• 17.05.2021 07:57
  • (157)

[14 Mayıs 2021] Alper Görmüş, “Soylu’nun daveti, Ağar’ın davete icabeti ya da  ‘sürç-i lisan’daki gizli hakikat” analizinde (Serbestiyet, 13 Mayıs 2021) bu noktaya değinmemiş. Eksik demeyeyim de, daha büyük bir resim çizmek açısından ben ekleyeyim. Şu veya bu semtte, yeni türeyen şu veya bu çete ne der, ne yapar, esnaftan haraç toplarken? “Ben seni başkalarından koruyorum, onun için bu parayı bana vereceksin.”

Vermezlerse ne olur? Umacı gösterilen o “başkaları”nın yapabileceği her şey gelir başlarına. Sergio Leone’nin Once Upon a Time in America (1984; Bir Zamanlar Amerika’da) filmini görmüş müydünüz? David “Noodles” Aaronson rolünü Robert De Niro, Maximilian “Max” Bercovicz rolünü de James Woods oynuyordu. Manhattan’ın Lower East Side’ında, Doğu Kıyısı’nın güney kesiminde, bir grup kafadar daha küçük yaştan dalıyordu suç âlemine. Tepedeki resim, ilk adımlarıyla ilgili. Bir büfe var, dergi gazete satan. “Akıllı ol” demeye getiriyorlar (Hrant’a veya Orhan Pamuk’a dendiği gibi). Adam küçümsüyor bu veletleri. Aralarında konuşuyorlar: That schmuck at the newsstand didn’t pay. “Schmuck” New York Yahudi argosunda hıyar, aptal, salak demek. Şu büfedeki hıyar reddetti ödemeyi. Diziliyorlar büfenin önüne. Boyları kısa olduğu için görülmüyor da ne yaptıkları. Önce işiyor, sonra ateşe veriyorlar. Büfeci alıyor dersini. — İyi de, o “başkaları” gelseydi ne olacaktı? Şimdikilere vermeyi kabul ettiğini ötekilere verecekti. Kâh İtalyan, kâh İrlandalı, kâh (Batı kıyısında) Çinli mafyasına. Şiddete dayalı sızdırma, tırtıklama (extortion) oranı değişecek miydi?

Geleneksel tarım ve köylü toplumlarının realitesi de buna benzer bir bakıma. Türkiye’nin Omanlı tarihçiliğinin üç büyük klasiği Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık. Köprülü ediptir, İnalcık ise sade, basit, kuru bilimsel. Barkan’dır, içlerinde en kötü ve gerçekten çok kötü yazanı. Bir cümle içinde oradan oraya sıçrayıp habire vurgu değiştirerek uzatır da uzatır ve sözünü neredeyse anlaşılmaz hale getirir. İşte bir örnek, tek bir cümle, 1937-1938’de Ülkü Mecmuası’nda birkaç bölüm halinde yayınlanan “Osmanlı İmparatorluğu’nda Çiftçi Sınıfların Hukukî Statüsü” makalesinden (Gözlem Yayınları’nın 1980’de bastığı, arkası gelmeyen Toplu Eserler 1. Türkiye’de Toprak Meselesi, s. 729):

“İhtimal o zaman dahilî ve haricî emniyet ve asayiş meselesinin, ekonomik ve sosyal her türlü beşer faaliyetini tâyin ve icap ettiği bir devirde, köylü sınıfları için müthiş ve tahripkâr bir tahakküm kuvveti temsil eden küffar teşkilâtına, onların çok daha geri nizamlarına karşı mücadeleeden imparatorluğun ve erbabı seyfinin, o kadar kolay olmayan bu harb vazifelerimukabilinde, köylünün mahsulüne, henüz para ekonomisinin inkişaf etmediği bir muhitte olduğu için, vergi  şeklinde aynen iştirak etmesini tabii görmek, belki mümkün olacaktır.”

Kritik yerleri ben italikledim ve kalınladım. Ne diyor bütün bu lâf kalabalığı içinde? Unsurlarına ayrıştırıyorum. (a) Küffar teşkilâtı korkunçtur (başlıbaşına tuhaf bir şey, akademik bir tarihçinin Avrupa Ortaçağından “küffar” diye söz etmesi). (b) Bizim köylü sınıflarımızı tehdit etmektedir. (c) Osmanlı devleti ve askerî sınıfları (erbabı seyfi: kılıç ehli) bu tehdide karşı köylüyü koruyor. (d) Bu, zor bir savaş görevidir. (e) Elbet bir karşılığı olmalıdır. (f) Dolayısıyla köylünün ürettiğinin bir bölümünü çekip almaları tabiidir. Bu sonuncu sözcük de metodolojik açıdan hayli tuhaf, sosyal olaylara “tabii,” yani “doğal” kavramını karıştırdığı için.

Tuhaf olmasına tuhaf da, Barkan’ın yapmak istediği tam da bu zaten: reayanın artı-ürününün timar sahipleri tarafından çekilip alınmasını doğallaştırmak; burada sınıfsal bir eşitsizlik ve tahakküm söz konusu olduğunu, toprak vergisi veya rantının mevcut sınıf ilişkilerinden türediğini gözardı etmek. Bunun için kullandığı gerekçe, himaye. Koruyor, dolayısıyla alabilir. İyi de, (1) Aynı çağlarda, dünyanın başka yerlerindeki fiyef sistemlerinin hâkim sınıfları farklı biçimlerde mi rasyonalize ediyordu tahakkümlerini? Bu himaye-ve-dolayısıyla-haraç ideolojisi evrensel değil miydi? Barkan’ın “müthiş ve tahripkâr” dediği Ortaçağ feodalizminin “Üç Sınıf” teorisi, toplumu (a) savaşçılar (bellatores, pugnatores); (b) rahipler, dua edenler (oratores); (c) çalışanlar, köylüler (laboratores) diye üçe ayırıyordu örneğin. Savaşçılar koruyor, papazlar ruhları kurtarıyor, köylüler de buna karşılık herkesi besliyordu. Hıristiyanlık açısından da pekâlâ denebilirdi ki, “imansız Müslüman teşkilâtına ve onların çok daha geri nizamlarına karşı” mücadele eden büyük soyluların ve küçük şövalyelerin bu “harb vazifeleri” karşısında “tabii”ydi, kendi bağımlı köylülerinin mahsulünün bir bölümüne el koymaları. Deniyordu da nitekim. Yani Barkan, çok farklı bir şey mi söylemiş oluyordu 1100’lerden, Yüksek Ortaçağdan sekiz yüzyıl sonra, 1937-38 makalesinde?

(2) Bir de şunu soralım: Ağar’ın marinası veya New York’un 1920’lerdeki Yahudi çocuk çetesi misali, o “küffar teşkilâtı” gelip çökse ne olacaktı Osmanlı reayasının üzerine? Çok mu değişecekti, ürün-rant veya aynî vergi oranı? 17. ve 18. yüzyılların Avusturya (Habsburg) savaşlarında, Orta Avrupa ve Kuzey Balkanların bazı bölümleri karşılıklı el değiştirmeye başladı nitekim. Faraza Belgrad ve havalisi kâh o tarafa, kâh bu tarafa geçiyordu. Savaş halinin yarattığı geçici tahribat bir yana; bu geçişlerin her birinde çok mu değişiyordu maddî varlık koşulları, ister Müslüman ister Hıristiyan köylüler açısından?

Hayatın çok farklı iki alanından da olsalar, Mehmet Ağar’ın mantığıyla Ömer Lütfi barkan’ın mantığı çakışıyor kafamda. Sabancı’da yirmi yıla yakın birlikte çalıştığımız, 2020’de kaybettiğimiz Metin Kunt’un kısa ve net bir deyimi vardı, bütün bu tür argümanlar için. Tam da mafya kültürü ve terminolojisinden aldığı. Hepsini kucaklayan. Kestirmeden protection racket (himaye dalaverası) derdi.