• 12.04.2022 07:43

[10 Nisan 2022] Independent Türkçe’den Ali Kemal Erdem, 7 Nisan 2022 Perşembe öğleden sonra arayıp, Avarların Türk değil Cücen ve dolayısıyla Moğol kökenli olduklarını kesinleştiren bir DNA araştırmasından söz etti. Bununla ilgili çeşitli sorular sordu. Hemen telefonda, alelacele verdiğim cevapların bant çözümünü yapıp geri yolladı. Ben de bu ilk taslağın üzerinden gidip, daha geniş, düzgün ve kapsamlı bir metin oluşturdum. Ali Kemal Erdem’in, benim cevaplarımdan alıntıları içeren haber-yorumu, Independent Türkçe’de dün, yani 9 Nisan Cumartesi günü yayınlandı ve hemen ardından Serbestiyet’te alıntılandı. Kendi söylediklerimin eksiksiz versiyonunu ilişikte sunuyorum.

“16 Büyük Türk Devleti” (veya imparatorluğu) nasıl belirlendi? 

Hiçbir bilimsel temeli olmayan bir milli tarih efsanesidir. Öncelikle Kemalist Türk milliyetçiliğinin bir düşünsel ürünüdür. Osmanlı İmparatorluğu yıkılır ve Anadolu’da yeni bir Türk ulus-devleti kurulurken ortaya çıkan yeni meşruiyet ihtiyacının bir yansıması sayılabilir. “Biz kimiz, arkamızda nasıl bir geçmiş var?” Kemalistleri, Osmanlı’ya karşı bir devrim yapmış olmak, artık Osmanlı mirasına ve Osmanlı odaklı bir tarih anlatımına yaslanamayacakları için, başka bir milli tarih arayışına, Orta Asyacılığa, 1930’ların efsanevi Türk Tarih Tezi masalına götürdü. Türkiye merkezli değil, “Türklerin atayurdu” denilen Orta Asya merkezli bir anlatımın kapısı alabildiğine açıldı.

Güya İÖ 7000 yılından da önce Orta Asya’da vücut bulmuş bir eski Türk medeniyeti uydurması, gerçi bu en saf, en dar ve en katı haliyle çok kalıcı olamadı. Ama geriye, zehirli bir tortu bıraktı. Gözler Orta Asya’ya çevrildi. Ben buna İç Asya’nın zihnen toptan Türkleştirilmesi ve devletleştirilmesi diyorum. Bozkır dünyasında yaşayan herkes Türk, her küçük kabile grubu devlet (hattâ imparatorluk) kabul edildi. Türk ve devlet avına çıkıldı bir bakıma. Osmanlı’nın çöküş sürecinde giderek ezikleşen Türk milliyetçiliği, Batı karşısındaki aşağılık kompleksini böyle uçsuz bucaksız bir Türklük ve keza başsız ve sonsuz bir devletlilik iddiasıyla aşmaya çalıştı. İttihatçılığın Pan-Türkizmi, reel değil ama düşünsel planda böyle bir canlanış yaşadı. Tek Parti dönemi gibi daha sonraki neo-Atatürkist darbe ve askerî diktatörlük dönemleri de, geçmişe dönük bu hayalî “fetih”lerle böbürlenmenin başını çekti. 1936’da Türk Bayrak Kanunu’yla birlikte son şeklini alan Cumhurbaşkanlığı Forsu’nu çevreleyn 16 yıldızın tarihteki 16 büyük Türk devletini temsil ettiği açıklaması, 12 Eylül 1980 müdahelesiyle kurulan askerî rejimde, Kenan Evren’in himayesinde 1985’te resmiyet kazandı. 

Bunların hepsi devlet miydi? Hepsi Türk müydü?

Ne alâkası var? Uydurma ve şişirmedir, büyük ölçüde. İsterseniz önce sırf etno-lingüistik açıdan ve dar, titiz ampirik düzeyde gidelim. İlk dördü, örneğin, Hun sözcüğünü içeriyor: Büyük Hun İmparatorluğu (yani Şyung-nu’lar), Batı Hun İmparatorluğu, Avrupa Hun İmparatorluğu (Attila kastediliyor), Akhun İmparatorluğu (yani 5.-6. yüzyılların Eftalitler hükümranlığı). Bir kere, uluslararası bilim ölçeğinde bunların hepsinin Hun olduğu bile tartışmalı. Örneğin Şyung-nu’lar ile Avrupa’ya göç eden Hunların ilişkisi, hiç öyle Türk milliyetçilerinin sandığı gibi kesin değil. İkincisi, Hunların Türk olduğu, yani Türkî kavimler ailesine dahil olduğu ise, çok daha mesnetsiz bir iddia. Çünkü “Hunca” neydi, bilmiyoruz. Hiçbir zaman yazıya geçirilmediği için, yok, Hun dilinden (veya dillerinden) elimizde kalan bilgi ve belgeler. Dört beş kelime, topu topu. Bir iki tanesinin Türkçe kökenli olabileceği tahmin ediliyor. O kadar. İyi ama, dillerini bilmeden ne diyebilirsiniz etnik kimlikleri hakkında? Etnik kimlik dile göre belirlenir. Geçmişin derinliklerinde, Elen (Yunanlı) dedikleriniz Eleniki (Yunanca) konuşanlardır, Germen (Alman) dediğiniz Germen dillerinden birini konuşanlardır, Slav dediğiniz Slav dillerinden birini konuşanlardır, Türk dediğiniz de Türk dillerinden birini konuşanlardır. Başka herhangi bir nesnel ölçüt yok elimizde.

Bu açıdan, “16 Büyük Türk Devleti”nden Hunları çıkarttığımızda kalan 12’sinden bazıları da şüpheli, daha doğrusu kabul edilebilir değil aslında. Cengiz’in torunlarının Rusya’da kurduğu Altın Orda devleti, en tepedeki klan ve kabilelerini niteliği itibariyle düpedüz Moğol örneğin. Büyük Moğol İmparatorluğu’nun doğuya uzantısı. Avarların dilleri, bilebildiğimiz kadarıyla Ön-Slavca, Moğolca, Tunguzca ve Türkçe. Yani burada da net bir Türkçe ağırlığı söz konusu değil. Kaldı ki gerçekten Türk olan Kök Türklerin Bizans’a gönderdiği elçiler, Avarlara hiç Türk demiyor; tersine, bizden kurtulup kaçan kölelerimiz diye bakıyor. Hindistan’a yerleşen Mughallar veya Babürlüler deseniz; Çağatay Türkçesini sadece ilk başlarda ve kısmen kullanıyorlar. Resmî dil ve saray dili Farsça; hâkim sınıfların dili Urduca; ibadet dili Arapça; yaygın halk dili Hindavi. Eh, o zaman Türklük bunun tam neresinde?

Peki bu tür iddiaların üzerinde yükseldiği karmaşa nereden kaynaklanıyor? 

Orta Asya stepleri özel bir ekolojik nişti. Bu niş, kabaca İÖ 1000 dolaylarından İS 1400 dolaylarına kadar, atlı göçebeliğin yeryüzündeki en büyük rezervuarını oluşturdu. Tek tük vahalar hariç; burada yaşayan sayısız kavmin ortak yaşam tarzı atlı göçebelik, ortak savaş tarzı da at sırtında okçuluktu (mounted archery). Bu maddî zemin üzerinde, çeşitli bozkır imparatorlukları zaman zaman yükseldi ve çöktü. Bunlara devlet demek de sosyolojik açıdan hayli problemli aslında. Daha çok, günümüzün sosyal antropolojisinde yaygınlaşan bir deyimle “şeflik” (chiefdoms) kategorisine giriyorlardı. Sürekli yatay ve lokal savaş halindeki klan ve kabileler dünyasından, bazen bir savaş başbuğluğu (war leadership) yükseliyor ve başka grupları peşine takıyor, böylece kâh bir kabile federasyonu (hanlık) veya daha büyük bir kabile konfederasyonu (kağanlık) vücut buluyordu. Bazen çok hızla yükseliyor, ama tarım yapmadıkları için, ancak toprağa kök salmışlıktan kaynaklanabilecek bir bürokratik devlet direnci oluşmayınca, çabucak da dağılıp gidiyorlardı. Birçoğunun ortalama yaşam süresi 70-80, en fazla 100 yıldı.

Bu koşullarda, Orta Asya’da saf etnisite diye bir şey aramak da abesle iştigaldir. Esas olan, bozkırların iklim ve coğrafya koşullarına karşılık gelen atlı göçebelik yaşam tarzı ve at sırtında okçuluk savaş tarzıydı. Bu iki unsur bütün Orta Asya kültürlerinin ortak mayasıydı. Bunun için de kim Türktür, kim Moğoldur, kim Tatardır, kim Oyrattır, kim Buryattır, kim Naymandır, kim Karluktur, kim Kıpçaktır… bunun hesabı ancak ve ancak ultra-milliyetçi, ultra-ırkçı bir zihniyetle tutulmaya kalkışılabilir. Etnik karışım ve dönüşüm (ethno-transformation) diye bir kavram vardır tarihte ve antropolojide. DNA (veya “kan”) değil dil ve kültür meselesidir. Orta Asya’nın karışık ve kaygan, oynak, hareketli ortamnda sürekli etno-transformlar ortaya çıkmakta; klan ve kabileler dil ve kültür üzerinden kimlik değiştirebilmektedir. Bu koşullarda, bizim ders kitaplarımızın “Orta Asya’da ise Türktür, Türk olmalıdır” mantığıyla çeşitli kavimlere habire Türk sıfatını yakıştırmaları, en azından proto-Türkler veya Türklerin ataları diye bakmaları, artık çağdaş bilimle yeri olmayan bir etnikçiliktir bir bakıma. Çoktan modası geçmiş bir etnoloji (etnoğrafya) arayışıdır. “16 Büyük Türk Devleti”nden biri sayılan “Avar İmparatorluğu”na (ki o da kısa süreli bir kağanlıktan ibarettir) ilişkin son genetik araştırmalarla, bu yaklaşımın neden son derece çürük olduğu, bir başka boyutuyla da ortaya çıkmış bulunuyor.

“16 Büyük Türk Devleti” (veya imparatorluğu) içinde, Avarlar dışında Türklüğü su götürür başkaları da var mı?

Yukarıda da söyledim zaten; dört “Hun imparatorluğu”nu, Avarları, Altın Orda’yı ve hattâ Türkiye’de ısrarla Babürlüler denen Mughalları, ilk ağızda hemen ayırıp koymak lâzım bir kenara. Fakat daha temel bir mesele var; biraz önce de işaret ettiğim gibi, bunlar birçok kabileden oluşan ve (farklı dilleri içeren) konfederatif yapılar. Dolayısıyla hepsi ve her biri için, Türk müydü veya yüzde kaç Türktü (!) gibi sorular asıl sorunu hiç yansıtmıyor. Söz konusu ortak yaşam tarzı ve ortak savaş tarzı temelinde, bazen bazı klan ve kabileleler üste çıkıyor, diğerleri alta düşüyor; bir süre sonra tepedeki kabileler düşüyor ve yerlerine başkaları geliyor. Göktürk (doğrusu Kök Türük) kağanlıkları diyoruz. Türk mü? Evet. Ne anlamda? Sadece ve sadece, en tepedeki hakim klan ve kabile(ler) anlamında. Yoksa onların altında muazzam bir piramit yer alıyor. Tâbi ya da vasal konumdaki klanlar veya kabilelerin hepsi Türk mü, yani Türkî bir dil mi konuşuyor? Yok böyle bir şey. Esasen dil değişimlerini ve dil üzerinden kültür değişimlerini de bu altüst oluş ve geçişimlilik koşulları kolaylaştırıyor.

Fakat hemen işaret etmeliyim ki bu sosyo-politik formasyonların hepsi kabilesel nitelikte değil, ya da bir “kabileden devlete geçiş” süreci sonucu ortaya çıkmıyor. Gazneliler, örneğin, bir “pretoryen devlet” tipi. Yani muhafız ordusunun, hassa ordusunun darbe (saray darbesi) yoluyla kurduğu bir devlet. Askerî kölelik, İslâma özgü bir müessese. İslâm imparatorluğu doğu İran’a dayandığında, bozkırın Türk ve sair kabile savaşçılarından asker devşirmeye başlıyor. Bu gulâm veya mamluklardan hassa orduları kuruyorlar (bir bakıma, yeniçerilerin başlangıcı diyebiliriz). Ama bazen bu hassa ordularının komutanları çok güçleniyor ve yerel beyi, yerel emiri devirip yerine geçebiliyor. Nitekim Gazneli hanedanı, Samanî devletine ayaklanan Sabuktigin ve oğlu Mahmud tarafından bu şekilde kuruluyor. Paradoks şu ki, egemen oldukları diyarlarda çok kesif Türk (Oğuz) aşiretleri yaşamakta. Sonra bu aşiretler ayaklanacak, Sultan Masud’u 1940’ta Dandanakan’da bozguna uğratacak, Toğrul ve Çağrı kardeşlerin savaş başbuğluğunda ortaya Selçuklular çıkacak.

Moğol kökenli olan Timurluları Türk kabul edebilir miyiz?

İşte tam bir etno-transform örneği. Timur’un klanı aslen bir Moğol klanı. Cengiz Han ile akrabalık iddiası boş değil. Ama zaman içinde dil ve kültür bakımından Moğolluktan çıkıp daha çok Türki bir karakter kazanıyor. Yani sonuçta, karşımızda Türkleşmiş bir Moğol-Türk klanı var. Şimdi ne yapacağız? Moğol mu diyeceğiz? Türk mü diyeceğiz? Bunun kavgasını yapmanın çağdaş tarihçilikte pek yeri yok. Önemli olan şu: karışık Türk ve Moğol kabile grupları üzerinde, Batı Asya coğrafyasında, İran-Maveraünnehir odaklı bir hanedan devleti yükseliyor.

Biz Babürlüleri Türk devleti olarak nitelerken Avrupalı tarihçiler Mughal diyor. Doğrusu nedir?

Benzer bir problem. Babür, Özbekistan kökenli bir kabilsel savaş başbuğu. Timurluların mirasçısı, bir bakıma. Yani karışık bir Türk-Moğol zeminine oturuyor. 16. yüzyıl başlarında kendine yer arıyor, yaşam alanı arıyor. Güneye inip Hindistan’ın geniş alanlarını ele geçiriyor. Çağdaşları Babür’ün kurduğu yeni hanedan devletine Timurlu demeyi sürdürüyor. Bu, kendilerinin de hoşuna gidiyor, çünkü itibar ve meşruiyet kazandırıyor. Öte yandan, kendileri için, kendi hanedanları için kullandıkları asıl deyim Gurkani. Farsça “damatlar” anlamına geliyor. Yani bu deyim de Timurlularla akrabalıklarının altını çiziyor. 19. yüzyılda yaygınlık kazanan Mughal deyimi ise, Farsça ve Arapçada “Moğol”dan bozma. Yani bu da, Timur soyunun Moğol kökenlerine işaret ediyor. Mughalların kendileri için de kökenlerini son tahlilde Cengiz’e dayandırmaları büyük önem taşıyor.

Tabii Türk milliyetçiliği hiç hoşlanmıyor bütün bunlardan. Timur’un Moğolumsuluğundan da hoşlanmıyor, Babür ve ahfadının Moğolumsuluğundan da. Onun için Timur’a kestirmeden Türk ve imparatorluğuna bir “Büyük Türk Devleti” diyor; gene onun için Babür’e de Türk diyor ve kurduğu hanedanı keza “16 Büyük Türk Devleti” arasına alıyor. Hattâ o kadar ki, bu suretle kurulan devlete Mughallar değil Babürlüler demekte ısrarcı oluyor. Köken Moğolumsu; kültür Farsî; diller Farsaça, Urduca, Hinduca. Ama “Büyük Türk Devleti.” Bir kere daha, çağdaş tarihçiliğin ana mecrasının dışında kalan, biraz tuhaf bir durum ortaya çıkıyor.