Neşe ve ırkçılık!

Göçmenleri sorun olarak göstermek, düşmanlaştırmak solun da yaptığı bir hata. Göçmenler de işçi ve emekçi sınıfın bir parçası, ortak kaderi paylaşırlar. Göçmenleri ayrıştırmak sınıf birliğini de ayrıştırmak anlamına gelir. Sol buna alet olduğunda milliyetçiliğe bulaşmış olur. Sol, eğer milliyetçiliğe karşı tutum alacaksa bunun tek bir yolu vardır, o da göçmenlerin karşısında değil yanında durmak olmalı.

Neşe ve ırkçılık!
4.05.2022 - 09:43
Güncelleme 5.05.2022 - 10:22
Haber Merkezi
148

Türkiye’de göçmenlere dönük muhalefet ayrımcı bir politika izledi. 'Gönüllü ve onurlu dönüş' söylemi insani gibi görünse de özünde  sığınmacıların istenmeyen topluluk olarak gösterir. Muhalefetin bu yaklaşımına iktidar da sarılmış durumda. Göçmenleri toplumsal sorunun bir parçası olarak göstermek milliyetçiliği besleyen bir olgu. Göçmenlere karşı tutum alan her söylem şoven ve ırkçı tavrı besler.
Göçmenlerin yaşam standardını koruyan, geliştiren, haklarını savunan ve  mülteci hakkının temel bir insan hakkı olduğunu dile getiren her politika, göçmenler üzerinden yükseltilmeye çalışılan milliyetçi, şoven ve ırkçı dalgayı engelleye bilir. Göçmenleri sorun olarak göstermek, düşmanlaştırmak solun da yaptığı bir hata. Göçmenler de işçi ve emekçi sınıfın bir parçası, ortak kaderi paylaşırlar. Göçmenleri ayrıştırmak sınıf birliğini de ayrıştırmak anlamına gelir. Sol buna alet olduğunda milliyetçiliğe bulaşmış olur. Sol, eğer milliyetçiliğe karşı tutum alacaksa bunun tek bir yolu vardır, o da göçmenlerin karşısında değil yanında durmak olmalı.

Erdal Doğan, Gazete Karınca'da  soruna bir başka gözle yaklaşmakta. Sığınmacıların ve göçmenlerin Ortadoğu’nun, Fars ve Arap coğrafyasının Türkiye’den çok daha renkli ve mültikültürel olduklarını söylüyor. Kendi deneyimlerini aktaran Erdal Doğan, bize göre çok kültürlü ve daha demokratik yönetim arayışı ve pratiği içinde yaşadıkları tespitinde bulunuyor. Doğan yazısında, sığınmacıların çözülemeyen temel insani sorunlarının ülkenin içinde yer aldığı politik yönetimden bağımsız ele alınamayacağını, politik anlayış değişmedikçe bu sorunun da çözülemeyeceğini hatırlatıyor. Ancak yine de yapılabileceklerin olduğuna vurgu yapan Doğan, ırkçı şoven saldırıların olmaması için çaba sarf etmenin herkesin temel görevi olmalıdır, diyor.(M.AKAY)

Erdal Doğan'ın yazısı:


2011 yılından itibaren Suriye ile Irak’ta başlatılan iç savaş ve yaşatılan IŞİD vahşeti sonrası milyonlarca sığınmacı dünyaya dağılmak zorunda bırakılmıştı. Dünya’nın en karanlık çağlarından birini yaşayan bölge halkının dünyaya dağılmak zorunda kalması ayrı bir trajediydi. Bunlar yetmezmiş gibi milyonlarca sığınmacı dünyada çirkin siyasi pazarlıklara konu yapıldı. İnsanlık tarihinin yüzlerce yılda yakaladığı evrensel insani standartlar birer birer ya değersizleştirildi ya da imha edildi. Buna paralel yeni bir ırkçılık dalgası derinden derine de işlenmeye koyuldu. Bu ırkçılık Türkiye’nin de dahil olduğu tüm Batı dünyasında cereyan etti.

Lübnan’dan sonra ülke nüfusuna göre sığınmacıların en çok sığındığı ülkelerden biriydi Türkiye.

Sığınanların çoğu ya savaşın tarafı olmak istemeyen ve/ya hedefi olan milyonlarca insan… Her savaşta olduğu gibi çok az bir kısmı halen devam etmekte olan bu savaşın kirli ortamından yararlanarak misyonlarını başka ülkelerde devam ettirmek isteyenler de oldu ve olmaya devam ediyor. Bunlar zaten biliniyor. Ve sığınmacıları bunlardan ayırmak öncelikle ırkçılıktan muzdarip olmuş tüm kesimlerin farkındalığı olmalı. Zaten Türkiye coğrafyası, yani Ön Asya kıtası binlerce değil onbinlerce de değil yüzbinlerce yıllık dünya tarihinde göç geçiş güzergahı ya da konağı olagelmiş.

Afrika’dan Ön Asya’ya, Asya’dan Avrupa’ya, Kafkasya’dan Ön Asya’ya ve Ortadoğu’ya ya da tam tersi…

Yüzbinlerce yıllık göç, yerleşim ve altüst oluşunun çok nadir örnek bir coğrafyasıdır Türkiye, yani Ön Asya ve Trakya…

Bir başka ülkeye sığınanların çoğunun o ülkeye yerleştiği pratik düşünülünce, son dönemde küçük ortağı ile birlikte iktidarın da dahil olduğu siyasi çevrelerin Türkiye’de sığınmacılara karşı yarattıkları şoven ve ırkçı tavrın sebebi iyi düşünülmeli. Tekrar ve tekrar hatırlanacağı üzere 2011 yılından itibaren Suriye ve Irak’taki insan haklarının korunmasından öte bölgede yönetim ve yaşama müdahil olmuş Türkiye devleti ve hükümeti buradan özellikle siyasi görüşlerine uygun olan ve olabilecekleri kendi politikalarına göre ya kullandı ya da yönlendirdi. Halen de devam ediyor bu politikası.

Şimdi ise gelinen aşamada millet ittifakı grubunun öngörüz ve başarısız sığınmacı politikalarına seçim arifesinde Cumhur itiifakı da sarılmış durumda. Özellikle de hukuksuz ve derin yoksullukla girilmiş olan yeni seçim sathında bu politik viraj değişikliğinin birçok nedeni olmalı fakat şimdilik bunu tahlil etmekten çok uzak bir “muhalefet” kesimi var.


Yalnızca şunu tekrar hatırlatmakta yarar var. Sığınmacıların çözülemeyen temel insani sorunlarının ülkenin içinde yer aldığı politik yönetimden bağımsız olmadığını ve o değişmedikçe bu sorunun da çözülemeyeceğini hatırlatarak en azından yakın bir zamanda daha önce denenen ırkçı saldırıların daha büyüğünün olmaması için çaba sarf etmenin herkesin temel görevi olmalıdır.

Tüm bunlar bir yana gözlemlediğim bir noktada kendi sosyolojik, kültürel gerçekliğimiz ile de yüzleşmemiz gerektiğidir. 2014 yılında panelist olarak davet edildiğim Lübnan’da kaldığım 5 gün boyunca ülkemizin yani Türkiye’nin nasıl çölleştirildiğini görmem için yeterli olmuştu. Türkiye’de bize aktarılan ve öğretilenin aksine tüm Ortadoğu’nun, Fars ve Arap coğrafyasının Türkiye’den çok daha renkli ve mültikültürel olduğuydu. Çok kültürlü ve daha demokratik yönetim arayışı ve pratiği içinde olduklarıydı.

Bu reel yaşamın toplumsal yaşama bire bir yansıdığını söylemekten öte aslında mevcut toplumsal etnik, kültürel ve inançsal farklılıkların her şeye rağmen nasıl iç içe canlı bir yaşam sürdürdükleri ve siyasal yapısal yönetimde söz ve yetki sahibi olarak dahi daha eşit bir vatandaşlığı sağlamaya çabalamalarının ezberimi bozduğunu ve etkilediğini söylemek ne abartı olur ne de yanlış! Elbette birçok eksikleri vardı ama güzergahları doğruydu. Haliyle bu yaşam tarzının cinsiyet ve yaş ayırmadan tüm toplumsal kesimlere yansıyan özgüveni ve mutluluğu görmemek de mümkün değil.

Ülkemizin tekçi etnik, inançsal, idaresel,ideolojik yönetim ve dayatmaları İle karşılaştırıldığında arada fersah fersah yaşam ve anlayış farklılığı ve uçurumu vardı.

Ülkemizdeki savaş mağduru sığınmacıların tüm zor koşullarda dahi kendilerine olan özgüvene dayalı kişiliklerini görmek ülke insanımızı şaşırtmış ve şaşırtıyor olabilir.

Çünkü binlerce yıllık altüst oluşlara, soykırımlara, darbelere, sıkıyönetim, olağanüstü hal yönetimlerine, işkencelere, mahpusluklara maruz kalmış, bırakılmış insanımızın üstüne üstlük tekçi etnik ve inançsal dayatma ile çoğunun kendi kabuğuna çekildiğini ya da mevcut dayatılan her şeyi benimsemeye yönelmediğini kim söyleyebilir ki? Ya giderek gülümsemesini ve neşesini kaybeden bir toplum olmadığımızı?

O yüzden Ortadoğu’dan gelen milyonlarca insanın kendine özgüveni, itirazı, gülüşü, heyecanı, kendinden emin yüksek sesli konuşması, gülüşü biz mütedeyyin makbul vatandaşları fazlasıyla rahatsız, tahammülsüz ve huzursuz ediyor olabilir mi? Bu sorunun cevabı evet ise o zaman çok zaman bu tahammülsüzlüğümüz ve mutsuzluğumuzun tezahürü olarak başlayan ırkçılığa ve nefrete son verip huzursuzluğumuza ve mutsuzluğumuza asıl neden olanları giderip, yarını gülümseyerek kuralım.
















Editör: M. AKAY

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar