• 15.11.2021 07:52

8 Kasım’da devraldığım odanın geniş pencereleri rengarenk bir manzaraya açılıyor: Yeşilli sarılı iri ağaçlardan yansıyan harika bir mevsim değişimi tablosu…

Camdan bakarken aklımdan geçip giden sayısız düşünce ve duygu arasında kısacık bir cümle bir anda kendine devasa bir yer açıyor:

“Şefkat, ahlakın temelidir.”

Cümlenin sahibi Arthur Schopenhauer. Hani şu Janusz Vishnevsky’nin “Filozofları aylara bölüştürebilseydim Kasım ayını Nietzsche ile birlikte ona verirdim” dediği Schopenhauer.

 * * *

Şefkat, sevecenlik… Sevgi ve merhamet ile korumak, gözetmek, sahip çıkmak, yardımcı olmak…

Acımasız günlerimizde o kadar gerilere savrulmuş kavramlar ki bunlar, hasretini çektiğimizden bile bihaber yaşıyoruz.

“Kaçınılmaz mücadele” olarak görülen biteviye huzursuzluk ve didişme arasında özen ve nezakete yer açmak gereksiz bir lüks sayılıyor.

Sert olmak ile kararlı olmak birbirine karıştırılıyor bu bağır çağır ortamda. Gürültü çıkarmak güç belirtisi olarak görülüyor.

Özellikle de zalimliğin her türünün sıradanlaştığı son 20 yıl içinde Schopenhauer’in “Şefkat, ahlakın temelidir” cümlesini ara sıra da olsa hatırlamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Ve penceremden görünen o yeşil-sarı göz kamaştırıcı hüzün tablosu, nedense şu anda bana bunu hatırlatıyor.

Birkaç gün önce penceremin muhteşem manzarası önünde yer alan çiçeklerden ikisinin fotoğrafını biraz da çekinerek sosyal medyada paylaştığımda, okurlardan yüzlerce destek mesajı ile karşılık görüyorum. Çiçeklerden birinde Gazete Duvar’dan “hoş geldin”, diğerinde T24’ten “uğurlama” mesajları yazılı. Okur yorumlarından birinde “Çok şık bir hareket olmuş, özlediğimiz dayanışma” diye yazıyor.

* * *

Kasım, aylardan bir ay… 8-14 Kasım da haftalardan bir hafta… Herkes işinde gücünde, hayat olağan akışına devam ediyor gibi…

Bir tarafta sırf “fantezi” olsun çark dönsün diye muhalif partilerin seçimlere katılmasını yasaklamaya ve kapatmaya kalem sallayan “sadık gasteciler ordusu”, artık parıltıları epeyce bir sönükleşse de hâlâ görev başında; Nâzım Hikmet’in 1958’de yazdığı dizelerindeki sıradanlığını her sabah yeniden üretiyor: “Bugün kimi kime gammazlamalı, amirin gözüne nasıl girmeli”…

Diğer tarafta ise umutları, vicdanları, enerjileri ve profesyonellikleriyle ilerleyen meslektaşlarımız var. Gazeteler var. Gazeteciler var. Hani şu, gazeteciliğe dair kişisel ya da kurumsal çabaları en genel haliyle bugünlerde “alternatif medya” olarak adlandırılanlar... Ve Duvar var. Gazete Duvar… Onun geçen haftaya kattığı çok sayıda haber ve analiz birikimine Nergis Demirkaya’nın Temel Karamollaoğlu söyleşisini ve Serkan Alan’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay’dan EYT açıklaması haberini örnek olarak verebiliriz.

* * *

Birkaç mütevazı internet sitesi ve dergiyi saymazsak yayın yönetmenliği deneyimim pek güçlü sayılmaz. Bunu fark edip de kibarca yardımcı olmak isteyen bir arkadaşım bana tavsiyelerde bulunuyor:

“Önce bütün Gazete Duvar çalışanlarını – fiziksel olarak veya online – davet edeceğin kısa bir toplantı düzenle. Orada amaçlarını ortaya koyan bir konuşma yap. Varsa çalışanların sorularını cevapla. Onlara heyecan verici sözler söylemeyi ihmal etme. Ve giriş faslıyla fazla oyalanmadan hemen işlere başla. Çünkü kaybedilecek zaman yok.”

Gülümseyerek teşekkür ediyorum. Gerçekten de kaybedilecek zaman yok. Ama zaman dediğin çok aldatıcı bir zemin; bazen o kadar hızlı, bazen de öylesine yavaş geçiyor ki.

Belki de şimdi, edebiyatçı dostum Ahmet Önel’in deyişiyle “tam sırası gecikmenin”.

Duvar’da çalışan arkadaşlarla topluca değil, her biriyle ayrıca, ikili görüşmenin daha iyi olduğuna karar veriyorum. Uzakta olanlarla internet yardımıyla, İstanbul’dakilerle karşı karşıya oturarak, ama hepsiyle teker teker sohbet ediyoruz. Sanırım çok da kısa sayılamayacak tanışma ve sohbetlerin başlangıç ve bitiş anları arasındaki sessiz bakışların dillendirdiği sıcaklık ve umut görüntüsünü en büyük iyimserlik kaynağı olarak görme eğilimindeyim.

Bir haftaya sığdırabildiğim 40 kadar görüşme... 40 tanışma… Pırıl pırıl 40 insan ve bir kısmını başarıyla sergiledikleri ve eminim bundan sonra daha da fazlasını ortaya koyacakları dev bir potansiyel...

* * *

Bu görüşmelerde ben fazla konuşmamaya, daha çok dinlemeye, anlamaya çalışıyorum. Ve bol bol not alıyorum. Hafta sonu tekrar gözden geçirdiğim sayfalarca not arasından bazı cümleleri buradan paylaşmak istiyorum:

“Gazetemizde olup bitenleri başka mecralardan öğrenmek istemiyoruz. Daha fazla şeffaflığa ihtiyacımız var.”

“Genel olarak söyleşiler artmalı, Gazete Duvar daha çok sokağa çıkmalı.”

“Video çalışmaları en kısa sürede canlandırılmalı.”

“Giden arkadaşlarımız için üzüldük. Dönmek isteyenlere imkân tanınmalı.”

“Hiç olmazsa ara sıra tek tek hatırımız sorulmalı.”

“Duvar’da daha çok kadın yönetici görmek istiyoruz.”

“Ben kırılgan biriyim, iş hayatına pek uygun bir özellik gibi görülmeyebilir ama inanıyorum ki kırılganlık ve naiflik kazanacak”.

Haklısın, genç dostum, kırılganlığımız ve özenimizle, vicdanımız ve şefkatimizle kazanacağız.

Tüm yaralarımızı ve kırıklarımızı alın terimizle onaracağız.

Yeter ki omurgamız dimdik durabilsin.

Yeter ki Gazete Duvar ailesi olarak hep beraber ilerleyebilmeyi de, gerektiğinde her birimiz ötekiler ne yapıyor diye hiç kimseye bakmadan tek başımıza sorumluluk alabilmeyi de başarabilelim.