• 21.06.2015 00:00
  • (2875)

 Geçmişte çok yazdım; Marksizmin olumsuz mirası, sosyalist soldan gelen bir kısım aydını yanlış düşündürtmeye devam ediyor. Sorun sadece bilimsellik, nihaî amaç, tek yol devrim, haklı şiddet, silâhlı mücadele, tarihin yönü ve insanlığın kaçınılmaz geleceği gibi en temel ilkelerden vazgeçip vazgeçmemek değil. Bu kadarını bazılarımız belirtik, bazılarımız örtük olarak yaptık; militan kadro örgütlerinden çekildik (veya hiç katılmadık); öyle veya böyle, demokratik siyasetin içinde yer aldık. Ne ki, bu durumda bile, özellikle “örtük red”çilerimizde; neyin özeleştirisini nereye kadar yaptığını, Leninist teoriyle bağını hangi noktalarda kopardığını belirsiz bırakan ve bunu eşelemekten çok hoşlanmayanlarımızda, komünist politika anlayışının güçlü etkisi hâlâ seziliyor. Özetle, normal (demokratik) politikaya anormal (ihtilâlci) politikanın gözlükleriyle bakmaktan bir türlü kurtulamıyorlar. Kafaları geçmişten kalma anılar, şablonlar ve gölgelerle dolu. Bu yüzden, örneğin tarihin yönü yok ama var; siyasetin uzun vâdede ya da stratejik anlamda, illâ bir yere doğru ilerlemesi gerekiyor; bu doğrultuda, tabii biz (= solcular/sosyalistler) en tutarlıyız da, bütün diğer müttefiklerimiz (sınıfsal-ideolojik karakterleri gereği) derece derece güvenilmez, sallantılı ve korkaktır; dolayısıyla onlarla ancak bir yere kadar birlikte yürünür ama daha ötesine geçilemez; zira burjuvazinin Thermidor’u ergeç gelip çatar; devrimci barutu tükenir ve ilericiliği yerini gericiliğe bırakır; bu olasılığa karşı, devrimci kriz patlak verdiğinde, atak davranıp fırsatı ne çok erken, ne çok geç, ama tam zamanında yakalamak gerekir; aksi takdirde gericilik gene toparlanıp üstün gelir ve karşı-devrimciterör tekrar başlar.

 

7 Haziran sonrasında, birkaç eski sosyalist aydının (HDP’nin dışarıdan destekleyeceği) bir CHP-MHP koalisyonunu savunmak için yazdıklarının öncelikle (1) genel havasına baktığımızda, zamanın soldurduğu bu paradigmayı sezmemek olanaksız. Alt tarafı, nedir olan? Bir seçim cereyan etmiş; dört parti Meclise girmiş; hiçbiri mutlak çoğunluk sağlayamamış; 450 milletvekilliği 258 – 132 – 80 – 80  diye dağılmış; dolayısıyla şu veya bu şekilde bir koalisyon kurulacak. Olası alternatifleri beğenebilir veya beğenmeyebilir; durduğunuz yere göre, kâh Çözüm Süreci, kâh yeni Anayasa potansiyeli, kâh cumhurbaşkanının konumu, kâh hukuk, kâh demokrasi, kâh dış politika açısından olumlu veya olumsuz sayabilirsiniz. Ama sonuçta, normal (demokratik) politikanın sınırları içinde, kuralları belli bir “oyun” söz konusu. Bizatihî seçim sonuçlarının (diktatörlük denen AKP’nin düşmesindeki kolaylık ve rahatlığın) da gösterdiği gibi, hiçbir şey taşa kazınmış değil; tersine, her formül veya iktidar konfigürasyonu karşılıklı geçişimli, değişken ve tersyüz edilebilir; çizgisel bir ilerleyiş (veya gerileyiş) değil, daha çok döngüsel bir hareket söz konusu. Ama hayır, bazı yorumcular için böyle değil işte. Sayıları çok az olabilir, çok marjinal kalabilirler (bkz Etyen Mahcupyan, Yaza dâvet balosunun nedimeleri, 17 Haziran 2015). Hayallerinin en küçük bir gerçekleşme şansı bulunmadığı daha şimdiden belirginleşmiş olabilir (keza bkz Etyen Mahcupyan, İbre CHP’den yana döner mi, 18 Haziran 2015). Olsun; kısa vâdede partik bir anlamı kalmasa da, zihniyet yapılarının kalıplaşmış tipikliği içinde dikkatle tahlil edilmesi gerekir. 9 Haziran’dan itibaren yazdıklarını dikkatle okuyun; ilk göze çarpan,büyük bir telâş ve acelecilik. Kendi algıları, çok kritik bir durumda, çok âcil önerilerde bulundukları şeklinde. Bu noktada, çok kısa ve net şeyler söylemek lâzım. Her nasılsa, son derece dar bir “tarihî şans” penceresi açılmış. Kapanırsa “bittik.” Bu, neredeyse bire bir, 1848-49 yıllarının Paris veya Frankfurt’undan, çok daha baskın biçimde 1917 Şubat-Ekim arasından türetilmiş bir model, daha doğrusu bütün bir haleti ruhiye. Lenin’in, Kerensky başkanlığındaki Geçici Hükümet’ten neler isteneceğine ilişkin Nisan Tezleri’ne de, benzer bir “geçiş” döneminde AKP’nin (güya) ciddî surette tahrip ettiği hukuku ve demokrasiyi bir an evvel “restore” edecek bir CHP+MHP koalisyonu karşılık geliyor.     

Evet, şimdi gelelim, bütün bir düşünüş tarzının gizli, bilinçsiz strüktürlerinden, bu (2) somut muhtevameselesine. AKP’nin neyi ne kadar “tahrip” ettiğine hiç girmeyeceğim; o fasıl çok uzun ve anlaşma olasılığımız çok düşük. Daha çok, “tahrip” edildiği öne sürülen ve “restore” edilmesi istenen “hukuk düzeni”nin ne olduğunu, ben de tarihî bir örnek ve paralellikle anlatmayı deneyeceğim. Bunu 15 Kasım 2007’de eski Taraf’ta yazmaya başladığımdan beri çok işledim zaten ve makalelerimi derlediğim ilk cildin başlığına da yansıttım: Weimar Türkiyesi. Fikir şu: Geçmişin mirası ve bu mirasın ölü ağırlığı açısından, günümüz Türkiyesi Weimar Cumhuriyeti’ne çok benziyor. 1918’de Almanya yenildi, Kayzer Wilhelm tahttan indirildi, (ikinci) imparatorluk sona erdi, hanedan devletinin yerine başkenti Weimar olan bir cumhuriyet kuruldu. Demokratik bir anayasa kabul edildi. Ama eski Prusya bürokrasisi, yargısı ve silâhlı kuvvetleri anayasayı da, cumhuriyeti de asla benimsemedi. İmparatorluğun ruhuna sadık kaldı; seçimlerden, özellikle de komünistlerden, sosyal demokratlardan ve liberallerden nefret etti; devleti korumayı her şeyin üstünde tuttu; 1920’lerin ve 30’ların başlarının bütün sokak çatışmalarında, cinayetlerinde, darbe girişimlerinde (Kapp, Münih Birahanesi) hep sağcıları kayırdı, solcuların ise amansızca tepesine bindi. Sonuçta, cumhuriyetin ve demokrasinin işletilmemesi suretiyle Nazizmin önünün açılmasında büyük rol oynadı.     

Açık konuşalım: AKP’nin 2002’de kazandığı ilk seçimden bu yana karşı karşıya geldiği yargının, bürokrasinin ve yüksek komuta heyetlerinin, Weimar’ın kuyusunu kazan eski düzen bekçilerinden eksiği değil fazlası oldu. Onlar imparatorluğu savundular, bunlar ise 12 Eylül anayasası ve diğer kurumsal eklentileriyle pekişen Atatürkçü vesayet düzenini (ve hâlâ da devam ediyorlar). Geçmişte parti kapatırlardı; geçtiğimiz 13 yılda kıyısına kadar geldilerse de bir onu yapamadılar, ama başka hemen her yolla demokratikleşmeyi baltalamaktan, sabote etmekten, tekerine çomak sokmaya çalışmaktan geri durmadılar. Ve bir de tabii üzerine Gülen Cemaatinin yıllar boyu tasarlanmış, gizli gizli ilerleyen masif sızması bindi. Ortaya, kabul ederim ki AKP’nin de nasıl başa çıkacağını bilemediği, el yordamıyla orasından burasından düzeltmeye çalıştığı ama sistematik bir vizyonu olmadığı için pek de beceremediği bir gudubet heyula çıktı. Bugün bunu “restore” etmeyi istemenin, durum idraki ve analiziyle de, insaf ve vicdanla da pek bir ilgisi yok. 1920’lerde Almanya’da düzeni demokratikleştirecek ciddî bir güç çıkmadı; dolayısıyla o eski Prusya yargısı ve bürokrasisi bütün ayrıcalıklarını korudu ve “aman, hukuk restore edelim” diye yardımlarına koşan da  çıkmadı, böyle bir “ihtiyaç” doğmadı. Doğsaydı, altını kuvvetle çizeyim, en gerici program ve platformlardan biri bu olurdu. Günümüz Türkiye’sindeki anlamı da bundan farklı değil. Bu “restorasyon,” birincisi, israrla görmek istemedikleri Gülen Cemaatinin yargıyı ve güvenlik güçlerini tekrar ve toptan ele geçirme programı. İkincisi, Türkiye’yi giderek küçülen (asker destekli) koalisyonlar aracılığıyla İslâmcılığın yükselişine set çekilmeye çalışılan 1990’ların duraganlığı ve karanlığına geri götürme programı.       

Neyse ki (3) başarı şansı daha önce de işaret ettiğim gibi sıfır. Bu doğrultuda yazılan bütün yazılarda (ve meselâ Halk TV ile “Koray Çalışkan” boyutlarındaki zekâların boy gösterdiği diğer televizyon programlarında), varlık nedeni müfrit Türk milliyetçiliği olan MHP’yi, ister istemez HDP’den destek alması gerekecek böyle bir koalisyona ikna etmek için, “canım, ne var bunda, siz de memleketin iyiliği için Kürt düşmanlığından vazgeçip Çözüm Sürecini kabul ediverirsiniz, çok basit bir işlem alt tarafı” kabilinden dökülen diller ve MHP’nin her türlü hakaretamiz karşılığını duymazlıktan gelmeler, herhalde ileriki yıllarda şu 2015 Haziran’ından hoş ve boş bir anı olarak konuşulacaktır.