• 25.03.2021 00:00
  • (718)

 Sene 1995’ti galiba. İstanbul’da bir grup arkadaş, taksiyle Boğaz’a gidiyorduk. Şoförle sohbet etmeye başladık. Bir zamanlar Berlin’de “Gastarbeiter” (misafir işçi) olarak bulunduğunu söyleyen şoför, çok ilginç bir hikâye anlattı: 

“Apartman girişine oturmuş, bizim üstümüzdeki daireye taşınan tiyatrocuları seyrediyordum. Havalandırma delikleri olan kocaman bir sandık taşıyorlardı. Sandığın içinden ‘Hey Türk! Polisi çağırırsan seni zengin ederim’ diye bir ses geldi. Kafam iyiydi. Zaten sürekli içerdim. ‘Ne o, papağan mı?’ diye sordum tiyatroculara. ‘Yok’ dediler, ‘konuşan piyano.’ Güldüm geçtim… O günlerde Baader-Meinhof önemli bir devlet adamını kaçırmıştı. Televizyonda bundan başka haber yoktu. Adamın nerede saklı tutulduğu belli değilmiş. Bir akşam haberleri seyrederken ‘Ulan’ dedim, ‘şu bizim üst kattaki konuşan piyano o adam olmasın?’ Tiyatrocuları gözetlemeye başladım. Kadının biri bunların posta kutusuna her gün bir zarf bırakıyordu. Bir seferinde kadının peruğu kaydı; meğer kadın değilmiş, kel bir adammış. Kafam hep iyiydi ya, durumun ne kadar vahim olduğunu idrak edemiyordum. Tiyatroculara, yani aslında Baader-Meinhof’a laf atıp duruyordum. Bir tanesinin kocaman bir kemanı vardı. Daha doğrusu keman kutusu vardı da içinde ne olduğu belli değildi. ‘Hey’ dedim bir seferinde, ‘o kutunun içine ölü bir bebek mi saklıyorsun?’ Güya şaka yapıyordum. Adam ters ters baktı… Bir gece aniden kaybolup gittiler. Komşuların anlattığına göre helikopter melikopter gelmiş, ben görmedim. Belki yerleri tesbit edildi, polis geldi, onlar da kaçtı… Kaçırdıkları adamın işini bitirmişler. Bir arabanın bagajında ölü bulunmuş adamcağız. Bunu duyunca acayip korktum. Karımı yalnız başına pazara göndermez oldum. Çocuk anaokuluna gidiyordu, ona da gölge oldum. Bir gün çocuğu anaokuluna götürürken gözetlendiğimi fark ettim. Ödüm koptu. ‘Almanya işi buraya kadar’ dedim. Hemen pılımızı pırtımızı toplayıp Türkye’ye kaçtık. Baader-Meinhof’la şaka olmaz.” 

Taksi şoförünün sözünü ettiği “konuşan piyano”, Alman İşverenler Sendikası Başkanı Hanns-Martin Schleyer’den başkası değildi. Baader-Meinhof Çetesi diye de anılan terörist Kızılordu Fraksiyonu militanları 1977 yılında Schleyer’i kaçırmış ve Andreas Baader, Gudrun Ensslin, Jan Karl Raspe başta olmak üzere , hapishanedeki arkadaşlarının serbest bırakılmamaları halinde kendisini öldüreceklerini ilan etmişlerdi. Baader, Ensslin ve Raspe’nin hapishanede “intihar ettikleri” duyurulunca Schleyer’i öldürdüler. 

“Yakın Alman tarihinin en önemli sayfalarından birine dahil olmuşsun” dedim şoföre; “Hikâyeni STERN dergisine ayrıntılı bir şekilde anlatırsan dünyanın parasını alabilirsin.” 

“Dalga mı geçiyorsun? Ben Baader-Meinhof’a bir daha bulaşmam” diye kestirip attı. 

“Onlar bitti artık. Çözüldüler, dağıldılar, etkisiz hale geldiler” dediysem de dinletemedim. Hâlâ korkuyordu. 

***

Geçenlerde bir Alman haber sitesinde Kızılordu Fraksiyonu’nun sadece üç aktif üyesinin kaldığını ve bunların eylemlerinin “sadece yeraltındaki hayatlarını idame ettirmek için” banka soymak olduğunu okuyunca bizim şoförü hatırladım. Hâlâ sağ ise, artık rahat bir nefes alabileceğini bilmesini isterdim.