Yakın Tarihimize Tanık Bir kitap: ‘Keskin Bir hayat’

Yakın Tarihimize Tanık Bir kitap: ‘Keskin Bir hayat’
27.03.2022 - 14:59
Güncelleme 27.03.2022 - 15:04
Haber Merkezi
602

Eren Keskin’in ‘Keskin Bir Hayat’ kitabı yılın başında okuyucularla buluşmuştu. Yıldırım Türker önsözünü yazdı. Gazeteci-yazar Bircan Değirmenci'nin kaleminden çıkan çalışmanın editörü Tanıl Bora. Türkiye’nin 90'lı yıllara tanıklık etmiş iki ismin bir araya gelerek ortaya çıkardığı 'Keskin Bir Hayat' çalışması İletişim Yayınlarından yayımlandı.

Duvar gazetesinin iki şubattaki baskısında Anıl Mert Soy kitap hakkında Bircan Demirci ve Eren Keskin ile birlikte yaptığı portaj yayımlandı. Marmarayerelhaber okuyucuların ilgisini çekeceğini düşündüğümüz biyografik nitelikli kitap; yakın siyasi tarihin içinden söz alan iki insan hakları aktivistin tanıklığı; düne, geleceğe ışık tutacak önemli bilgi ve deneyimler içeriyor.

“Anıl Mert Soy: Keskin Bir Hayat, konumlanışı itibariyle toplumsal hafızaya odaklanıyor. Kitabı kaleme alırken nelere dikkat ettiniz, çıkış noktanız neydi?

Bircan Değirmenci: Ben gazeteciliğe 1996’da, ismi sürekli değişse de bizim için hep Özgür Gündem olan gazetede, başladım. Malum üzerinde yoğun baskıların olduğu bir gazeteydi. Muhabirleri kaçırılan, öldürülen, failleri bulunmayan bir yerde çalışmak zor ama bir o kadar da öğreticiydi. Beşiktaş’taki Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargı muhabirliği yapmaya başladım. İlk girdiğim dava Susurluk davasıydı.

3 Kasım 1996’da Susurluk’taki kazayla birlikte "mafya-siyaset-devlet" üçgeninde, aslında öncesinde de konuşulan ancak ispatlanamayan bir dizi karmaşık ama karanlık ilişki gün yüzüne çıkmıştı. Artık ‘derin devlet’ tartışılmaya başlanmıştı. Mesleği yeni öğrenmeye çalışırken karşılaştığınız ilk şey devlet içindeki gizli güç odaklarının ifadeleriydi. Bir anda Mehmet Ağar’ı, Korkut Eken’i, Sedat Bucak’ı, Alaattin Çakıcı’yı dinliyorsunuz. Bu duruşmalarda anlatılan olayları daha önce manşetlerine taşıdığı için bombalanan, sansürlenen, cezalara çarptırılan bir gazetede çalışıyorsunuz. Yine aynı süreçte Mısır Çarşısı, Mavi Çarşı davası, Ahmet Kaya’nın yargılanması, çete davaları, PKK, DHKP-C, İBDA-C, Hizbullah davaları, fikrini söylediği için, gazete ya da dergilerin genel yayın yönetmenliğini yaptığı için yargılananlar, siyasi savunma yapanlar, ceza alınca slogan attığı için jandarma tarafından dövülenler, DGM bahçesinde bekleyen aileler, her hafta Düşünceye Özgürlük kampanyasını yürüterek, kendini ihbar eden Şanar Yurdatapan aklımda kalanlardan bazıları...

Tüm bu kaotik ortamın içerisinde hemen her gün o koridorları arşınlayan, enerjisi yüksek bir avukat olan Eren Keskin’le tanışıyorsunuz. Bir davadan diğerine giriyor, askeri hâkimler ve savcılar onu pür dikkat dinliyor. Sadece onlar değil, karşı tarafın avukatları, izleyici sırasında oturanlar, sanık sandalyesindekiler...

Savunma yaparken ses tonu, inandırıcılığı, özgüveni, makyajı, zarafeti, cesur ve net tavırları ister istemez büyüleyici bir etki yaratırdı. Müvekkilleriyle arasında kurduğu bağ, göz temasından çok iyi anlaşılırdı, ceza bile aldıklarında ona olan güvenlerinden bir şey eksilmezdi. Çünkü avukatları onlar için çok çaba göstermişti, bunu görebiliyorlardı.

Sadece adliye koridorlarında değil, Öcalan’ın getiriliş sürecinde yaşanan sokak eylemlerinde, her hafta Galatasaray Meydanı’ndaki Cumartesi İnsanları'nın yanında, kadına şiddete dikkat çeken basın açıklamalarında karşılaşırdık Eren Keskin’le. Bir nevi ortak bir tarihi yaşıyorduk. Yıllarca, yeri geldiğinde bir habere konu olduğunda hatırlatma amacıyla yazdığımız, dost meclislerinde anekdot olarak anlattığımız bu yaşananları derli toplu bir biçimde ve hafızayı diri tutmak için bir araya getirmek hep istediğim ama ertelediğim bir şeydi. Harekete geçmem için tetikleyen bir şeyin olması gerekiyormuş demek.

 

2018 yılında Eren Keskin’le Gazete Duvar için yaptığımız bir söyleşinin ardından bu kitap fikrinin gündeme gelmesi benim için de önemli bir imkândı. En azından bu vesileyle kendi tanıklıklarımı da anlatabilecektim. Bu sadece Eren Keskin’in hikâyesi değildi, bu hepimizin hikâyesiydi. Bizim bunların yeniden hatırlamaya ve genç kuşağın bunlardan haberdar olmaya ihtiyacı vardı.

Nehir söyleşi şeklinde başladık ama soru-cevap yöntemi ikimizi de tatmin etmedi. Sorumluluğum ve yükümün ağır olacağını bildiğim halde başka bir yol denedim, ikimizin de renginin yansıdığı bir çalışma olsun istedim. Aldığımız geri bildirimlerde metnin akıcılığı açısından doğru bir yöntem olduğunu gördük. En azından bize yapılan yorumlar şimdilik bu yönde. Eren Hanımla yaptığım görüşmelerde aldığım kayıtların dışında detaylı bir arşiv çalışmasına giriştim. O dönem hangi siyasi olayların yaşandığından vizyonda hangi filmlerin olduğuna varana dek bir kaynak taraması yaptım. Bunları yaparken hafızamı tazeledim, kaçırdığım pek çok şeyi öğrenmiş oldum. Yığınla bilgiyi, belgeyi süzerek, hikâyeden kopmadan anlatmaya çalıştım. Umarım altından kalkabilmişimdir.

Anıl Mert Soy: Eren Keskin'in yanında durduğu tüm hak ihlalleri aynı zamanda haber ve kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Bir gazeteci olarak 'haber' ile aranıza nasıl bir mesafe koydunuz? 

Bircan Değirmenci: Yaşanan hak ihlallerinde içeriden biri olarak sizin gördüklerinizle ertesi gün gazetelere yansıyanın çok farklı olduğunu, bir algı operasyonunun nasıl yönetildiğini gayet yakından bildiğiniz için söz konusu haberlere ne kadar ‘mesafe’ koyacağınızı da kestirebiliyorsunuz. Kitabı yazarken yaptığım arşiv çalışmasında da bunları bir kez daha gördüm. Eren Hanımın anlattıklarıyla olayların nasıl geliştiğini görürken, cımbızlama yöntemi ve haberin veriliş şekliyle konuların nasıl saptırıldığına da tanık oluyorsunuz.

Anıl Mert Soy: Açılan onca dava, tehditler, hedef göstermeler... Tüm bunların karşısında içinizdeki inadı besleyen dürtü nedir? 

Eren Keskin: 30 yıldır insan hakları hareketi içindeyim ve bu süre boyunca çok sayıda dava açıldı bana. Yani 90’lı yıllarda hakkımda 200’den fazla dava açılmıştı. 1995 yılında cezaevinde kaldım bir süre… Daha sonra Özgür Gündem gazetesinin gönüllü genel yayın yönetmeni göründüğüm için, sadece gazetede adım yazılı olduğu için 3 yıl boyunca 2013-2016 yılları arasında 143 dava açıldı. Ve şu anda toplam 26 yıl 9 ay hapis cezam var. Ben bunları tabii ki hiç önemsemedim değil; korkuyorsunuz, tedirgin oluyorsunuz, yaşamınızı sürdürmek zorundasınız ve cezaevine girmek istemiyorsunuz doğal olarak.

Ama biz insan hakları savunucuları olarak bunu hep şöyle açıklıyoruz; korkuyla yaşamayı öğreniyoruz. Aslında o tehditleri, hakaretleri, hapis cezalarını çok da düşünerek yaşarsanız, zaten bizim yaptığımız işi yapamazsınız. Düşünmüyorsunuz ya da bununla yaşamı öğreniyorsunuz. Bana çok sorulur bu soru  “hiç vazgeçmeyi düşündün mü?“ diye… Hiç vazgeçmeyi düşünmedim. Çünkü bu bir yaşam biçimi haline geliyor ve ben insan hakları mücadelesini her zaman ölülerimize karşı borcumuz olarak tanımlıyorum; bizim yol arkadaşlarımız öldüler, yoklar artık ve biz onların mücadelesini sürdürmek zorundayız. Bu aslında severek kabul edilmiş bir görev gibi geliyor bana.

Eren Keskin: Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hiçbir zaman bir hukuk devleti olduğuna inanmıyorum. Sadece Türk ve Sünni Müslüman kimliğini temel alan bir resmi ideoloji var. 1915 ve 1938 gibi iki büyük soykırım suçu işlenmiş ve bütün bu suçların örtmeye çalışan bir resmi ideoloji yaratılmış. Bu İttihatçı resmi ideolojinin, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren varlığını biliyorum ve böyle bir kuruluş ideolojisiyle bir hukuk devleti olmanın mümkün olmadığını da düşünüyorum. Bizim bugün şikâyet ettiğimiz her şeyin benzeri, 90’larda da yaşandı. Tabii ki devlet yapısı biraz farklılık oluşturuyordu. Militarizm, militaristler ya da askerler daha da ön plandaydı. Ama zihniyete bir değişiklik yok.

Devletin resmi ideolojisinin doğru kabul ettiği, özellikle Kürt sorunu, Ermeni Soykırımı, Kıbrıs meselesi gibi temel konularda devlet aklında bir değişiklik yok. Şöyle diyebiliriz; yöntemler farklı. Örneğin 90’larda işkence, gözaltına kaybetme, kontrgerilla cinayetleri tabii ki çok yoğundu ama şimdi de aynı devlet aklı ifade özgürlüğünü çok yoğun engelliyor. Sonuçta dünya eski dünya değil, sermaye nasıl küreselleşiyorsa, insan hakları da küreselleşiyor. Artık sosyal medyayla anında her bilgi ulaşıyor. Tabii ki fiili saldırıları o kadar kolay yapamıyorlar ama ifade özgürlüğü önündeki engeller aynı devlet aklının ürünü.

Bircan Değirmenci: Biz karanlık bir dönemi anlattık. Aslında günümüze gelindiğinde değişen hiçbir şey yok. Sadece yöntem değişti. O dönem karanlıkta, tenhalarda yapılan, inkâr edilen uygulamalar şu anda aydınlıkta ve övünerek yapılıyor ne yazık ki. Ülke içeridekiler ve dışarıdakilerle birlikte koskoca bir hapishaneye çevrilmiş durumda. Sanatçısından siyasetçisine tüm muhalif sesler susturuluyor, ağzını açıp tek kelime edemiyorsun, tek tipleştirilmiş bir zihniyet yerleştirilmeye çalışılıyor. Bu ülkede bir geleceğin olmadığını gören ve imkânları elveren gençler yurtdışına gitmenin yollarını arıyor. O dönem en azından güzel günler göreceğimize dair umudumuz, inancımız, bir mana arayışımız vardı, şimdi bu duygular anlamsızlaştırılmaya, yok edilmeye çalışılıyor. Elbette bunu yitirmek istemiyorum, kim bilir belki bir sihirli değnek ya da belki bir kıvılcım pek çok şeyi değiştirebilir, belli mi olur? Malum dünya cesaretini ve umudunu yitirmeyen insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor.

Anıl Mert Soy: Örgütlü mücadelenin en kıymetli örneklerinden biri de kuşkusuz İHD... Bize İHD'nin hem bölge halkı hem de mücadele tabanındaki karşılığından bahseder misiniz? 

Eren Keskin: İnsan Hakları Derneği, 12 Eylül militarist darbesinin ardından kurulan ilk sivil toplum örgütü. İlk kurulduğunda cezaevindeki mahpusların hak talepleri üzerinden, mahpusların aileleri ve bazı aydınlar tarafından kuruldu dernek. Ama yıllar içinde yaşamın her alanına yayılan hak ihlallerini gündemine aldı. Bugün bize cezaevindeki bir mahpustan, kontrgerilla tarafından öldürülen aile yakınlarına, gözaltında kayıplardan, kocası tarafından şiddet gören kadınlara, LGBTİ+ bireylere, işçi sınıfında yaşanan hak ihlallerinden mağdur olanlara yani akılınıza gelebilecek her alanda hakkı ihlal edilen insanlar İHD’ye başvuruyorlar. Ama İHD’nin özellikle bölge halkı açsısından şöyle bir önemi var. 90’larda Kürdistan’da çok büyük hak ihlalleri yaşandı. Ve o dönem bu ihlalleri belgeleyen, raporlayan, gündeme getiren sadece İnsan Hakları Derneği vardı. O nedenle de bölge halkıyla İnsan Hakları Derneği'nin kopmaz bir gönül bağı vardır.

Bircan Değirmenci: Ülkenin üzerinden bir buldozer gibi geçen darbenin etkisinin devam ettiği, kimsenin kafasını dışarı çıkartamadığı günlerde adeta insanlığın bir kurtuluş hareketi olarak görülmüş. Özellikle bölgede sığınılan, bir umut ışığı olarak benimsenen ve güvenilen bir dernek olduğunu 90’larda yaşanan köy boşaltmalar, saldırılar, kayıplar, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasında çözümün adresi olarak görülmesinden anlıyoruz.

Anıl Mert Soy: Kitapta sayısız isim ve olay var. Birçok kimlik ve hak ihlalinin yanında görüyoruz sizi fakat hiçbir zaman reel siyasetin içinde olmadınız. Bu tercihinizin sebebi nedir? 

Eren Keskin: Ben aktif siyasetin içinde olmayı hiçbir zaman düşünmedim. Çünkü siyasetin içine girdiğiniz zaman daha düşüncelerinizi ve ifadelerinizi kontrol altında tutmak zorundasınız ya da içinde bulunduğunuz siyasi yapının zaman zaman değişen söylemlerine uymak zorundasınız. Ben her zaman sözümü çok özgürce söylemekten yanayım. Bu nedenle de hep insan hakları savunucusu olarak kalmayı istedim. Çok zaman ve çok fazla teklif geldi siyasete girmem için. Ama her şeyden önce o yemini etmek istemedim. Çünkü ben çok özgürce kullandım birtakım sözcükleri. O sözcükleri kullandıktan sonra gidip o yemini etmek istemedim. Ha bunu söylerken sunu da söylemek isterim ki; Kürtlerin sivil siyaset içine girmelerini çok önemli buluyorum. Ve sivil siyasetçilere çok büyük saygı duyuyorum; bu kadar büyük baskılara rağmen hala siyaseti devam ettiriyorlar. Özellikle HDP… Zaten siyaset yapsaydım ancak HDP’de yapardım. Ama bu kadar baskıya rağmen, bu kadar dirençle yollarına devam etmelerini de büyük saygı duyuyorum.

Anıl Mert Soy: Yine önemli noktalardan birisi kamuoyunu harekete geçirme meselesi... Eren Keskin'in bir personaya dönüşmesindeki temel etkenler nelerdir? 

Bircan Değirmenci: Pek çok etken var elbette. Hiç kimsenin cesaret edemediği zamanlarda Kürt illerine gidip, ateş altında kolluk güçlerine karşı hesap sorması, orada yaşananları rapor etmesi, LGBTİ+ bireylerin haklarını savunarak homofobiye karşı mücadele etmesi, gözaltında kadınların cinsel taciz ve tecavüze uğradığını her fırsatta yüksek sesle söyleyerek çeşitli güç odaklarını rahatsız etmesi. Sürekli soran, sorgulayan, dürten, rahatsız eden, ’huzuru’ bozan bir kişilik. Benim gördüğüm kadarıyla Eren Keskin’in başarısının altında çalışkanlığı, inandığı mücadeleye adanmışlığı ve fedakârlığı yatıyor.

Anıl Mert Soy: Önümüzdeki günlerde bizleri bekleyen yeni çalışmalarınız nelerdir?

Bircan Değirmenci: Artık biyografi yazar mıyım bilmiyorum. Çünkü keyifli olduğu kadar konuların ağırlığı bakımından aynı zamanda çok yorucu bir süreçti. Kitap çok uzayacağı için seçmek zorunda kaldığımız, yazamadığımız, anlatamadığımız ama ‘keşke bunu da yazsaydık” dediğimiz çok şey var aslında. Kesin olmamakla birlikte belki başka bir formatla bunu devam ettirebiliriz. Daha önce yazıp kıyıda, köşede beklettiğim bazı hikâyelerim de var. Belki onları toparlayıp bir araya getirebilirim. Ve tabi ki kültür -sanat ve yaşam haberleri yapmaya da devam edeceğim.

Eren Keskin: Aslında bana çok fazla söylendi neden bir kitap yazmıyorsun, anılarını yazmıyorsun diye… Çünkü 90’lı yılların anıları gerçekten çok önemli, çok acı, devletin bütün o baskıcı, katliamcı yüzünü ortaya çıkaran çok önemli anılar… Ama hep bir anı bekledim sanıyorum o da herhalde sadece Bircan’la bu çalışmayı yapmakmış. Çünkü biz Bircan Değirmenci’yle Devlet Güvenlik Mahkemesi salonlarında aynı odanın içinde, çünkü avukatlar ve gazeteciler, küçücük bir odada otururlardı. Duruşmaları beklerlerdi.

O kadar uzun yıllar geçirdik o kadar bir ortak bir geçmişimiz var ki, özellikle Özgür Gündem’den de gelen ortak bir geçmişimiz var; aynı duyguları yaşayan, hisseden bir gazeteciyle yapmak çok önemliydi. Ve çok da mutluyum bunun için. Çünkü bunların ileriki zamanlarda da okunacak olması önemli. Bundan sonra çalışma yapar mıyız, çünkü yazmadığımız, anlatmadığım ya da o kadar çok şey var ki belki devamı olur. Tabii ki Bircan burada çok emek verdi. Esas emek onun. Eğer o isterse belki bu kitabın bir devamını da yaparız.”

 

 

 


Editör: M. AKAY

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar