• 17.03.2022 11:04

“Türkiye’de Avrasya-Rusya-Çin kanadını destekleyenlerin, maalesef bu desteklerin arkasında biraz da Türkiye’ye yönelik gelecek vizyonlarına dair işaretler alıyorum. Nedir bunlar? Türkiye’nin geleceği bu Avrasya tarzı yönetim anlayışı doğrultusunda şekillensin. Temel özgürlüklerin daha kısıtlı olduğu, daha bize özgü bir demokrasi anlayışı hâkim olsun.” (Sinan Ülgen, 12 Mart 2022)

[15 Mart 2022] Yukarıda solda Ivan İljin (1883-1954), sağda Aleksandr Dugin (1962 doğumlu, halen hayatta). Putin’e ilham veren eski ve yeni emperyal Rus faşistleri. Peki, Türkiye’yle ilgileri? Onu, Vatan Partisi’ne sormalı…

Diyecektim ki, EDAM kurucusu Sinan Ülgen kritik cevabı vermis zaten — önce Perspektif’te ve sonra (tesadüf, artık kimsenin hatırlamadığı 12 Mart 1971 darbesinin 51. yıldönümünde) Serbestiyet’te yayınlanan kapsamlı açıklamalarında. Sanırım iki yazı boyunca, bu  “Avrasya tarzı yönetim anlayışı… temel özgürlüklerin daha kısıtlı olduğu… daha bize özgü bir demokrasi”ye, tarihsel arkaplanından başlayarak, biraz daha somutluk ve açıklık kazandırmaya çalışacağım.

Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganının üçe bölünmesiyle ortaya çıkan Liberalizm, Nasyonalizm ve Sosyalizm ideolojilerinin (a) gerçek ve (b) demokrasi karşısındaki tavırları hiçbir zaman benzeşmedi. Liberalizm kritik analiz birimi olarak bireye, temel slogan olarak da bireyin özgürlüğüne odaklandı. Özgürlüğü en yüce değer kabul etti. Bütün diğer sorunları bir yana; başka herhangi bir hedef veya amacı özgürlüğün üzerine çıkarmadı. Nasyonalizm ve Sosyalizmin ise başka ve daha üstün idealleri oldu. Biri milleti ve milletin birliğini korumayı, diğeri sınıfı (işçi sınıfını) ve sınıfların mutlak (sosyo-ekonomik) eşitliğini, yani aslında sınıfların tamamen ortadan kalkmasını, sınıf diye bir şey kalmamasını esas aldı. Bu tavır gerçeği, özgürlüğü ve demokrasiyi önemsizleştirdi. Araçsallaştırdı. Asıl büyük dâvâ uğruna feda edilebilir kıldı.

Dolayısıyla gerek teorik, gerek pratik düzeyde Milliyetçiliğin de, Sosyalizmin de bu üç temel kriterle — gerçek, özgürlük ve demokrasi ölçütleriyle — ilişkisi daima sorunlu oldu (*). En iyi ihtimalle, pek içlerine sindirmeden, kerhen kabullendiler özgürlük ve demokrasiyi. İster Milliyetçi, ister Sosyalist (özellikle Komünist) akımlar, muhalefetteyken hep kendilerine demokrat oldu. Özgürlüğü, insan haklarını, hukuk devletini, aslen kötü (“burjuva demokrasisi”) ama (monarşi veya askerî diktatörlüğe kıyasla) ehveni şer, çünkü olanaklarından faydalanarak güçlenmelerine elverişli bir zemin saydılar. Üstelik Leninizm düpedüz teorileştirdi bu ilkesiz oportünizmi, “legalitenin istismarı” diye. İktidara geldiklerinde ise paramparça ettiler, özgürlük ve demokrasi uğruna ne varsa. Diktatörlük rejimleri kurdular. Bu diktatörlükleri kâh milletin (veya üstün ırkın) birlik ve beraberliğinin, kâh işçi sınıfı iktidarının, kâh sömürgeciliğe karşı savaşarak kazanılan bağımsızlığın korunmasına dayandırdılar.

Bazen de hepsi birbirine karıştı (Kemalizmin doruğunda, 1930’ların Tek Parti rejiminde ve daha pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde görüldüğü gibi). Orijinalleri, ağababaları, büyük prototipleri çok yaşamadı. Faşizm ve Nazizm 1945’te, Sovyetler Birliği 1989-90’da çöktü. Sosyalizm çok daha önce bölünmüştü özgürlük ve demokrasi noktasında. Ortaya Batı’da Demokratik Sosyalizm ile daha geri toplumlarda (geriliğin bir yansıması olarak) Komünizm ve türevleri çıkmıştı. Konumuz açısından önemli olan şu ki, Sosyalizmin hiç olmazsa bir varyantı ehlileşmiş, tarihsel bir uzlaşmaya varmıştı demokrasi ile. Nasyonalizm de benzer bir serüvenden geçti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra. Kısmen ehlileşti, yeniden yükselip güçlenen demokrasi ortamında. Özellikle Avrupa’da, AB’ye giden süreçte demokrasi bir bakıma yeniden tanımlandı. Bu çerçevede Nasyonalizmin de en aşırı, en yayılmacı, en rövanşist, en irredantist boyutları kısmen törpülendi. Türkiye’de de, bütün zigzaglarıyla birlikte benzer bir gelişme yaşandı. Milliyetçilik daha küçük ve mütevazi bir ölçeğe, emperyalist olamayacak ulus-devletlere, barışa, içerde parlamenter çoğulculuk ve dışarda buna denk düşen bir ittifaklar çoğulculuğu ile birlikte yaşamaya ister istemez adapte oldu.

Derken, çok kabaca Komünizmden kalan boşlukta, bloksuzlaşma sayesinde ve liberal küreselleşmenin başarısızlıklarından (özellikle göç sorununa çare bulunamamasından) yararlanarak, tekrar yükselişe geçti. Bazı ülkelerde iktidara bile geldi (ya da, bu ülkelerdeki iktidarlar zamanla dümeni demokrasiden milliyetçiliğe kırdı). İS 4. yüzyılda Hıristiyanlığın önce yasallaşması ve ardından Roma’nın resmî dini oluvermesi kadar büyük bir ideolojik dönüşüm yaşandı. Özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti gibi ayakbağlarından kurtulmak, bir kere daha birinci öncelik haline geldi. Ezelî ve ebedî düşmanlarla, sonu gelmez tehdit ve tehlikelerle — muhayyel karşı-devrimler, neo-kolonyalizm, yeni Haçlı Seferleri, Sevr’i canlandırma özlemleri, yabancı düşmanlığı, NATO’nun genişlemesi, ya da zıddında neo-Ottomanizm, “Türk Dünyası” veya “Rus Dünyası” umutları ile — beslenip şişirilen bir beka sorunu, birçok ülkede öne çıktı.

Bu da, en tipik haliyle Putin Rusyası’nda somutlanan, bir noktadan sonra bıktırıcı bir yeknesaklık peydahlayan, insana sürekli “ben bu filmi görmüştüm” dedirten otoritarizm tırmanışlarının bahanesi oldu.

——————–

(*) Bu noktada, bütünsel duruşları hayli farklı olsa da, gerek Roni Margulies’in, gerek Oral Çalışlar’ın yakın zamanda sunduğu “asgarî” sosyalizm tanımlamalarına, özgürlüğü öne çıkarmalarına, (mealen) “herkes kabul eder ki sosyalizm özünde şöyle bir inançtır” tarzı olumlamalarına katılmadığımı; çok sübjektif, çok iyimser, çok idealist bulduğumu belirtmeliyim. Tabii bu ancak ayrı bir yazının (veya yazı dizisinin) konusu olabilir.