• 21.02.2022 06:26

"Nasılsın?"

Bazen tek kelimeden oluşan küçücük bir soru cümlesinin ne kadar çok çeşidinin olabileceğini bir kez daha öğretti bana geçen hafta.

Aslında ortada büyütülecek bir şey yoktu. Covid’e yakalandım ve hızlıca iyileştim.

Hastalandığımı öğrenenlerin nasıl olduğumu sorarken özenle seçtikleri sorular, hele hele telefon edenlerin vurguları ve seslerindeki titreşim, bana kelimelerin ve telaffuzların ne çok türü olduğunu hatırlattı.

"Nasılsın?"

Hemen hepsine şakayla cevap verdim. Zaten ciddi bir sorun yaşamadım ve abartılacak bir olay yoktu. Ancak onların akıllarından geçen ihtimal de ortadaydı: Ölüm!

Bazen samimi arkadaşlara henüz ölmeye niyetim olmadığını da yine sululukla söyledim söylemesine, Nietzsche'ye gönderme yaparak "Bizi öldürmeyen şey güçlendirir" falan dedim ama…

Herhalde Covid denen felâket şakayı en az kaldıran konulardan biriydi.

Bilanço ortadaydı: Pandemi nedeniyle iki yıldan biraz fazla süre içinde dünyada yaklaşık 6 milyon insan ölmüştü. Resmî olarak saptanan vaka sayısı 425 milyona dayanıyordu. Bizim memlekette de - eğer açıklamalar gerçeği yansıtıyorsa - 13,5 milyona yakın vaka ve 100 bine yakın ölüm vardı. Az mı!..

 *      *      *

Ölümden korkmamak mümkün mü?

"Ben varken ölüm yok, ölüm geldiğinde de ben yok olacağım. Bu yüzden ölümü hiç dert etmiyorum."

Epikür güzel söylemiş ama gel de bu rahatlıkta davran!..

Gerçi bütün hayat da ölümü düşünüp ondan korkarak geçmez. Onun için insanlık olarak dahiyane bir buluşumuz var: Ölümü unutarak, hatta neredeyse hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamak.

Belki sadece sevdiğimiz insanların ölüm haberleriyle ve katıldığımız cenazelerde düşünüyoruz hayatın bir sonu olduğunu. Hiç kimseye itiraf edemesek bile, onları uzun bir sandıktan çıkarıp beyazlar içinde derin bir çukura bırakarak üzerlerine küreklerce toprak attığımız sıralarda bir an için kendi ölümümüzü görüyoruz.

Bir de anılar canlanıyor bazen, ölümle karşılaştığımızı hissettiğimiz anlar…

1 Mayıs 1977’de kulağımın dibinde vızıldayan kurşunlardan biri azıcık adres değiştirseydi 15 yaşımda perdeyi kapatabilirdim, mesela. Ya da ondan 1-2 yıl sonra Bakırköy’de derneğimizin camından bakarken üzerimize yağan mermiler yalnızca cama ve tavana isabet etmeseydi… Halkevi’nin bombalandığı sırada yapılması gereken toplantıya birkaç dakika gecikmeseydim… Sovyetler’in güneyinde yaşadığım ilk kış sırasında geçirdiğim ve birkaç kişinin öldüğü trafik kazasından sağ çıkamasaydım… Moskova’da bıçaklandıktan sonra ameliyatımı yapan doktorun deyişiyle "Ya 2 cm daha yukarıya, tam kalbe saplasaydı?" Vs. vs…

Sadece kedilere özgü değil çok canlı olmak. Ama kaçı gitti, kaçı kaldı, onu bilmek zor…

Bununla birlikte beni en çok etkileyen ölümler hep sevdiğim insanlara ve hayvanlara ait.

Bir de bizim dernekten "GOP’lu Birhan" var ki, onu hiç unutamam. 1980 darbesinden bir süre sonra ben yurtdışına giderken o hapse atılmış, çok işkence görmüş, ruh sağlığı bozulmuş. Serbest kaldıktan sonra da toparlayamamış kendini. Ve intihar etmiş bir gün… Nedense hep kendimi suçlu hissederim, Birhan’la yer değiştirebilirdik, o yurtdışına gidebilirdi ve ben yakalanıp işkence görebilirdim diye… Ama hayat bu, bize aldırmadan bildiği gibi ilerliyor işte.

*      *      *

Steve Jobs, 2005 yılında Stanford Üniversitesi'nde yaptığı "Aşk, iş ve ölüm" üzerine o ünlü konuşmasındaki "üçüncü hikâyesi"nde şöyle diyordu:

"17 yaşında bir özdeyiş okudum. Şöyleydi: 'Her gününüzü son gününüz gibi yaşarsanız, sonunda bir gün haklı çıkarsınız.'

Belleğime kazındı bu söz ve aradan geçen 33 yılda her sabah aynaya bakarken kendi kendime hep aynı şeyi sordum: 'Bugün hayatımın son günü olsaydı, az önce yaptığımdan farklı bir şey yapmak ister miydim?'

Birazdan ölebileceğimi hep aklımda tutmam, bana önemli kararlar almamda yardım eden en büyük keşfim oldu.

Çünkü hemen her şey, dışarıdan beklediklerimiz, kibirlerimiz, gururlarımız, başarısızlık korkularımız ölümün karşısında silinip gidiyor ve geriye öz kalıyor.

Bir gün ölümün geleceğini hatırlamak, kaybedecek bir şeyleriniz olduğu korkusunun tuzağına düşmemenin en iyi yoludur.

Zaten çıplağız. Kalbinin sesini dinlememek için hiçbir neden yoktur.

Zamanınız sınırlı, sizin olmayan bir hayat sürerek onu boşa tüketmeyin.

Kalbiniz ve içgüdüleriniz sizin gerçekten ne olmak istediğinizi biliyorlar.

Gerisi boş."

Çok etkileyici bir konuşma. Özellikle de şu cümle: "Zamanınız sınırlı, sizin olmayan bir hayat sürerek onu boşa tüketmeyin."

Hangi hayat bizim? Kalbimizin sesini duyabilirsek yaşamamız gereken neler var? Hangi seçimlerimiz yanlış? Ve gecikmemek için hemen bugün neler yapmalıyız?



*      *      *

Evrenin yaşının yaklaşık 14 milyar yıl olduğu sanılıyor.

Dünya ise aşağı yukarı 4,5 milyar yıllık geçmişe dayanıyor.

Canlı organizmalar tahminen 3,8 milyar yıl önce ortaya çıkmış.

Homo sapiens denilen insan türünün sahnede belirmesi ise 230 bin yıl kadar öncesinde gerçekleşmiş.

Bu devasa sayıları şimdi gündelik hayatta en çok kullandığınız başka zaman dilimleriyle karşılaştırın.

Ortalaması bizim ülkede 78 yıl olan ömrünüzle… Ya da mesela, 5-10 yılla... Veya 3-4 ayla...

Aradaki fark size önemsediğiniz dönemlerin ne kadar mikroskobik olduğunu hissettirdi mi?

Evet, biliyorum, hayatta her şey göreceli ve zaman bazen hızlı bazen çok yavaş akıyor.

Ne diyordu Nâzım:

        "Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya.

        Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene.

        Bir haftada yaza yaza tükeniverdi.

        Ona sorarsanız: 'Bütün bir hayat…'

        Bana sorarsanız: ‘Adam sen de, bir hafta…”

Dünya kadar uzun bir geçmişimiz yok bizim.

Ama kurşun kaleminkine de benzememeli ömrümüz.

Tek bir hayatımız var yaşamamız gereken.

Ve nedense karanlık tiyatronun bugünkü sahnesi sanki "bir hayat nasıl yaşanmamalı" üzerine kurgulanmış.

Bir şeyler yapıp bu kurguyu bozmalı.

Ölmeden önce birazcık yaşayabilmek için bir şeyler yapmalı.

Çünkü zaman azalıyor.

Kum saati işliyor...

*      *      *

Robin Sharma'nın ünlü kitabında "Ferrari’sini satan" başarılı ve karizmatik avukat Julian Mantle, geçirdiği kalp krizinden sonra Hindistan’da ne aramış ve ne bulmuştu? Himalayalar’da yaşayan Sivana bilgelerinden neler öğrenmişti?

"Mutluluğun sırrı basittir: Gerçekten yapmayı sevdiğiniz şeyi bulun ve sonra bütün enerjinizi onu gerçekleştirmek için harcayın" cümlesinin anlamı neydi?

Peki, ya birkaç aylık ömrü kaldığını öğrendikten kısa süre sonra verdiği "son ders" ile internette büyük bir üne kavuşan Amerikalı profesör Randy Pausch"Hayatınızı doğru yaşarsanız hayalleriniz sizi bulur, doğru yaşarsanız hayalleriniz sizin olur" derken neyi kastetmişti?



Dünyanın en önemli yönetmenlerinden Akira Kurosawa'nın İkiru (Yaşamak) adlı filmi, Tokyo’da yaşayan ve 30 yıldır aynı işleri yapan bir devlet memurunun, mide kanserine yakalandığını öğrenince hayatını baştan aşağı sorgulayıp değiştirmesini anlatıyordu. Filmin kahramanı Kanji Watanabe, hep aynı soruya cevap aramaktaydı:

"Altı ay ömrünüzün kaldığını öğrenseydiniz, ne yapardınız?.."

Hayat ve ölüm, üzerinde en çok konuşulacak ve yazılacak konu herhalde.

Bazen de her şey, bizim kocaman harflerle dile getirdiğimiz fiyakalı yaklaşımlara göre çok daha sade ve basittir.

Haydi "yerli ve millî" bir örnekle bitirelim yazıyı:

Eşkıya filminde Baran (Şener Şen) ne diyordu, hatırlıyor musunuz?

"Korkma, sadece toprağa gideceksin... Sonra toprak olacaksın... Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin... Oradan özüne ulaşacaksın... Çiçeğin özüne bir arı konacak... Belki o arı ben olacağım..."