yakınmıştı yakındıklarından.

Toplum ve Bilim dergisinin bulmadığım ilk sayılarından bahsettiğimde Muzaffer Bey kendisinde olduğunu, bana verebileceğini söyledi. Hepsini toplamış, bugün gibi gözümün önünde ve hâlâ çok etkileniyorum, çünkü artık asla göremeyeceğimiz bir şey, dört bir yanından sicimle sarmış, getirdi. Özür diledi. Çünkü bir sayısında Asaf Savaş Akat'ın feodalite konusundaki makalesinin üstüne notlar almıştı. Hem de ne notlar. O dergiler hâlâ duruyor bende. Bu da onun ciddiyetinin bir göstergesiydi.

Yıllar sonra bir gün, belki 20 yıl önce, İstanbul'da otobüste gördüm. Sanırım Yunus Nadi Ödülleri'nden geliyordu. İlhan Selçuk'tan konuşmuştuk yol boyu.

Ölümünü duyunca bazılarını bölük pörçük yazdığım bu anıları dayanılmaz bir tutkuyla yazmak istedim. Ama asıl başka bir konuya değineceğim.

İlhan Erdost

* * *

Bilenler bilir, Erdost, şiirimizde çığır açan ama çok da tartışılan 'İkinci Yeni'nin isim babasıdır. Ulus, Pazar Postası gazetelerinde yöneticilik yaptığı dönemlerde edebiyatla da uğraşıyordu. (Cevdet Hoca, akşamları, gece nöbetine başlayan 'Muzaffer Abi'yi ziyarete gittiğinde görevi, Bülent Ecevit'ten devraldığını, onun Ulus'tan Bahçelievler'e kadar (onu da ben belirteyim, Ayten Sokak) yürüdüğünü, bir defa da birlikte yürüdüklerini anlatmıştı.) O dönemde hem de alelacele yazdığı bir yazıda (Son Havadis, 19 Ağustos 1956) bu deyimi kullandı. Muhtemelen üstünde düşündüğü bir konunun bilinç dışına yığdığı birikimin sonucuydu. Sonra ikinci bir makalede (Pazar Postası, 23 Aralık 1956) deyimi açıkladı. (Her zaman söylerim, yazılarda bazen düşündüklerimizi yazarız, bazen de yazar ve ne düşündüğümüzü öğreniriz: yazı ve düşünce aynı şeyler değildir, yazı düşüncenin 'aynası' değildir, kendisine özgü bir 'cumhuriyet'tir yazı.) Tartışma 'anlamsız şiir'den, 'bir şey söylemeyen şiir'den doğdu. Orhan Duru, Ece Ayhan'ın şiiri "Bana bir şey söylemiyor" demişti. (Evet, edebiyat tarihlerinde bazen, 'olur böyle şey'ler. Duru, sonradan Türkçe'nin İkinci Yeni şiire çok yaklaşan metinlerini yazacaktı ama ben onun yazıcılığını daha çok Apollinaire'e benzetirim: 'somut soyut' diyorum o tür yazıya, eski bazı deyimleri kullanarak.)

Kısa süre içinde İkinci Yeni tartışması alevlenecektir. 1957'den sonra iyice büyüyecektir. 'Modernist' ('modern' değil) Türk şiirinin en ileri örnekleri bu dönemde art arda yayımlanan kitaplarla verilecektir. Belli bir çevre bu görüşe karşı çıkar. Özellikle sosyalist gerçekçi (o dönemde en fazlasından 'sosyal gerçekçilik' denmekteydi) kanattan gelen edebiyatçılar, başta Attila İlhan, bu yaklaşıma şiddetle tepki gösteriyor ve yazılan, İkinci Yeni denen şiirin bir 'kaçış' şiiri olduğunu vurguluyordu. Menderes diktası başlamış, şiir, sonradan kullanılan bir deyimle 'kapalı şiir'e dönüşmüştü. (Bu bir aklama deyimi midir, bilemem ama bazı kişilerin 1970'lerde kapalı şiir de demeyip 'hermetik şiir' demesi ilginçtir. Üstelik bu 'hermetik' sözcüğüne ayrıca anlam derinlikleri yükleniyordu ki, hayır, Fransızcada 'hermetik' düpedüz kapalı demektir: 'hermetik' bir kavanoz.) İlhan, kendisinin yerine oturttuğu 'imge' (imaj) olgusunu bu şairlerin bağlamından kopardığını ve şiirin boş bir kelime yığını haline geldiğini savunuyordu. Üstelik toplumdan, toplumsaldan tümüyle kopuk şiirlerdi bunlar.

Önemli ve ağır bir iddiadır bu. Bugün de dile getirilir. Doğrusu, İkinci Yeni şairleri de tartışmanın münhasıran bu yanı üstünde hemen hiçbir şey söylememişlerdir. Ayrıca, aynı şiiri yazmak gibi bir zorunluluk elbette yok, her sanatçı yapıtını dönemler içinde değiştirir ama İY şairleri de ilk dönem şiirini sonradan hemen hemen hiç savunmadı.

Kritik nokta Muzaffer İlhan Erdost gibi, ismi sol kültürle, sol bilinçle ve hatta sol eylemle (bununla yayıncılığını, yazılarını, tartışmalarını kastediyorum) anılan birisinin İkinci Yeni şiire dönük bu eleştirilerde nereye oturtacağımızdır. Ciddi bir sorundur bu, özellikle de 'bilinç tarihimiz' açısından. Kendisi bu problemi İkinci Yeni Yazıları başlıklı kitabının girişinde ele alır. İkinci Yeni yazılarını henüz Marksizimle bu derecede içli dışlı olmadığı bir dönemde yazdığını belirtir. (Bu alanlardaki yazılarını ayrıca Şiirin U Dönüşü adlı kitabında derlemiştir.) Dolayısıyla Erdost'un bilhassa yönettiği Pazar Postası'nda yayımlanan yazılarını (ve İY'nin orada büyüyüp güçlenmesini) daha sonra yapıldığı üzere Marksist bir perspektifle değerlendirmek kendisinin işi değildir. Dolayısıyla şiire 'o' açıdan bakmadığını kabul eder. Şimdi Erdost'u ve İY'yi o bağlama oturtma çabaları anlamsızdır. Hatta bu yönden gelecek suçlamalara Erdost bir kale inşa etmiştir. (İkinci belirttiği husus verdiği adın tam da böyle: 'İkinci Yeni şiir' şeklinde kullanılmasındaki ısrarıdır, ben, der, bir başka yerde, kralların adının önüne konan rakamlar gibi düşünmedim o adlandırmayı. Bu da ihmal edilen ama çok önemli bir saptamadır.)

Peki, nedir Erdost'un saptaması ve İY'yi savunması ne anlama gelir? Ayrıntısına girmeden iki şey söylemek gerekir. Birincisi, Erdost'un bizzat yazdığı gibi, mesele 'şiirde anlamsızlığı' savunmak değildir. Anlamsızlığın da savunulabileceğini savunmaktır. İsteyen öyle yazar. Gene de daha 'fonksiyonalist' bir yaklaşımla bu tutum eleştirilebilir. Şiir gibi, yayımlandıktan sonra kamusallaşan bir üretimin salt anlamsızlık üstüne oturmasının yanlışlığı dile getirilebilir ve evet, bu tutumun politik/toplumsal koşullar bağlamında mesela bir kaçış olduğu söylenebilir. Doğru olmasına doğrudur ama diğeri de bir haktır.

Bir ölçüde edebiyat dışı bir bakış açısını yansıtan bu yaklaşımı o derecede önemsemiyorum. Başka bir husus var ki, daha da önemli: şiirin, aynı muhakemeyle devam edelim, bir edebiyat ürünü, daha doğrusu, dile getirilmiş, dili kullanan, örneğin romandan çok daha farklı bir planda dile yaslanan bir verim olarak şiirin ifade formlarının anlamı nedir? Tamam, toplumu ve kitleyi ihmal edebilir ve politik olgulara sırtını dönebilir, o yönden de eleştirilebilir. Ama salt bu yapısıyla, şiir, dilin sınırlarını genişletme ve imge dediğimiz o karmaşık mekanizmayı/olguyu meydana getirme süreçlerinde bize yeni olanaklar kazandırır. Kısacası dilin genişlemesi diyelim buna. Eğer dil genişliyorsa bilinç de genişlemektedir. Edebiyat metninin esoterik yapısının dışa dönük bu fırsatı yaratma becerisi de vardır. Öteki tüm unsurlar bir tarafa (hatta tüm eleştirileri kabul ederek) İY şiir hakkında söylenecek en önemli koşul budur.

Erdost tam da bu gerçeği vurguluyordu.1950'lerin sonunda henüz sözcük birikimi onca gelişmemişken, referans kaynaklar çok yetersizken bu gerçeği sezgileriyle yakalamıştı. Daha sonra onu sol edebiyata, klasiklere ve bilince yöneltecek sezgisi ona bu olanağı kazandırmıştı. Hiç yabana atılmayacak bir yeti olması bir yana, son derecede önemlidir yaptığı iş. (Ayrıca Birinci Yeni şiiri 'keşfeden' Ataç göklere çıkarılır sezgilerinin gücü nedeniyle ama Erdost ihmal edilir. Neden? Yoksa sonradan geliştirdiği Marksist kültür bu ihmalde etkin olmasın?)

Üstelik şu da var: Eğer bir dil, bir edebiyat bir şey üretiyorsa onu üretecek noktaya gelmiştir. Hiçbir şey tesadüf değildir, hiçbir şey kendiliğinden oluşmaz. Hazırlayan, bazen farkında olmadığımız süreç ve koşullar vardır. Bizim pozitivist perspektifimiz her nedense daima bu değerlendirmenin dışında hareket eder ve bir şeyin 'ansızın' olduğuna inanır. 'Ansızın' diye bir şey vardır ama hazırlayıcı koşullar o ansızını birikmiş bir enerjinin birden boşalması olarak biçimlendirir. Bir bilinç olgusunun nasıl ortaya çıkışını ele alan bilgi sosyolojisi ciltlerce kitap üretmiştir ve, sezgiler, sıçramalar söz konusu olsa da, yineleyeyim, onları da kapsayacak şekilde, bu gelişme, ancak 'birikimle', birikimin bir kişide teşekkülüyle açıklanabilir. Sezgi odur: o kişinin o birikimi sezmesi, somutlaştırması ve ifade edebilmesi. 

Erdost'un o dönem yazılarını okuyanlar böyle bir çözümleme görmez. Ama değindiğim sezgileri bu çözümlemeyi hazırlamıştır. Erdost, tam da böyle bir şiirin 'gerçeğini' bulma çabasındadır. Analitik düşünen bir zihnin büyük becerisidir bu. Aynı saptamayı yapayım: sezgi tek bir yerde durmaz. Erdost'ta da durmadı. Başka bir örnek vereyim. Daha o zamanlar yaptığı Şemdinli Röportajı da aynı sezginin bir başka plandaki yansımasıdır. Sezgileri onu zamanla edebiyatı bırakıp onu felsefeye, toplumbilime, düşünceye taşıdı. Bu alanlarda yazdıkları enine boyuna irdelenirse (ne güzel bir doktora konusu olur) Erdost'un çabası çok daha iyi anlaşılır.

1960'ların başında Marksist klasiklerin Türkçe'ye çevrilmesi bakımından da aynı iddialar serdedilmiştir: aktarmacılık. Hayır, değildir. Kimse bilgisinin ötesinde, bilincini aşacak bir tahayyül içinde bulunamaz. Marksist klasikler de bir ihtiyacın cevaplanması olarak Türkçe'ye çevrilmiştir. Kendisine özgül (özgü-değil) sorunlar doğurmuştur ama o başka bir tartışma konusudur. Erdost'un gününün önünde yürüyen, öncü bir bilinç insanı olduğu muhakkaktır. Türkiye'deki entelektüel tarihin yazımında, entellektüellerin irdelenmesinde, toplumsal düşüncenin irdelenmesinde bu bakımından çok farklı yerini görmek şarttır.

Türkiye, düşünce dünyasına çok önemli, çok değerli katkılarda bulunmuş, bunun anlamsız, yürek yakan acısını çekmiş, gene de acısını içine gömüp çabasını sürdürmüş bir aydınını yitirdi.

İlhan Erdost ve Muzaffer Erdost