Çin’in Devlet Kapitalizmi Rejimi Türkiye İçin Örnek Alınacak Bir Model midir? (2)

F. Levent Şensever Enternasyonal Sosyalizm dergisinde yazında Çin'in merkez ülkelerdeki yerini ve 'yükselişinin' nedenlerini sorguluyor. Çin ekonomisi dinamiklerinin içinde emek gücünün rolünü analiz ederken Şensever, Çin hakkında üretilen illüzyonları ortaya seriyor. Şensever'in yazısı uzun olduğundan iki bölümde yayımlıyoruz.

Çin’in Devlet Kapitalizmi Rejimi Türkiye İçin Örnek Alınacak Bir Model midir? (2)
6.05.2022 - 08:57
Güncelleme 6.05.2022 - 08:58
Haber Merkezi
186

F. Levent Şensever Enternasyonal Sosyalizm dergisinde yazında Çin'in merkez ülkelerdeki yerini ve 'yükselişinin' nedenlerini sorguluyor. Çin ekonomisi dinamiklerinin içinde emek gücünün rolünü analiz ederken Şensever, Çin hakkında üretilen illüzyonları ortaya seriyor. Sensever'in yazısı uzun olduğundan iki bölümde yayımlıyoruz.

 

Çin’in Devlet Kapitalizmi Rejimi Türkiye İçin Örnek Alınacak Bir Model midir? (2)

 

 

2. Bölüm:

 

Yurtiçi borç sorunu

 

Çin’in borçları, 2007-2008 yılları arasında gerçekleşen küresel finans krizi döneminde hızla arttı. Bu artışta rol oynayan faktörlerden biri de yönetimin devasa ekonomik teşvik paketlerinin bankalardan sağlanan borçlanmayla karşılamasıydı. Küresel finans krizinin ardından uzun bir süre dengelenen borçlanma miktarları, geçtiğimiz yılın üçüncü çeyreğinde gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 300’ü düzeyine ulaşarak,[44] yeniden ciddi bir risk oluşturmaya başladı. Çin, borçları en çok artan sanayileşmiş ülkeler arasında yalnız olmasa da ABD ve Japonya gibi diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, borçlarının bileşimi farklı. Ülkede şirketlerin toplam borçları, GSYİH’nin yüzde 160’ı oranındayken, ABD ve Japonya’nın borçlarının büyük kısmı devlet borçlarından kaynaklanıyor.[45]

 

Çin, ülke içinde karşı karşıya kaldığı borç sorununu aşmak üzere yeniden yapılanma adımları atarken, tüm dünyada tam anlamıyla bir ‘borç tsunamisi’ yaşanıyor. Pandemi, borçların artışını ciddi oranda hızlandırdı. Dünyadaki borçların toplamı 2021 yılı itibariyle 303 trilyon dolar gibi devasa bir büyüklüğe ulaştı. Bu, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük artışa işaret ediyor. Geçen yıl küresel borçlanma düzeyinin toplam miktarı, dünya toplam GSYİH’nin 3,5 katına ulaşmıştı.[46]

 

Çin ekonomisi de küresel düzeydeki borç girdabından kurtulamıyor. Çin’in ulusal borçlarının toplamı geçen yıl itibariyle 60 trilyon doları aştı (Türkiye GSMH’sinin yaklaşık 76,5 katı).[47] Devlet, pandemi nedeniyle uzun bir ara vermesinin ardından, geçen yılın sonlarına doğru borçlanma meselesine yeniden el attı ve bu çabası belli bir oranda sonuç verdi. Ancak, bazı uzmanlar ülkenin bu yılki büyüme hedeflerine ulaşılmasının zor olduğunu, zira borçlanma oranları üzerindeki baskıların geleceğe yönelik ekonomik beklentileri sekteye uğratacağını belirtiyor. Öte yandan, birçok ekonomist, özellikle büyüme hedeflerini tutturabilmek amacıyla ‘verimsiz şirketlere’ sağlanan borçlardaki muazzam büyüme oranlarının sürdürülebilir olmadığı ve emlak piyasasında görüldüğü gibi, bu durumun gelecekte bir balona neden olacağı görüşünü savunuyor.

 

Bu arada tüketici harcamaları, yukarıda değinilen gelişmeler ve seyahatlere ilişkin pandemi kısıtlamaları ve kapanmalardan kaynaklı olarak düşük düzeyde seyretmeye devam ediyor. Perakende satışları, 2021 yılında bir önceki yıla göre toplamda yüzde 12,5 oranında artarken, aslında elde edilen bu yüksek artış sadece kentsel bölgelerde gerçekleşti. Kırsal bölgelerde ise artış yüzde 1,8 oranıyla, pandemi öncesi elde edilen büyümenin gerisinde kaldı. Geçen yılın aralık ayı verileri incelendiğinde, beyaz eşyalarda yüzde 6, mobilya sektöründe yüzde 3,1 ve otomobil satışlarında yüzde 7,4’lük bir düşüş gözlemlenirken, en büyük artış ise yüzde 18,8’lik büyüme ile ‘günlük ihtiyaçlar’ alanında oldu.[48]

 

Gerek Çin’de gerekse dünyada borçlanmayla ilgili durum buyken, küresel ekonominin önümüzdeki döneme ilişkin görünümü ise pek parlak değil. Dünya Bankası’nın öngörüsüne göre, küresel ekonominin 2021’deki yüzde 5,5’lik büyümesinin ardından, 2022 yılındaki büyümenin yüzde 4,3’e gerilemesi bekleniyor. Küresel düzeyde talep gerilerken, özellikle Ukrayna’nın işgali sonrası tedarik zincirindeki sıkıntıların daha da artması bekleniyor. Enflasyon artışına yol açan ekonomik sıkıntılar ise risk oluşturmayı sürdürüyor. Üstelik bu öngörüler, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden önceki durumun analizine dayanıyordu. İşgal, birçok yeni küresel riski ortaya çıkardı. Rusya’nın agresif tutumundan kaynaklı olarak petrol ve doğal gaz fiyatlarında hızlı bir artışın yanı sıra, küresel gıda fiyatlarının da hızla tırmanması beklenirken, bu durumun küresel ticarete dayalı toparlanmayı olumsuz etkilemesi kaçınılmaz olacak.

 

Gelir eşitsizliği

 

“Çin’in karakteristik özelliklerini barındıran sosyalizmin” babası olarak anılan eski devlet başkanı Deng, 1978 yılında nihai hedef olarak belirlenen ‘müşterek refaha’ ulaşmak amacıyla liberal piyasa ekonomisine entegrasyonu sağlayacak bir dizi reform başlattı. Çin, bu adımın ardından geçen 40 yılı aşkın süre boyunca hızlı ve kesintisiz bir ekonomik büyüme kaydetti.

 

Bu hızlı büyüme, bir yandan geçmişte yaşanan kitlesel yoksulluğun ortadan kaldırılması anlamında pozitif etki sağlarken, aynı zamanda ciddi bir gelir eşitsizliği de yarattı. Ülke, her sekiz yılda bir ulusal gelirini yaklaşık iki kat artırırken, ABD Kongresi tarafından gerçekleştirilen bir araştırmanın sonucuna göre, 800 milyon Çinli yoksulluktan kurtuldu.[49]

 

Ancak, 1978 ile 2010 arasında ülkede ortalama gelir düzeyi hızla artarken, buna paralel gelir eşitsizliği de artmaya devam etti. Özellikle 2005 yılından itibaren sağlık, eğitim ve kırsal bölgelerdeki altyapıya yapılan yatırımlarla gelir eşitsizliğindeki kötü gidişat bir nebze kontrol altına alınsa da gelir piramidinin en tepesinde olan kesimle, nüfusun geri kalan kesimi arasındaki eşitsizlik artmayı sürdürdü.

 

Geçen yılın sonunda yayımlanan Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre, Çin nüfusunun en zengin yüzde 10’u ile en yoksul yüzde 50’lilik kesimi arasındaki gelir eşitsizliği 14 katı buluyor. Rapordaki verilere göre, ülkenin toplam gelirinin dağılımında, nüfusunun en zengin yüzde 1’i ile en yoksul yüzde 50’sinin payları neredeyse eşit; nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesiminin toplam gelir içindeki payı yüzde 14’ken, en yoksul yüzde 50’lik kesimin toplam payı ise yüzde 14,4.[50]

 

Çin, 2021 yılı itibariyle dünyadaki dolar milyarderleri sıralamasında ABD’yi de geçerek ilk sırada yer aldı.[51] Gelir eşitsizliğiyle ilgili adaletsizliği yansıtan bir başka veri de ülkedeki milyonerlerin sayısı. Credit Suisse’in bir tahminine göre, 2021 yılı itibariyle ülkedeki dolar milyoneri sayısı 5,3 milyon kişiyi buldu ve ülke dolar milyonerleri bakımından dünyada ABD’nin ardından ikinci sırada yer aldı.[52] Hong Kong, nüfus başına düşen dolar milyoneri sayısı bakımından dünyada en önde gelen kent. Öte yandan, geçtiğimiz yıl en zengin 100 Çinli dolar milyarderinin toplam serveti yaklaşık 1,5 trilyon dolar düzeyine ulaşırken,[53] sayıları ABD nüfusunun iki katına yakın olan 600 milyon Çinli, ayda ortalama 150 dolar gelir elde edebilmekteydi.[54]

 

Gelir eşitsizliğine ilişkin bu durum yeni bir olgu değil. 1978-2015 yılları arasındaki kişi başına düşen gelir artış oranları incelendiğinde, söz konusu dönemde gelir düzeyi bakımından nüfus dilimleri arasındaki eşitsizliğinin büyük oranda arttığı görülüyor. Bu yıllar arasında nüfusun en zengin yüzde 1’nin geliri yıllık ortalama yüzde 8,6 oranında artarken, nüfusun en yoksul yüzde 50’lik kesiminin gelir artışı ortalama yüzde 4,5 düzeyinde kaldı.[55] Birçok uzman, pandemi koşullarının yoksul Çinli vatandaşların gelir düzeyinin artırılmasına ilişkin çabaları sekteye uğrattığı endişesini taşıyor.

 

Yukarıda yansıtılmaya çalışılan tablo, ülkedeki gelir eşitsizliğinin diğer ülkelerle karşılaştırılması durumunda daha da netleşiyor. Gelir eşitsizliğini ölçmeye yarayan bir endeks olan Gini katsayısına göre Çin, gelir eşitsizliği bakımından neredeyse tüm Batılı sanayi ülkelerden daha kötü durumda.[56]

 

Bu veriler ülkedeki gelir adaletsizliğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne sererken, gelir düzeyine ilişkin verilerin yıllara göre nüfus ortalaması alınarak karşılaştırılması, bize yeterince ayrıntılı bir veri sağlamıyor. Zira, farklı nüfus dilimleri arasındaki eşitsizliğin yanı sıra, farklı kentler ve kırsal bölgelerle sanayileşmiş kentsel bölgeler arasındaki coğrafi eşitsizlikler de dikkate alındığında, ortaya bir başka olumsuz manzara çıkıyor. Bu eşitsizlikler ise temel olarak ülkenin siyasi ve ekonomik sisteminden kaynaklanıyor. Bir örnek vermek gerekirse, 2019 yılında ülkenin en zengin 3 kentiyle en yoksul 3 kenti arasında gelir ortalamasındaki fark 4’e 1’di. Gelir düzeyi bakımından diğer kentlerle arayı iyice açmış olan Pekin ve Şanghay gibi kentleri saymasak bile, zengin kentlerle yoksul kentler arasındaki fark 3,5’e 1 düzeyindeydi.[57] 2021 yılı itibariyle ülkenin kırsal kesim nüfusunun toplam nüfusa oranı yüzde 35,28 düzeyinde, yani yaklaşık 498,3 milyon kişiden oluşuyordu.[58] Yoksulluktan ciddi boyutta etkilenen kırsal kesimin nüfusunun bu devasa büyüklüğü, Xi yönetiminin sorunu daha fazla görmezden gelmesine olanak tanımıyor.

 

İstihdam ve sosyal güvence sorunları

 

Ülkede son yıllarda başta sanayi ve imalat sektöründe olmak üzere, ciddi bir istihdam açığı sorunu yaşanıyor. Çin’de sanayi bölgelerindeki istihdamın önemli bir bölümünü oluşturan göçmen işçilerin, pandeminin ortaya çıkardığı sorunlar ve göç ettikleri bölgelerdeki koşulların görece iyileşmesinden kaynaklı geri dönüş eğiliminin artması gibi bir dizi gerekçenin yanı sıra, ülkenin hızlı bir şekilde yaşlanan nüfusu da istihdam açığı sorununu artıran olguların başında geliyor.

 

Ülkenin çalışan nüfusu, geçen yıl itibariyle toplam nüfusun yüzde 63’ü düzeyinde, yani yaklaşık 894 milyon kişiden oluşuyordu. Oysa 2010 yılında çalışan nüfusun sayısı, toplam nüfusun yüzde 70’i düzeyinde, yaklaşık 939 milyon kişiydi. Resmi verilere göre çalışan nüfus sayısının gelecek beş yıl içinde 35 milyon daha azalması bekleniyor.[59]

 

Çalışan nüfusun yanı sıra, toplam nüfus artışı da azalma eğiliminde. Çin, 2020 yılı itibariyle kadın başına 1,3 çocuk doğum oranıyla, ülke nüfusunu sabit tutabilecek minimum 2,1’lik doğum oranının oldukça altında bir orana sahipti. Bu oran, yıllardır yaşlanan nüfusuyla ilgili sorun yaşayan Japonya’dakinden bile düşük[60] ve ülkede 1960 yılından bu yana kaydedilen en düşük oran.[61]

 

Öte yandan, Çin’in resmi istatistik ofisine göre, 2020 yılında ülkede önemli bir istihdam kaynağı olan göçmen işçilerin sayısı, son 10 yıl içinde ilk kez gerileyerek 5 milyon azaldı. Bir diğer sorun da 2008 yılında toplam yurtiçi göçmen işçi sayısının yüzde 46’sını oluşturan 30 yaş ve altı göçmen işçilerin nüfusunun 2020 yılı itibariyle yüzde 23’e gerilemiş olması.[62]

 

Devlet bu trendin sosyal ve ekonomik bir risk oluşturduğunun farkında ve gidişatı değiştirmek üzere yeni stratejiler ve eylem planları geliştiriyor. 9 Aralık 2021 tarihinde, Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi ve Devlet Konseyi’nin ülkenin yaşlanan nüfusuna ilişkin ortak açıklamasında dile getirilen ilkelerde, “yaşlı yetişkinlerin fiziki olarak aktif ve sağlıklı bir yaşama adapte olmalarının” önemine vurgu yapılıyordu.

 

Dünyanın en büyük sosyal güvenlik sistemi olan Çin’in genel emeklilik sistemi, ulusal istatistik kurumunun 2020 yılı nüfus sayımı verilerine göre kentsel bölgelerdeki işgücünün yüzde 71’ni kapsarken, bu nüfusun sadece yüzde 47’si işsizlik sigortası kapsamındaydı. Geniş nüfus kesimlerinin emeklilik güvencesi ve genel sağlık sistemi kapsamında olmamasının temel nedeni, küçük ve orta ölçekli işletmelerin kayıt dışı işçi çalıştırmaları. Yerel yönetimler, bölgelerindeki yatırımların cazibesinin azalmasından korktuğu için bu duruma göz yumuyor.[63]

 

Emeklilik sistemine dahil olan kişilerin 2020 yılı itibariyle toplam sayısı 998 milyonu buluyordu; ancak, temel emeklilik sigortası kapsamındaki işçilerin sayısı 542 milyon kişiyken, geriye kalan işçiler kapsamı daha dar olan ek emeklilik sistemine dahildi. Merkezi hükümet, temel sosyal güvenlik sistemine dahil olmayan kesimleri, bireysel prim katkısına dayanan ve devlet sübvansiyonlarıyla işleyen, kapsamı daha düşük sosyal sigorta sistemine katılmaya teşvik ediyor. Böylece yönetim, bu iki sosyal güvenlik sigortası sisteminin kapsamı arasında büyük farklar olmasına karşın, vatandaşların büyük bir kısmının sosyal sigorta şemsiyesi altında olduğunu ileri sürebiliyor.[64]

 

Gelir eşitsizliğinin yanı sıra, mevcut sosyal sağlık sigortasının bazı uygulamaları yoksul kesimler arasında ciddi sorunlara yol açabiliyor. Örneğin sigorta, hasta tedavisinde kullanılan ilaçların toplam ücretini önceden tahsil ediyor ve ancak tedavinin sonunda bunları geri iade ediyor.[65] Bu durumun özellikle yoksul kesimler açısından büyük bir yük oluşturduğunu tahmin etmek güç değil. Birçok ağır hastalık vakalarında ailelerin kredi çekerek büyük borç yükü altına girdiği ve bunun sonucunda daha derin yoksulluğa itildiği bildiriliyor. Öte yandan, ağır vakalarda söz konusu olan yüksek maliyetler nedeniyle birçok hastanın tedaviden vazgeçmek zorunda kalması da bir başka ciddi sorun.

 

Pandemi bu eşitsizliği bir kez daha gözler önüne serdi. Hong Kong’da Covid-19 vakaları patladığında, 80 yaş ve üzerindeki kent nüfusunun yaklaşık yüzde 65’i henüz aşılanmamıştı. Anakarada da durum farklı değildi. 80 yaş ve üzerindeki nüfusun sadece yüzde 51’i iki aşı olmuşken, takviye aşı olanların sayısı ise yalnızca yüzde 20’ydi.[66]

 

Yolsuzluklar

 

Çin’in bir diğer önemli siyasi ve ekonomik sorunu da yolsuzluklarla ilgili. Çin, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2021 yılı ‘Yolsuzluk Algı Endeksi’nde’ listelenen 180 ülke arasında elde ettiği 45 puanlık skorla 66’ncı sırada yer alıyordu. Endeksteki skorlar, ülkelerin kamu sektörlerinin yolsuzluklarına ilişkin kamuoyundaki algıya göre belirleniyor. Düşük skorlar kötü, yüksek skorlar ise iyi duruma işaret ediyor.[67] Dolayısıyla Çin’in yolsuzluklar konusundaki algısının, sıralamada kendisinden önceki 65 ülkeden daha kötü olduğu görülüyor. Çin’in yolsuzluklara ilişkin endeksteki bu konumu pek de yanıltıcı değil.

 

China Economic Weekly dergisinin verdiği bir habere göre, Çinli savcılar, 2009-2011 yılları arasında yanlarında kara para ile ülke dışına çıkarken yakalanan Çinli resmi yetkili sayısının 19 bin civarında olduğunu belirtmekteydi. Yanlışlıkla kamuoyuna açıklanan Merkez Bankası’nın yaptığı gizli bir başka araştırma, 1990 ile 2008 yılları arasında bürokratlar tarafından yurtdışına kaçırılan miktarın, 2012 yılı cari fiyatlarıyla 126 milyar doları bulduğunu ortaya koymaktaydı.[68]

 

Yolsuzluk son yıllara kadar yaygın olmasına karşın, parti bürokratlarının yasalar karşısında dokunulmazlıkları söz konusuydu. Parti kadrolarının edindikleri servetler hakkında sansür uygulanıyor, disiplin cezaları ise ancak siyasi kapışmalar ve parti içi çekişmeler sonucunda ortaya çıkıyordu. Xi, iktidara gelir gelmez yolsuzluklarla mücadele söylemine sarıldı ve bu konuda sert bir tutum aldı. Ancak, Xi’nin ailesinin de muazzam bir servet edindiği biliniyor; ailesinin maden, gayrimenkul ve cep telefonu gibi sektörlerdeki yatırımlarının 2012 yılı itibariyle birkaç yüz milyon doları bulduğu belirtiliyor.[69]

 

Xi, 2018 yılında yolsuzluklarla mücadele amaçlı bir kampanya başlattı. 2020 yılında sona eren bu kampanya sırasında, resmi verilere göre 40 bini bulan suç unsuru çete ve işletme çökertildi, 50 binden fazla Komünist Parti kadrosu ve kamu çalışanı, “organize çetelerle suç ortaklığından” dolayı cezalandırıldı. Pekin, kampanyanın bittiğini açıklamış olmakla birlikte benzer adımlara devam edileceğinin sinyallerini veriyor.[70]

 

Suç örgütleri ve iş birlikçilere karşı yürütülen bu kampanya başarılı olmakla birlikte, aynı zamanda üstü kapalı olarak, partinin denetiminden kopuk bir şekilde aşırı nüfuz ve servet edinmiş girişimciler ve şahısları saf dışı bırakma işlevini de gördü. Bazı Çinli vatandaşlar, birçok kişinin sırf kampanya kapsamında kovuşturulacak kişilerle ilgili konulan kotaların doldurulması amacıyla, işlemedikleri suçlar veya işlenen suçların abartılması gibi nedenlerle mağdur duruma düştüklerini iddia etmekteydi.

 

Komünist Partisi, 2021 yılında “disiplin kurallarını ve yasaları ihlal etmek” suçundan toplam 627 bin resmi görevliyi cezalandırdı. Cezalandırılanların büyük bir kısmını kırsal kesimden düşük düzey yetkililer oluştururken, cezalandırılan yüksek düzey parti kadrolarının sayısının sadece 36 olduğu belirtiliyor.[71]

 

Xi’nin yolsuzluğa karşı yürüttüğü kampanya, tahmin edileceği gibi parti ve devlet kadrolarında büyük bir şaşkınlık ve korku ile karşılandı. Çin’in 279 milyon dolar tutarında rüşvet aldığını kabul eden eski bir varlık fonu başkanı Lai Xiaomin’in hızlı bir süreç sonunda idamıyla birlikte, bürokratlar arasında rüşvet ve benzeri mali suçlar nedeniyle ölüm cezası verilmemesi şeklinde yazılı olmayan kural bozulmuş oldu. Bu gelişme büyük bir paniğe yol açtı. Bu arada bir başka Komünist Parti üst düzey kadrosunun rüşvet aldığını itiraf ederek, 7 yıl hapse mahkum edilmesinin ardından parti yetkilileri, “aldığı rüşvetleri itiraf eden” kadrolara hoşgörü gösterileceği açıklaması yaptı. Bu açıklama, benzeri suçları işlemiş olan kişilerin kendiliğinden teslim olma furyasına yol açtı. 2017’nin Ekim ayı ile 2018 yılı sonu arasında 5 binin üzerinde gerçekleşen suç itirafları, 2019 yılında 10.357’ye yükselirken, itirafların sayısı 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 54 artış gösterdi. Aynı trend geçen yılın başında da devam etti. Resmi medya 2021 yılında toplam 16 bin kişinin suçunu itiraf ettiğini bildiriyor. Bu durum resmi medyada, bu yılın sonunda gerçekleşecek olan Komünist Partisi’nin 20’nci Kongresi öncesinde, Xi’nin otoritesinin bir göstergesi olarak yansıtıldı.[72]

 

Xi yönetiminin yolsuzluklara yönelik mücadelesini sürdürecek olmasının bir başka gerekçesi, Komünist Partisi’nin halka kendi çıkarlarını öne çıkarmadığını gösterme çabası ve parti kadrolarının sadakatini pekiştirmek üzere de elverişli bir kaldıraç niteliğinde olması. Ancak Xi’nin siyasi gücünü pekiştirmek üzere uyguladığı bu yöntemlerin orta ve uzun vadede parti içindeki siyasi ilişkilerde gerilime yol açması olası ve böyle bir durum ise öngörülemeyen siyasi krizlere kapı aralayabilir.

 

Çalışma yaşamı ve toplumsal mücadeleler

 

Çin ekonomisinin yeniden yapılanmasına ilişkin atılan adımlar, ülkenin madencilik, demir ve çelik ile imalat sanayisi gibi geleneksel sektörlerinin gerilemesine, hizmet sektörünün ise hızla gelişmesine yol açıyor. Bu gelişme, fabrikalarda kolektif eylemlerin sayısının azalmasına neden olurken, aynı zamanda kargo ve kurye şirketleri, paket dağıtım servisleri ve çevrimiçi tedarik hizmetleri gibi gelişmekte olan yeni sektörlerde işçi grevleri ve protestoların artmasının önünü açtı. Bu nedenle, işçi eylemleri daha önce belli başlı sanayi bölgelerinde yoğunlaşırken, iç kesimler de dahil olmak üzere tüm ülkeye yayılmaya başladı. Bir diğer gelişme de işçilerin gelişen teknolojileri kullanarak daha organize ve kolektif eylemler düzenlemeye başlaması oldu.

 

Çin Halk Cumhuriyeti anayasası, vatandaşlarının ifade, basın, toplanma, örgütlenme, yürüyüş ve gösteri özgürlüklerini koruma altına alırken, devlet pratikte bu özgürlüklerin hayata geçmesine son derece sınırlı olanak tanıyor. Tiananmen Meydanı ve Hong Kong’daki gösteriler gibi bazı büyük eylemler uluslararası medyanın radarına girse de çoğu eylemler basın tarafından yansıtılmıyor. Oysa bu tür eylemlerin sayısı oldukça yüksek. Resmi verilere göre, 1993 yılında 8.700 olarak kayda geçen eylem sayısı, resmi verilerin paylaşıldığı en son tarih olan 2005 yılında 87.000’e çıkmıştı.[73] Devlet 2005’ten bu yana bu tür ‘kitle vakalarına’ ilişkin verileri paylaşmıyor.

 

Tüm Çin Sendikalar Federasyonu, tahmini 300 milyon üyesi ve 1 milyon civarında tam zamanlı çalışanıyla, dünyanın açık ara en büyük ulusal sendikal birliği ve aynı zamanda Çin’deki yegane sendika federasyonu konumunda. Federasyon, bu nicel gücüne rağmen kendisini Komünist Partisi’nin hizmetindeki bir kitle örgütü olarak görüyor ve bu doğrultuda işçi haklarını savunmaktan ziyade, tüm tarafların çıkarına hizmet edecek çatışmasız ve ahenk içinde ekonomik bir büyümeyi hedefliyor.

 

Oysa Çin’in 40 yılı aşkın süredir büyük bir ekonomik başarıya yol açan reform sürecinin sonucunda gelinen noktada, ahenk içinde ekonomik büyümenin Çinli işçilere yeterince fayda sağlamadığı ortada. Üstelik bu sürecin sonunda ortaya çıkan aşırı gelir eşitsizlikleri son yıllarda daha da artma eğiliminde. Komünist Partisi, ekonomik büyümenin tek başına ne işçilere ne de kitlelerin gözünde partinin meşruiyetine istenen katkıyı sağlamadığının farkında.

 

Xi, iktidara geldiği günden bu yana, işçilerin de ‘Çin rüyasını’ yaşayabilmeleri için çaba gösterilmesi yönünde sendika liderlerini birçok kez uyardı. 2015 yılında Komünist Partisi tarafından, sendika bürokrasisinin çalışma tarzının geliştirilmesi ve bu amaçla köklü bir değişikliğe gidilmesini hedefleyen bir sendika reformu girişimi başlatıldı.[74] Bu reform girişiminin temel amacı, sendikanın aksayan bürokratik yapısının düzeltilerek, “işçilerin desteklenmesi” ve “örgüte olan desteğin artırılmasını” sağlamaktı. Ancak bu girişimin söylemden öteye gidemediği görülüyor.

 

Çin’deki sendika yöneticilerinin hakim anlayışı, işçi haklarının savunusu doğrultusunda temsil ilişkilerinden ziyade, işçileri yardıma muhtaç mağdur kişiler olarak görme eğiliminde olmaları şeklinde özetlenebilir. Nitekim, sendikal ‘reform’ adımlarına rağmen bu anlayışın henüz değişmediği görülüyor. Bu nedenle de genel olarak işçiler kendilerini sendikayla özdeşleştirmedikleri gibi, sendikaya yönelik bir bağlılık hissiyatına da sahip değiller.[75] Dolayısıyla, sendika bürokrasisini dönüştürme ve sendikayı işçi haklarını savunacak şekilde yeniden yapılandırma hedefi sadece lafta kalıyor. Nitekim, partinin siyasi baskısına rağmen sendikanın gerçek kimliği, bir miktar makyaj yapılmasının ötesinde pek değişmedi.

 

İşçilerin eli örgütlü mücadele açısından zayıf olmakla birlikte, ülkede işçi direnişleri yaygın. Ulusal istatistik kurumunun verilerine göre, 2018 yılında çalışma yaşamındaki ihtilaflara bakan yerel hakem heyetlerinin önüne toplam 884.223 vaka gelirken, diğer yetkili arabulucular da 214.288 vakaya bakmıştı. Aynı yıl, China Labour Bulletin tarafından kayıt altına alınan işçi grevleri ve toplu eylemlerin sayısının 1.701 olduğu belirtilmekteydi.[76] Aynı kaynağa göre, 2016 ile 2021 yılları arasında gıda sektöründeki eylemlerin sayısı 131’i bulmuş[77] ve 2020 yılının temmuz ayı ile 2021 yılının ağustos ayları arasında 1082 toplu işçi eylemi gerçekleşmişti.[78] 2021 yılı içinde kayıt altına alınan grevlerin sayısı ise 1.093 oldu. Bu grevlerin büyük bir kısmı inşaat sektöründe gerçekleşirken (yüzde 38), onu yüzde 34 ile lojistik ve yüzde 14 ile hizmet sektörleri izledi.[79]

 

Çin’de hakim olan ‘çalışma kültürü’ işyerlerindeki koşulları son derece olumsuz etkiliyor. Özellikle teknoloji sektöründe yaygın olan, günde 12 saat ve haftada 6 gün çalışmanın dayatıldığı koşulların kısa sürede düzelmesi beklenmiyor.[80] Bu vahşi kapitalizm dönemini aratmayan acımasız çalışma koşulları, ülkede son 10 yılda teknoloji sektörünün hızla gelişmesinin başlıca dayanağı oldu. Bu koşullarda çalışmaya zorlanmaları, işçilerin şirkete olan sadakat ve adanmışlıklarının göstergesi şeklinde meşrulaştırılıyor. Üstelik bu çalışma koşulları sadece mavi yakalı işçilerle sınırlı değil. Birçok işletmede yöneticiler ve menajerler de aynı koşullarda çalışmaya zorlanıyor. Terfiler ve hatta çalışanların işlerini kaybetmemesi, aşırı sürelerle mesaiye kalarak kendilerini kanıtlamaları koşuluna bağlanıyor. Aslında yasal düzenlemelere göre, çalışma süresinin haftalık 44 saati aşmaması ve aşması durumunda, ek mesai ücretleri ödenmesi gerekiyor. Ancak yetkililer yaygın olarak başvurulan bu uygulamalara göz yumuyor.[81] Yasaların izin vermemesine rağmen, işverenler tarafından yaygın bir şekilde başvurulan bu uygulamalar açık bir şekilde savunuluyor. Örneğin, Çin’in en büyük teknoloji şirketlerinden biri olan Alibaba’nın kurucusu ve sahibi Jack Ma, konuya ilişkin bir açıklamasında ‘996’ olarak tabir edilen bu çalışma koşullarının parçası olmanın “bir nimet olduğunu” ifade etmişti.

 

Ülkede bu uzun çalışma koşullarından dolayı gerçekleşen sağlık sorunları ise ciddi bir sorun teşkil ediyor. Yerel medyanın geçmişte verdiği rakamlara göre, ülkede her yıl aşırı çalışmaktan kaynaklı olarak 600 bin ile 1 milyon arasında ölüm vakası yaşanıyor. Bir başka veriye göre, 2021 yılının ekim ayı itibariyle ülkede tüm çalışanların haftalık ortalama çalışma saati 48,6 saat olarak gerçekleşti.[82]

 

Uzun çalışma saatlerinin yanı sıra, işletmelerdeki diğer çalışma koşulları ve iş yeri güvenliği gibi sorunlar da ciddi boyutta. Amerikan teknoloji devlerinin ürünlerini Çin’deki fabrikalarında işleyen ve monte eden Foxconn şirketinin adı, Batı medyasında ilk kez 2010 yılında bir dizi işçinin fabrika tesislerindeki intiharı ile gündeme gelmişti. İşletmenin o dönemde intihar girişimlerini önlemek üzere, işçi lojmanlarının pencerelerinin altına ağlar germesi gibi ilkel önlemler alması, insan hakları savunucuları ve dünya kamuoyunda öfkeye yol açmış ve bu durum şirketin en büyük ve en çok tanınan müşterisi olan Apple için tam bir halkla ilişkiler felaketi olmuştu.

 

O dönemde basına yansıyan raporlara göre, Foxconn fabrikalarında yapılan incelemelerden birinde, işletmenin ülkede geçerli 43 yasayı ihlal ettiği ve işçilerin 11 güne kadar varan kesintisiz sürelerde, haftada 60 saatin üzerinde çalıştırıldığı ortaya çıktı.[83] Nitekim Apple, 2007-2010 yılları arasında bizzat gerçekleştirdiği denetimlerinde, reşit olmayan ve rızası dışında çalıştırılan işçiler, kayıtlarda sahtekarlık, gerektiği şekilde önlem alınmadığı için zehirli atıklar yüzünden zehirlenen yüzden fazla işçi olması gibi, toplam 70’in üzerinde kural ihlali tespit etmişti.[84] Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de yetkililerin bu tür ihlallere göz yumması bir istisna değil. Zira Foxconn, Tayvan kökenli yabancı bir yatırım şirketi ve Çin’in en büyük ihracat gerçekleştiren şirketlerinden biri. Aynı zamanda sağladığı 1 milyonun üstünde istihdam ile dünyanın önde gelen işverenlerinden.

 

Çin’de her yıl yaklaşık 16 milyon kadar öğrenci meslek okullarına katılıyor ve öğrenciler 16 yaşından itibaren ‘stajyerlik’ adı altında bir nevi zorla çalıştırılarak, imalat sektöründeki şirketlerde üretim zincirine dahil oluyor. Stajyer olarak çalışmak, bu okullardan mezun olmanın bir ön koşulu. Çin’deki birçok şirket bu durumu ucuz işgücü olarak değerlendiriyor. Yasalara göre, stajyer öğrencilere asgari ücretin yüzde 80’i gibi düşük ücretler ödenebiliyor.[85] Bir rapora göre Foxconn, 2010 yılının yaz aylarında işletmenin toplam işçi sayısının yüzde 15’i civarında, 150 bin kadar stajyer öğrenciyi işe almıştı. iPhone örneği incelendiğinde, o dönem Çin’de montajı yapılarak dünya piyasalarına sürülen bir iPhone’un maliyetinin yüzde 58’lik aslan payı Apple’a kalan para olurken, maliyetin yaklaşık dörtte biri ham maddelere ve yüzde 14’ü tedarikçilere gidiyordu. Toplam maliyetler içinde emeğin payı ise sadece yüzde 2 düzeyindeydi.[86]

 

‘Çin modelinin’ vahşi yüzü

 

Günümüzde yüz milyonlara ulaşan göçmen emekçilere yönelik ayrımcı uygulamalar ve bu emekçilerin üzerindeki büyük baskılar, iki farklı işçi sınıfının oluşmasının önünü açarken, ‘sosyal kredi sistemi’ olarak adlandırılan ve vatandaşları ‘güvenilir’ ve ‘güvenilmez’ olarak sınıflandıran sistem, rejimin dayattığı vatandaşlık normlarını yerine getirmeyenlerin insandışılaştırıldığı bir apartheid rejimi olarak işlev görüyor.

 

Çin’in çevrimiçi etkileşime yönelik kısıtlamaları, bazı yorumcular tarafından “dijital otoriterlik” veya “tekno otoriterlik” olarak adlandırılıyor. Ülkenin giderek genişleyen ve güçlenen dijital ve sosyal izleme ve denetim mekanizmaları, gaddarca planlanmış birtakım yaptırımlarla, dünyada eşi benzeri bulunmayan bir baskı sistemi altyapısına dönüştü.

 

Öte yandan, Uygurlar ve diğer Müslüman azınlıklara yönelik etnik temizlik girişimleri, uluslararası kamuoyunda sık sık soykırım olarak suçlanıyor.

 

Hukou Sistemi: Çin’in Sovyetler Birliği’ndeki iç pasaport sisteminden ödünç aldığı ve 1958 yılında uygulamaya soktuğu ‘Hukou’ kayıt sistemi, özellikle kırsal kesimdeki tarım işçilerinin topraklarını terk etmelerini önlemek ve sanayileşme atılımlarına ucuz gıda tedarikinin sağlanmasını güvence altına almak üzere tasarlanmıştı. Dönemin egemen bürokrasisi, kırsal kesimlerden vatandaşlara serbest dolaşım hakkı tanınması durumunda bunun ülkenin tarımsal üretimine darbe vuracağını düşünmekte, büyük kentlere yoğun göçlerin ise gecekondu yerleşimlerine yol açması ve toplumsal sağlık risklerine neden olmasından endişe ediyordu. Bu kapsamda Hukou sistemi, iktidarın ekonomik ve toplumsal hedeflerine yönelik politikaların uygulanması açısından önemli bir işlev gördü ve görmeye devam ediyor.[87]

 

2010’lu yıllarda Çin’in kentleşme süreci devasa boyutlardaydı. Bu dönemde ülke içinde kendi rızasıyla göç eden dünyanın en büyük nüfus hareketi gerçekleşti ve 10 yıl içinde ülkenin kentli nüfusu beş kat artarak 850 milyona yükseldi. 2020 yılı itibariyle ülkede kentli nüfusun toplam nüfusa oranı yaklaşık yüzde 61’e ulaşırken, bu nüfusa her yıl 15 milyon yeni insan katılıyor.[88] İç göçlerle kentlere göç etmiş olan kırsal kesim kökenli göçmenlerin toplam sayısının 286 milyon olduğu tahmin ediliyor.[89] Ancak, bu göçmen işçilerin yaklaşık 230 milyonu, kentlerdeki çalışma yaşamı ve kamu hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanabilmek için gerekli olan Hukou sistemine kayıtlı değil.

 

Sistemin sıkı uygulamaları ve göçleri caydırıcı kılmak üzere tasarlanan yaptırımları, kırsal kesimlerdeki yoksulluk tutsaklığından kurtulmak amacıyla sanayi bölgelerine göç eden milyonlarca göçmeni ikinci sınıf vatandaş konumuna itti. Hukou sistemine kayıtlı olmamak, devletin sağladığı sağlık, eğitim ve konut edinme gibi sosyal hizmetlerden büyük ölçüde yoksun kalmak anlamına geliyor. Bu durumda göçmen emekçiler, örneğin iş yerlerinin sağladığı kötü koşullardaki koğuşlarda kalmaya, sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerinden kısıtlı olarak yararlanmaya, daha düşük ücretlerle çalışmaya zorlanıyor ve çaresizlik içinde, genel olarak Hukou kaydı olan yerel işçilerin rağbet etmediği işlere talip olmaya itiliyor. Bu nedenle daha geniş haklardan yararlanabilmek için, kentlerde Hukou sistemine kaydolabilmek amacıyla karaborsada yıllık gelirlerine eşit miktarlarda paralar ödemek zorunda kalıyorlar. Göç ettikleri kentlerde sağlık hizmetleri ve eğitime erişimin kısıtlanmasından kaynaklı olarak, göçmen işçilerin çocuklarını geride, geldikleri kırsal bölgelerde bırakmaları yaygın bir uygulama. Bundan dolayı milyonlarca göçmen işçi, onlarca yıla varan dönemlerde çocuklarından ve ailelerinden kopuk bir yaşam sürdürmek zorunda bırakılıyor.

 

Konuyla ilgili bir araştırma, kısıtlamalar nedeniyle Pekin ve Şanghay gibi kentlerde kalifiye olmayan, geçici işlerde çalışan göçmenlerin çocuklarının ancak yüzde 24’ünün yüksek öğrenimlerine devam edebildiklerini, kentteki kalifiye işlerde çalışan kayıtlı vatandaşların çocuklarının ise yüzde 96’sının yüksek eğitimlerine devam edebildiğini gösteriyor.[90] Bu, göçmen işçilerin karşı karşıya kaldığı kısıtlamaların, aynı aileden gelecek kuşakları da olumsuz etkilediğinin bir göstergesi.

 

Sistem günümüzde de yürürlükte. Son dönemde hızlı sanayileşmenin ortaya çıkardığı muazzam iş gücü açığını kapatmak üzere, kırsal kesimdeki emekçilerin göçlerine göz yumulmasına karşın, sistemin uygulanmasından sorumlu olan yerel yönetimler, kendi yönetim alanlarının gelişimine daha fazla katkı sağlayacağını düşündüğü kalifiye işçileri ve yetenekleri çekmek amacıyla, göçmen işçilerin kayıtlı sisteme geçebilmesi için gereken koşulları zorlaştıran bir takım ek kriterler dayatabiliyor.

 

Hukou sisteminin uygulanmasında ortaya çıkan derin eşitsizliklerin, Xi’nin ‘müşterek refah’ hedefinin başarısını da baltaladığı ortada. Nitekim, merkezi hükümet 2014 yılında, yeni bir ‘kentselleşme modeliyle’ Hukou sistemini reform etmek amacıyla bir girişim başlattı. Bu girişimin temel amacı, kentlerdeki göçmen işçilerle yerel kayıtlı kesimin sosyal hakları arasındaki farkı “2012 yılındaki yüzde 17,3’lük düzeyinden, 2020 yılı itibariyle yüzde 15’e” düşürmekti. Ancak, bu hedef tutturulamadığı gibi, aradaki fark daha da açıldı.[91] Merkezi yönetimin sistemi tamamen kaldırmak yerine hâlâ başarısız ‘reform’ girişimleriyle sürdürüyor olması, bu sistemin günümüzde bile halen egemen sınıfın çıkarına işlediğinin güçlü bir göstergesi.

 

Hukou sisteminin, günümüzde ülkede uygulanan ‘sosyal kredi sistemi’ ile toplumsal düzeni egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda denetlemek bağlamında benzerlikleri var. Birinin temelini coğrafi konum belirlerken diğerininkini ise sosyal kredi puanı belirliyor, ancak ikisi de aynı amaca hizmet ediyor.

 

Sosyal Kredi Sistemi: Sosyal Kredi Sistemi, Çinli vatandaşların finansal, toplumsal, ahlaki ve siyasi davranışlarını izleyerek, değerlendirme ve puanlama yoluyla cezalandırılmaları ya da ödüllendirilmelerini ve bu yolla denetim altında tutulmalarını hedefliyor. Vatandaşları ‘iyi vatandaş’ ve ‘makbul olmayan vatandaş’ olarak sınıflandıran bir çeşit kast sistemi olan bu uygulama, egemen sınıf açısından ekonominin yönetimi ve toplumun kontrol altında tutulması bakımından önemli bir mekanizma olarak işlev görüyor.

 

Vatandaşların puanlarının artması, kendilerinden beklenen bir dizi “iyi vatandaşlık” normlarına bağlanıyor. Örneğin, kahramanca bir eylemde bulunması, kan bağışında bulunması, yoksullara yardım etmesi, sosyal medyada hükümeti övmesi ve iyi bir finansal kredi geçmişi olması, bulunduğu mahalleyi olumlu bir şekilde etkilemesi, ailesindeki yaşlıların bakımını üstlenmesi ve hayırseverlik yapması gibi davranışlar puanını olumlu etkiliyor.

 

Vatandaşlar, bütün bu ve benzeri davranışları gerçekleştirmeleri durumunda en yüksek seviye olan 1300 puana erişebiliyor. 1000 puanın altına düşülmesi durumunda, makbul olmayan vatandaş kategorisine girme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor. En düşük puan ise 600 olarak belirlenmiş. Düşük puanlı vatandaşlar ise cezalandırılıyor.

 

Yüksek puana sahip olanların ödülleri arasında özetle şunlar var: Vergi indirimleri, toplu konutlarda sıranın önüne geçme ve iş hayatında hızlı terfi etme, hastanelerde daha kısa bekleme sırası, daha ucuz toplu taşıma ücretleri ve nakit kredi veya tüketici kredilerine daha kolay erişim, istihdam ve okula kayıtlarda öncelik tanınması, vb.

 

Bin puanın altına düşüldüğünde ise karşı karşıya kalınan cezalardan bazıları şunlar: Kamuoyunda aşağılanma (kara listeye alınan vatandaşların kamusal alanlardaki ekranlarda fotoğrafları, adları ve kimlik numaralarıyla teşhir edilmesi), özel okullarda okumalarının engellenmesi, kamu işlerinden menedilme, kamu hizmetlerine ve kredilere sınırlı erişim, hava ulaşımı ve hızlı tren kullanımının yasaklanması ve bazı toplumsal hizmetlere erişimin reddedilmesi, vb.[92]

 

<


Editör: M. AKAY

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar