• 4.02.2016 00:00
  • (52247)

 BUNDAN çeyrek asır önce, Duvar’ı ve komünizmi yıkan 1989 Devrimi’nden sonra, göreceli de olsa dünya genel bir özgürleşme trendine girmişti.

Nitekim de bu dönüşümün etkileri birkaç istisna hariç hemen tüm yedi kıtada hissedildi.

Ebedi despotlar gitti, eski diktatörlükler çöktü, katılaşmış rejimler gevşedi.

Oysa yazık ki bugün tam tersi bir süreç yaşıyoruz. Hayra alâmet emare yok…

Yani demokrasinin gerilemesi ve otoritarizmin yükselmesi Türkiye’yle sınırlı kalmıyor.

***

MESEL Jarosław Kaczyński’nin seçim zaferinden sonra inancı zaten koyu Katolik ve etnisitesi yekpare olan bir Polonya’da “Muhafazakâr Devrim”den söz ediliyor.

Varşova lideri tıpkı Ankara’daki gibi, yargıyı denetim altına almak veya kara sayfaları Leh tarihinden silmek gibi çok tehlikeli hamlelere yöneliyor. O derece ki, kurulduğundan beri ilk kez AB’ye üye bir başkente karşı “hukuk devletine saygı” soruşturması açmayı tasarlıyor.

Diğer taraftan, yine tıpkı Erdoğan’ın “üç çocuk yapın” çağrısını hatırlatır biçimde “doğurgancı” politikaları resmîleştiren Viktor Orbán Macaristan’ı hem Çingenelere amme hizmetinde çalışmaya zorluyor, hem de aynı AB’nin kararını hiçe sayarak mültecileri reddetmek için referanduma gitmek tehdidi savuruyor. Demokratik hakları da tırpanla biçiyor.

Çekya Cumhurbaşkanı Miloš Zeman ise hiç mi hiç haz etmediği sosyal demokrat lider Bohuslav Sobotka’dan kurtulmak için “kalaşnikof kullanmak”tan (!) dem vuruyor.

***

HEPSİ de 1989 sonrası demokrasiye geçtikleri için yukarıdaki emsalleri kasten seçtim.

Ama tabii ki, diğerleri de katıp bu gerilemeyi açıklamak için Spengler’in “mecburi geri dönüş” teorisine başvuracak ve “tarih tekerrürdür” demek saçmalığına düşecek değiliz.

Ortada son derece somut ve hiç de “ilâhi” (!) olmayan bir açıklama var:

***

O da şu ki, Türkiye de dâhil, bugün liberal demokrasiden kişisel veya kurumsal otoritarizme doğru kayan bütün rejimlerin ortak ve temel paydasını milliyetçilik oluşturuyor.

KaczyńskiOrbánZemanErdoğan vs… İstedikleri kadar, aynı liberal demokrasinin ancak bir şartı olan, fakat asla ve asla tek şartı ol-ma-yan piyasa ekonomisine dokunmasınlar.

Çünkü iktisadi ve teorik liberalizm ancak geçmişte milliyetçilikle atbaşı gitmişti.

Oysa bu paralellik miadı çoktan doldurdu. Unsurlar birbirlerinin zıddına dönüştüler.

Erken uluslaşmış devletler açısından 1848, 1870, 1918 kırılmaları; geç uluslaşanlar için ise1945- 1989 tecrübeleri demokrasiyle milliyetçilik arasında mevcut olmuş bağları koparttı.

Komünizm, Nazizm, Faşizm, Frankizm, Lee KuanYewizm, Deng Sio Pingizm falan…

Piyasaya ekonomisi veya değil; sağ yahut sol; dinî ya da laik, bütün bu totaliter, otoriter ve kapalı rejimlerin esas payandası her yerde ve her zaman milliyetçilik eksenine oturdu.

Ve, başta ilerici ve birleştirici nitelik taşımış olan milliyetçi ideoloji onun adına işlenen sayısız suç ve cürümle birlikte gerici ve bölücü bir karakter edindiği içindir ki de, son tahlilde bir etik değerler bütünü olan liberal demokrasiyle çelişir ve zıtlaşır karakter kazandı.

***

O hâlde şöyle diyebiliriz: Hakikaten baskı altında olan ve yurttaşlık hakları örselenen birkaç halk ve kavmin tepkisel milliyetçilikleri hariç şu 21. Yüzyıl başında hiçbir milliyetçilik çoğulcu ve özgürlükçü demokrasinin ilkeleriyle bağdaşamaz. Bağdaşmasına da imkân yoktur.

Fakat buna karşılık, Polonya’da Kaczyński’nin, Macaristan’da Orbán’ın ve Türkiye’de de Erdoğan’ın rotaları birbirleriyle çok bağdaşır ki, bittabi ortada tesadüf falan yoktur.

Paralel gelişme, yazık ki hem dünyanın tekrar girdiği otoritarizmin yükseliş trendiyle, hem de buna uygun olarak milliyetçiliğin yeniden ivme kazanmasıyla ilgilidir.

Ama tarih tekerrür değildir ve gidişatın değişmeyeceği dair de vahiy inmemiştir.

[email protected]