Çin’in Devlet Kapitalizmi Rejimi Türkiye İçin Örnek Alınacak Bir Model midir? (1)

F. Levent Şensever Enternasyonal Sosyalizm dergisinde yazında Çin'in merkez ülkelerdeki yerini ve 'yükselişinin' nedenlerini sorguluyor. Çin ekonomisi dinamiklerinin içinde emek gücünün rolünü analiz ederken Şensever, Çin hakkında üretilen illüzyonları ortaya seriyor. Şensever'in yazısı uzun olduğundan iki bölümde yayımlıyoruz.

Çin’in Devlet Kapitalizmi Rejimi Türkiye İçin Örnek Alınacak Bir Model midir? (1)
6.05.2022 - 08:56
Güncelleme 6.05.2022 - 08:58
Haber Merkezi
442

F. Levent Şensever Enternasyonal Sosyalizm dergisinde yazında Çin'in merkez ülkelerdeki yerini ve 'yükselişinin' nedenlerini sorguluyor. Çin ekonomisi dinamiklerinin içinde emek gücünün rolünü analiz ederken Şensever, Çin hakkında üretilen illüzyonları ortaya seriyor. Sensever'in yazısı uzun olduğundan iki bölümde yayımlıyoruz.

 

Çin’in Devlet Kapitalizmi Rejimi Türkiye İçin Örnek Alınacak Bir Model midir? (1)

 

1. Bölüm

 

 

Günümüzde çeşitli ülkelerin oluşturduğu ittifaklar arasında, küresel egemenliği ele geçirmek üzere acımasız bir rekabet söz konusu ve bu mücadelede üstünlük için askeri seçenekler ve insanlığa karşı işlenen suçlar da dahil, her türlü girişim meşru görülüyor. Nitekim, ABD veya Rusya küresel hegemonyasını sürdürmek için askeri gücünü ve savaş seçeneğini kullanmaktan hiçbir zaman geri durmadı. Öte yandan, günümüzde ABD’nin en güçlü rakibi Çin’in egemen sınıfı da iktidarını korumak ve pekiştirmek üzere emekçiler, azınlıklar ve muhaliflere yönelik gerçekleştirdiği zulümleriyle eli kanlı bir diktatörlük. ‘Kültür Devrimi’ sırasında milyonlarca insanın açlığa ve sefalete mahkum edilmesi, kadınları kürtaja zorlayan kanlı “tek çocuk” politikası, Tiananmen katliamı, Tibet’in kanlı işgali, Doğu Türkistan’da (Sincan) Uygurlara yönelik etnik temizlik ve Hong Kong’da gerçekleşen demokrasi ve insan haklarını ihlalleri… Çin Halk Cumhuriyeti’nin milyonlarca insana karşı işlediği suçlardan sadece birkaçı.

 

Bu eli kanlı iki güç, günümüzde uzun süreli küresel bir hegemonya mücadelesine girişmiş durumdalar. Bu durumu, birçok uzman yeni bir ‘Soğuk Savaş’ dönemi olarak tanımlıyor. Söz konusu kapışma sert bir ekonomik rekabetin yanı sıra, ciddi bir silahlanma yarışı ve askeri harcamalarda muazzam bir artışı da beraberinde getiriyor.

 

Bu kapışmada Çin’in eli her geçen gün daha güçleniyor. Çin ekonomisi, Dünya Ticaret Örgütüne katıldığı 2001 yılından bu yana yaklaşık yüzde 1200’den fazla bir oranda büyüme kaydederken, 2010 yılında Japonya’yı geçerek, ABD’nin ardından dünyanın en büyük ikinci ekonomisi oldu. 2021 yılı itibariyle 17,7 trilyon dolar düzeyindeki gayri safi yurtiçi hasılasıyla (dünya toplam GSYİH’nin yaklaşık yüzde 18,3’ü) ABD’nin ardından dünyanın en büyük ekonomisiydi.[1] İthal mallar bakımından dünyanın ikinci ve dışsatım bakımından birinci konumunda olan ülke, dünya toplam araba ve ticari gemi üretiminde üçte birlik, mobil telefonlarda yüzde 40’lık, televizyonlarda yüzde 70’lik ve ticari gemi konteynerlerinde yüzde 96’lık bir paya sahip.[2] Bir rapora göre, Çin’in 2030 yılında ABD ekonomisini yakalaması öngörülüyor. 2020 fiyatları üzerinden yapılan hesaplamaya göre, ABD’nin ulusal geliri 2030 yılı itibariyle 29,26 trilyon dolar olurken, Çin’in ulusal gelirinin 29,67 trilyon dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.[3]

 

Çin’in dünya sahnesindeki yükselişi, Çinli liderlerin küresel vizyonuna da yansıyor. 2012 yılında liderliğe yükselen Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Çin Halk Cumhuriyeti Başkanı Xi Jinping’in vizyonuna göre, birleşik ve eski gücüne kavuşacak olan Çin[4] ABD’yle boy ölçüşebilecek ve hatta onu geçecek bir güce erişecek. Çin, günümüzde kendi bölgesinde şimdiden ezici bir üstünlüğü ele geçirmiş ve Doğu Çin Denizi ile Güney Çin Denizi’nde komşularıyla tartışmalı alanlardaki hakimiyetini pekiştirmiş durumda. Çin’in son yıllardaki yükselişi sadece bölgesel kazanımlarla sınırlı değil; tıpkı 20’nci yüzyılın başında Batılı emperyalist ülkelerin küresel hegemonyalarını pekiştirmelerine benzer bir şekilde, dünyanın dört bir köşesindeki demiryolları ve limanlar gibi altyapı yatırımları ve sağladığı krediler sayesinde küresel bir nüfuz da edinmiş durumda.

 

Çin’in küresel liderliğe yükselmeye yönelik bu agresif çabası, Xi’nin, Washington Konsensüsü[5] ile oluşturulan ve başta ABD olmak üzere, Batılı emperyalist devletlerin ulusal sermayelerinin çıkarlarını ve hakimiyetini dayatan politikaların ve bu politikaları pekiştiren NATO, IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve benzeri uluslararası kurumlar, normlar ve değerlerin yerine, Çin Komünist Partisi’nin tüm siyaset alanını ve sermaye birikim süreçlerini kontrolü altında tutan farklı bir güç ekseni oluşturma vizyonuyla ilgili.

 

Çin’in devlet kapitalizmi karakteri

 

Çin’in siyasi ve ekonomik sisteminin karakteri gerek Marksistler gerekse ekonomistler ve siyaset bilimciler arasında uzun bir zamandır tartışılan ve üzerinde pek anlaşma sağlanamayan bir konu.

 

Sol görüşlü birçok yorumcu, Çin devletinin karakterini ‘devlet sosyalizmi’ veya Çin egemen sınıfının ifadeleriyle, ‘Çin’in karakteristik özelliklerini barındıran sosyalizm’ olarak tanımlıyor. Bu ve benzeri kavramlar, ülkedeki rejimin niteliğini Batılı kapitalist ülkelerden farklı olduğunu vurgulamak üzere kullanılıyor. Benzeri çevreler, Sovyetler Birliği’ndeki rejimi de ‘reel sosyalizm’ olarak tanımlıyor ve ülkenin Marksist teori tarafından öngörüldüğü gibi işçi sınıfının üretim araçlarını denetlediği özgürlükçü bir aşamada olmasa da sosyal bir devrime gerek kalmadan, sosyalist bir devlete evrilme potansiyeli olduğunu savunuyorlardı.

 

“Devlet kapitalizmi” kavramı üzerine tartışmalar, ilk olarak işçilerin sosyal bir devrimle iktidarı ele geçirmesinin ardından kurulan Sovyetler Birliği’ndeki rejimin 1920’li ve 1930’lu yıllardaki karakterinin, Karl Marx, Friedrich Engels, Troçki ve Lenin gibi Marksist öğretinin önderlerinin tanımladığı şekilde bir işçi devletinin iktidarıyla benzerliğinin olmaması üzerine başladı. Marksistler, işçilerin iktidarda olduğu sosyalist bir devleti, temel olarak temsili bir demokrasi yerine doğrudan demokrasinin işlediği, gelişmiş üretici güçlere sahip ve üretim araçlarının kolektif olarak doğrudan üreticiler tarafından denetlendiği, sermaye sınıfı ve bürokrasinin ortadan kalktığı sınıfsız bir devlet olarak tasavvur etmişlerdi. Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde sosyalist bir devleti oluşturan bu temel unsurlar olmadığı gibi, iktidar, Komünist Partisi’ni ele geçirmiş ve üretim süreçlerinden kopuk asalak bürokratik bir sınıfın denetimindeydi.

 

Modern Çin’in Sovyetler Birliği’nden temel farkı, uluslararası küresel ‘liberal’ sisteme entegre oluşu ve ekonomisinin çok daha gelişmiş olması olarak özetlenebilir. Bununla birlikte, Çin’de işçi sınıfının iktidarından söz etmek mümkün değil. Parti bürokrasisi zaman zaman Marksist söyleme başvuruyor, ancak partinin politikalarının ideolojik dayanağı Marksizm’den ziyade, popülizm ve katı bir milliyetçilik olarak özetlenebilir. Parti, Marksizm referanslarına çoğu kez pragmatik nedenlerle, özellikle de Çin’deki hakim konumda olan Han etnik grubunun egemenliğini pekiştirmek ve parti aracılığıyla egemen konumdaki bürokratik sınıfın çıkarlarını koruyan politikaları meşrulaştırmak üzere başvuruyor. Çin devletinin karakterini belirleyen en temel unsur ise ülkenin küresel düzeyde diğer ulus-devletlerin sermaye bloklarıyla içine girdiği rekabetçi ekonomik, siyasi ve askeri politikalar.

 

Çin söz konusu olduğunda bu tartışmada kafaları karıştıran mesele, ülke ekonomisinin önemli bir bölümünde özel sektör oyuncularının pay sahibi olması ve yabancı sermaye şirketlerinin ülkedeki yoğun yatırımları söz konusuyken, rejimin karakterinin otokratik olması. Bu durumu dikkate alan birçok analist, Çin ekonomisini Batılı ülkelerin kapitalist sistemlerinden ayırt etmek üzere, “Çin’in karakteristik özelliklerini barındıran kapitalizm,” “parti-devleti kapitalizmi” veya “sosyalist piyasa ekonomisi” gibi türetilen bir dizi kavramla açıklama çabası içinde. Bunun yanı sıra birçok ekonomist, kapitalizmi ve serbest piyasa ekonomisini özgürlükçü bir seçenek ve burjuva demokrasisini de liberal bir rejim olarak yansıtırken, merkezi hükümetlerin üretim ve ekonomik süreçleri kontrol ettiği sistemleri ise ‘otokratik’ olarak tanımlıyor.[6]

 

Oysa ne merkezi hükümetin ekonomiye müdahalesi ne de hükümetlerin otoriter karakteri, tek başına kapitalizmin karakteri bakımından belirleyici bir unsur. Nitekim, II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında kapitalist devletlerin büyük bir kısmının ekonomilerinin dümeninde merkezi devlet vardı. Savaş öncesi ve süresince devletler silahlanmaya muazzam kaynak ayırırken, devletin ulusal ekonomilere müdahalesi görülmemiş düzeylere çıktı. Bu dönemde, ABD ekonomisinde bırakın arz ve talebin serbest piyasa mekanizmasını belirlemesini, aksine merkezi planlama devreye sokularak, kaynakların tümünün tahsisi savaş ekonomisine tabi kılındı. Ama bu durum, söz konusu dönemde ülke ekonomisinin karakteristik özelliğinin kapitalist bir nitelik taşımadığı anlamına gelmediği gibi, devletin sermayenin çıkarlarının hizmetinde olması gerçeğini de değiştirmedi. Zira aslında dünya savaşı, farklı ulusal sermaye bloklarının küresel hegemonya mücadelesinin bir sonucuydu. Öte yandan, İspanya, İtalya ve Almanya’da ortaya çıkan faşist devletlerin siyasi, toplumsal ve ekonomik tüm süreçleri kontrol altında tutan ‘otokratik’ karakteri, bu ülkelerin ulusal ekonomilerinin kapitalist olması olgusunu değiştirmedi.

 

Çin Komünist Partisi’nin rejimi ele geçirdiği 1949 yılı ile 1978’de başlatılan ‘Açılım ve Reform’ süreci arasında geçen 29 yıllık dönemde, partinin denetimi altında olan kamu işletmeleri ekonominin yegâne aktörleriydi. 1978 yılında uygulamaya konulan reformlarla birlikte aşamalı bir şekilde özel mülkiyete izin verilmesinin ardından, özel sermaye şirketlerinin sayısı hızla arttı. Bilhassa özelleştirmelerin hız kazandığı 1994 yılı ve ardından gelen dönemde, kamu mülkiyetindeki çok sayıda işletme özelleştirildi. Bu süreçte, kamunun mülkiyetindeki büyük ölçekli sanayi işletmelerinin sayısı 1995 yılındaki 118 binden, 2004 yılı itibariyle 24.961’e gerilerken, sanayi sektöründeki kamu işletmelerinin bu sektördeki toplam faal şirket sayısına oranı 2016 yılı itibariyle yüzde 5’e geriledi. Aynı süre içinde kamu işletmelerinin sektörün toplam istihdamı içindeki payı da yüzde 27,2’den yüzde 18,2’ye düştü. Buna paralel, kamu işletmelerinin toplam gelirlerinin ulusal gelir içindeki payı yüzde 30’a gerilerken, özel mülkiyet işletmelerinin payı yaklaşık yüzde 70’e yükseldi.[7] Buna rağmen, 2014 yılı itibariyle ülkedeki sermaye şirketlerinin toplam iştirak paylarının yüzde 60’ına yakın bir kısmına kamu işletmeleri sahipken, yüzde 30’u yurtiçindeki özel sermaye sahiplerine ve yüzde 10’u ise yabancı sermaye şirketlerine aitti.[8]

 

Söz konusu muazzam özelleştirme sürecine rağmen, diğer gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında Çin’de kamu işletmelerinin ulusal ekonomi içindeki boyutu olağandışı yüksek. 1990’lardan bu yana ABD ve Birleşik Krallık’taki kamu işletmelerinin ekonomik büyüklükleri, GSYİH’nin yüzde 1 ile 2’si düzeyinde seyrediyor. Avrupa ekonomilerindeki kamu işletmelerinin ağırlığı 1960 ve 1970’li yıllarda daha yüksek seyretmiş olmakla birlikte, bu oran Fransız, İtalyan ve Alman ekonomilerinde hiçbir zaman yüzde 10-13 seviyesini geçmedi.[9]

 

Çin’in ulusal ekonomisi içinde büyük boyutlu kamu işletmelerinin ağırlığıyla birlikte dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumuna gelmesi, küresel düzeyde kamu-özel işletmeleri arasındaki dengeyi de değiştirdi. Çin’in 2000 yılında elde ettiği gayri safi yurtiçi hasılası, küresel GSYİH’nin yüzde 3,5’ini oluştururken, ülkenin kamu işletmelerinin yarattığı katma değer de küresel GSYİH’nin yüzde 1’i düzeyindeydi. Kamu işletmeleri o tarihten bu yana özel sermaye işletmelerinin büyüme oranları düzeyine yakın bir büyüme kaydetti. Bunun sonucunda Çinli kamu işletmeleri, küresel ekonomi içindeki paylarını önemli ölçüde artırdı. 2018 yılı itibariyle ülke ekonomisi küresel GSYİH içinde yüzde 17’lik bir pay sahibiyken, kamu işletmeleri de Fransa, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin ulusal gelirlerinin toplamından fazla, yüzde 4,5’lik bir pay sahibi oldu. IMF’nin yayınladığı bir başka analize göre, Çinli kamu işletmelerinin 2000 yılı itibariyle toplam varlıklarının dünyanın en büyük şirketlerinin toplam varlıkları içindeki payı yüzde 1,5 düzeyinden, 2018 yılı itibariyle yüzde 13,3 düzeyine ulaştı.[10] Kamu işletmelerinin ekonomik faaliyetleri büyük oranda yurtiçine yönelik olmakla birlikte, bu işletmeler son yıllarda devletin ‘Kuşak ve Yol’ girişimi gibi uluslararası projelerinin etkisiyle, sınır ötesi yatırımların, kredilerin ve tedariklerin çoğunu gerçekleştirmeye başladı.

 

Öte yandan devletin finans ve bankacılık sistemi üzerindeki denetimi, ülkenin devlet kapitalisti sisteminin işleyişinde ve ekonomik hedeflerin gerçekleştirilmesinde kilit bir role sahip. Ülkenin toplam finans varlıklarının yüzde 85’i doğrudan kamu işletmeleri veya iştirakleri tarafından kontrol ediliyor.[11] Devlet bankalarının yöneticileri Komünist Partisi’nin kadrolarından seçiliyor ve bu sayede partinin finans sistemindeki kredileri denetim altında tutması sağlanıyor. 2015 yılında Çin’deki en büyük beş banka, ülkenin bankacılık sistemindeki tüm bankacılık varlıklarının yüzde 68,5’ini kontrol ediyordu. Aynı dönemde, toplam bankacılık varlıkları içindeki yabancı sermaye iştirakleri, yüzde 1,6 gibi görece küçük bir pay sahibiydi.[12]

 

Finans sistemindeki sıkı devlet denetimi, kamu işletmelerinin özel sektör şirketlerine göre daha ucuz ve ayrıcalıklı kredi kullanmasına olanak sağlarken, aynı zamanda ekonomik büyüme hedeflerinin belirlenen düzeyler doğrultusunda gerçekleşmeyecek olması gibi durumlarda veya küresel ekonomik darboğazlar söz konusu olduğunda, hedefi tutturabilmek üzere bir kaldıraç olarak kullanılmasına olanak veriyor.

 

Sonuç olarak Çin’in reform süreçlerinde, devletin kontrol ettiği kamu işletmelerinin özelleştirilerek özel sermayenin ulusal ekonomi içindeki payının hızlı bir şekilde artmış olması, devlet aparatını mutlak kontrol altında tutan Komünist Partisi’nin bürokrasisinden oluşan egemen sınıfın gücünü azaltmadı. Zira, egemen bürokratik sınıfın gücü siyasi, toplumsal ve askeri yapıyı kontrol etmesinin ötesinde, aynı zamanda ekonomik ve finansal kaynakların tümünün tahsisini ve sermaye süreçlerini denetliyor olmasından kaynaklanıyor. Sermaye birikim sürecinin bir tarafında, işçilerin hak arayışlarını ve mücadele kanallarını baskı ve denetim altında tutan bir sistem söz konusuyken, diğer tarafında özel sermaye sahibi kapitalist işletmelerini, finans kaynaklarını, tedarik kanallarını, silahlı güçlerini, toplumsal yapıyı ve siyasi karar mekanizmalarını denetleyen ve düzenleyen parti kadroları ve partiye bağlı yerel yöneticilerden oluşan bürokratik egemen sınıf yer alıyor.

 

‘Xi’nin yükselişi ve politik vizyonu

 

1978 yılından yakın zamana kadar süren Çin’in ekonomik ve siyasi rotası, Xi Jinping’in 2012 yılında liderliğe yükseldiği günden bu yana önemli ölçüde değişmeye başladı.

 

Çin Komünist Partisi 2021 yılında, kuruluşunun 100’üncü yılını kutladı. Parti, 1 Ekim 1949 yılından bu yana Çin Halk Cumhuriyeti’nde iktidarda ve günümüzde yaklaşık 95 milyon üyeye sahip. Xi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra doğan ve parti bürokrasisinin elit kadroları arasından liderliğe yükselen ilk politikacı oldu.

 

Xi’nin politik çizgisi Deng’in pragmatizminden ziyade, Mao’nun güçlü liderlik yaklaşımına yakın. Xi, liderliği ele geçirmesinin hemen ardından milliyetçilik kartını çıkardı ve popülist söylemlere sarıldı. İktidarının ilk yıllarında “Çin rüyası” sloganı öne çıktı. 1930’lu yıllarda ortaya atılan bu terim, aslında yeryüzündeki hayali bir cennet vaadi olarak herkesin çok çalışarak refah ve şöhreti yakalayabileceğine dair “Amerikan rüyası” söylemiyle yaygınlaştı.[13]

 

İşin ironik yanı, ‘Çin Rüyası’ terimini ilk kez New York Times’ın dünyaca ünlü köşe yazarı Thomas Friedman’ın gündeme getirmiş olması. Friedman 2 Ekim 2012 tarihinde köşesinde, “Çin’in Kendi Rüyasına İhtiyacı Var” başlığıyla bir yazı yayımladı. Yazıda, o tarihte 300 milyon civarında olan ve 2025 yılı itibariyle 800 milyona ulaşması öngörülen “Çin orta sınıfının, ‘Amerikan rüyasında’ olduğu gibi [büyük bir araba, büyük bir ev ve Big Mac’ler] tüketecek olması durumunda, gezegenin bunu kaldıramayacağına” dair argümanlar yer alıyor ve Çinli liderlerin farklı bir rüyası olması gerektiği ileri sürülüyordu.[14]

 

Xi, 2013 yılında ‘Yeniden Yükselişe Giden Yol’ adlı bir sergiyi gezerken, “Herkesin kendi idealleri ve izlediği bir yol ile kendi rüyası vardır. Artık herkes Çin rüyasından bahsediyor,” diyerek bu terimin popülerleşmesinin önünü açtı.[15] Sloganın başkan tarafından dile getirilmesinin hemen ardından, Komünist Partisi’nin propaganda mekanizması devreye girdi. Örneğin, askeri bir koro ve dans grubunun yıldızı Chen Sisi’nin ‘Çin rüyası’ adlı şarkısı haftalarca liste başında kaldı. Devlet okullarında ‘Çin rüyası’ münazaraları düzenlenmeye, bazı okullarda öğrencilerin Çin’in geleceğine dair vizyonlarını yazabilecekleri ‘Rüya duvarı’ panoları asılmaya başlandı.

 

Xi, popülist ve milliyetçi söylemlere sarılan ilk Çinli lider değil. Deng’ten bu yana Çinli liderlerin ortak yanı, Marksist bir söylemle maskelenen Mao’nun ortodoks milliyetçi ideolojik görüşlerini politikalarına yansıtırken, “Çin’in ulu gücüne yeniden kavuşması” gibi popülist söylemlere başvurmaları oldu. Xi’nin geçmiş liderlerden farkı, Çin’in günümüzde çok daha güçlü bir konumda olduğunun bilincinde olarak, ülkenin dünya sahnesindeki rolüne ilişkin Batılı rakiplerine daha açıktan ve özgüvenle kafa tutuyor olması.

 

Çin’in milliyetçi ideolojisi, ülke içi ve uluslararası alan olmak üzere iki farklı stratejik bağlama sahip. Söz konusu ideoloji ülke içinde egemen konumda olan Han etnik toplumunun şovenizmi olarak yansırken, bir yandan da diğer etnik gruplar üzerinde baskı, saf dışı bırakma ve insanlığa karşı işlenen suçlara[16] kadar varan zulüm olarak açığa çıkıyor. Dış dünyada ise, Çin’in küresel konumunu güçlendirmek üzere tasarlanmış ‘ekonomi diplomasisi,’ ülkenin nüfuzunu artırma çabaları, zora dayalı bölgesel coğrafi hak iddiaları ve anlaşmazlıklara yönelik askeri güce başvurma tehditleri olarak şekilleniyor. Büyük stratejinin merkezinde ise ABD’nin küresel hegemonyasını zayıflatmak yatıyor.

 

Xi, 2017 yılında gerçekleşen Komünist Partisi’nin 19’uncu Kongre’sinde, yukarıda özetlenen ‘Çin Rüyasına’ dair görüşlerini ortaya koydu. Kongre’deki konuşmasında, “Çin, 21’inci yüzyılın ortalarına doğru ulusal gücü ve uluslararası nüfuzu sayesinde tüm dünyaya hükmedecek,” diyordu.[17] Ülke tüm dünyaya hükmetme vizyonu doğrultusunda uluslararası düzeyde etkin olacak güçlü bir ordu oluştururken, bir yandan da Birleşmiş Milletler ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası düzenin kurumları içinde aktif roller üstleniyor. Buna paralel, gerçekleştirdiği bir dizi ticaret anlaşmasıyla ekonomik hakimiyetini de pekiştirme çabası içinde.

 

Xi, özellikle ordu içindeki milliyetçilerin desteğini kazanma kaygısı taşıyor. Askeri bir birliği teftiş ederken, ordunun tereddütsüz bir şekilde parti denetimine tabii olduğu “güçlü bir ordu rüyasından” bahsediyordu. Ordu içinde, ülkenin yüzyıllar boyunca sürdürdüğü dünyanın en güçlü ülkesi konumuna yeniden yükselmesi gerektiğine dair fikirler geniş kabul görüyor.

 

Çin’de parti ve ordu iç içe girmiş durumda. Çinli liderler, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte partinin iktidarını güçlendirmek üzere ordunun denetimine daha fazla sarıldı. 2015 yılında yayımlanan bir ordu yayınında, “Sovyetler Birliği, partinin ordunun denetimini elinden kaçırdığı için yıkıldı,” yazıyordu.

 

Çin Savunma Bakanı Wei Fenghe bir general ve Komünist Partisi’nin Merkezi Askeri Komisyonu üyesi. Xi’nin kendisi de ABD’deki uygulamada olduğu gibi, ordunun Baş Komutanı konumunda. 2017 yılında gerçekleşen Komünist Partisi tüzük değişikliğiyle ordu, partinin Merkezi Askeri Komisyonu’na bağlandı ve böylece partinin mutlak kontrolü altına alındı. Xi, aynı zamanda bu komisyonun da başkanı.[18]

 

Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi, 2017 yılında Xi’nin ‘siyasi felsefesinin’ parti tüzüğüne eklenmesi kararı aldı. Referans olarak kullanılan söz konusu felsefe, Xi’nin Çin’in uluslararası bir güç ve nüfuz elde etmesine ilişkin anlayışını içeren konsepte dayandırılıyor. Xi, bu konudaki görüşlerini ilk kez partinin 19’uncu Kongresi’nde dile getirdi. Kongre’nin kapanış oturumunda Xi’nin bu konuşmasının içeriğinin, “Yeni bir Döneme İlişkin Çin’in Karakteristik Özelliklerini Barındıran Xi Jinping Sosyalizm Öğretisi” adıyla parti tüzüğüne eklenmesi kararlaştırıldı.[19] Bu sembolik adım Xi’nin, Mao’nun ardından Çin Halk Cumhuriyeti’nin en güçlü siyasi lideri konumuna gelmesi anlamı taşıyor.

 

Aslında Xi’nin adını taşıyan bu öğreti, yeni bir düşünce içermiyor. Xi’ye yakın parti içi klik bu görüşü, “Marksizmin Çin’in koşulları ve çağdaş meselelere adapte edilmesi” olarak tanımlıyor ve söz konusu öğretinin “Marksizm-Leninizm, Mao Zedong’un Öğretisi ve Deng Xiaoping’in Teorisi’nin” bir bileşimi olduğunu ileri sürüyor.[20]

 

Xi, her fırsatta Çin’in başarılarını dile getirmekten geri durmuyor. Geçtiğimiz yılın mart ayında yaptığı bir konuşmada, “Covid-19’u dize getiren, normal çalışma düzenine geri dönen ve pozitif ekonomik büyümeyi yeniden sağlayan ilk ülke olduk” derken, bu başarıyı “izlediğimiz yola, teorimize, sistemimize ve kültürümüze olan özgüvenimiz” sonucu elde ettik diye ekliyordu. Bu konuşmanın üstünden bir ay geçmeden, Çin Komünist Partisi’nin kısa resmi tarihi üzerine yayımlanan bir yayında, Xi’nin Çin’i “daha önce görülmemiş bir düzeyde dünya sahnesinin merkezine taşıdığı” iddia ediliyordu.[21]

 

Xi’nin ekonomiye ilişkin adımlarına göz atıldığında, ülkenin yeniden yükselişine ilişkin ekonomik büyüme ve pragmatik politikalardan ziyade, ulusal güvenlik ve ideolojiye odaklandığı görülüyor. Xi, Çin’in uzun bir süredir yürütülmekte olan ekonomik büyüme odaklı politikalarına ekonomik eşitsizliklerin azaltılması, orta sınıfın güçlendirilmesi, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin desteklenmesi olarak özetlenebilecek, Çin’in 1950’li yıllardaki ‘müşterek refah’ konseptiyle öne çıkan Maoist ekonomik politikaların modern bir versiyonunu ekledi. Bu adım, ülkede kırk yılı aşkın süredir gerçekleştirilen ekonomik büyümenin iki önemli aktörü olan büyük ölçekli özel sermayenin hakim olduğu özel sektör ve yerel yönetimlerin rollerinin zayıflaması anlamına geliyor.

 

Geçtiğimiz yılın kasım ayında gerçekleşen Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi toplantısında karara bağlanan bir önerge, Xi’nin ekonomi politikasının hayata geçilmesinin önünü açarken, ‘müşterek refah’ ilkesi bu adımın önemli bir kaldıracı haline geldi. Xi liderliği bu politika değişikliğini, “toplumsal refahın yeniden dağılımı ve yeni bir ekonomik gelişme evresiyle birlikte toplumsal adaletin sağlanması” olarak açıklasa da yeni sürece yönelik adımlar, bu politikanın ekonomik hedeflerinin yanı sıra siyasi motiflere de sahip olduğunu gösteriyor.

 

Xi yeni politikasının temelini oluşturan toplumsal refahın daha iyi bir şekilde dağılımını, sosyalizmin temel bir gereği ve Çin’e özgü modernleşmenin kilit bir unsuru olarak açıklıyor. Bu doğrultuda geçen yıl ocak ayında ülkenin eyalet bakanlıkları düzeyindeki kadrolara yönelik yaptığı bir konuşmada, “Müşterek refahın sağlanması sadece ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda partinin yönetim esası bakımından da önemli siyasi bir meseledir,” diye uyararak, “Zengin-yoksul uçurumunun daha da derinleşmesine, yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olmasına, zengin ve yoksul arasında aşılmaz bir uçuruma kesinlikle izin vermemeliyiz,” dedi.[22] Xi’nin değindiği sorun, Çin Komünist Partisi’nin iktidarı açısından doğrudan bir tehdit olmasa da düzenin istikrarsızlaşması bakımından bir risk taşıyor.

 

Çin’in reformların başından bu yana gerçekleştirdiği muazzam büyüme başarısı, beklenildiği gibi toplumun bütününe eşit olarak dağılmadı. Nitekim Deng bu durumun farkında olarak 1992 yılında Çin’in ‘müşterek refaha’ ulaşma hedeflerine ilişkin stratejisini revize ederek, “öncelikle nüfusun bir kısmının zenginleşmesine izin vereceklerini” açıklamıştı. Strateji bu hedef doğrultusunda gerçekten başarıya ulaştı. Nüfusun bir kısmı gerçekten zengin, hatta çok zengin oldu. Xi, “toplumsal refahın yeniden dağılımı” söylemini bu eşitsizliğe gönderme olarak dile getiriyor ve kendisinden önceki liderlerin başaramadığı ‘refahın adil dağımı’ meselesini çözme iddiasında. Dolayısıyla, söz konusu politika değişikliğinin güçlü bir sembolik anlamı var: Yeni politika, Deng’in açmış olduğu ve kırk yılı aşkın bir süredir sürdürülmekte olan reform sürecini sonlandırırken, Xi’nin Çin’e özgü bir modernite ve yeniden birleşik ve güçlü bir Çin dönemini başlatıyor.

 

Xi’nin anlayışına göre, reformların başladığı günden bu yana uygulanmakta olan büyüme odaklı ekonomi politikası sürdürülemez bir kalkınma modeli ve bu yaklaşım yaygın bir yolsuzluğa ve sistemik eşitsizliklere yol açarken, aynı zamanda kamu kurumlarıyla şirketler dünyası arasında üstü örtülü ilişkiler, rant peşinde koşan fırsatçılar ve yolsuzluklara da vesile oluyor. Bu arka planla bakıldığında, Xi’nin son dönemde ‘müşterek refah’ söylemiyle birlikte uyguladığı sert politika adımları, kendisinden önceki dönemin olumsuz mirasını düzeltme çabası olarak yorumlanabilir. Bu kapsamda, daha nitelikli bir kalkınma modeline geçiş için zorunlu olduğunu düşündüğü yapısal değişiklik adımları atıyor. Nitekim, 2020 yılında uzun bir süredir ekonomi politikasının temel unsurlarından biri olan yüksek oranlı büyüme hedefinden ilk kez vazgeçilmiş olması da bunun bir göstergesi.

 

Xi liderliği, Çin orta sınıfının genişlemesi ve güçlenmesine paralel olarak bu kesimlerin yurtiçi tüketimini artıracak olması sayesinde, önümüzdeki dönemde ekonomik büyümenin temel motoru olmasını umut ediyor. Bu doğrultuda “yüksek gelir” sahibi olan kesimlere yönelik kısıtlamalar getirirken, bir yandan da “başıboş bir şekilde büyümekte olan” sermaye gruplarının zapturapt altına alınmasına yönelik çabaları da artırıyor. Bu politikanın gereği olarak gayrimenkul, internet, teknoloji, dijital finans ve eğitim gibi bir dizi sektörde sermaye gruplarına ilişkin baskılar artmış durumda.

 

Nitekim, yakın zamanda dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden biri olan çevrimiçi alışveriş sitesi Alibaba, Uber’in Çin versiyonu olan Didi ve dünyanın en büyük video oyun şirketi olan Tencent gibi birçok büyük ölçekli özel sermaye şirketi hedef alınmaya başlandı. Bu ve benzeri şirketlere yönelik uygulanan sıkı denetimler ve baskılar nedeniyle, söz konusu şirketler 2021 yılında toplam 1,5 trilyon dolar düzeyinde değer kaybetti. Alibaba, 2021 yılında 2,8 milyar dolar gibi devasa bir cezaya çarptırılırken, bu yıl şubat ayının sonlarına doğru Çin’in en değerli şirketleri arasında yer alan Alibaba, Tencent ve Meituan 3 gün gibi kısa bir süre içinde 100 milyar dolar değer kaybetti.[23]

 

Bu arada bir emlak devi olan Evergrande şirketinin borçlanma limitlerine getirilen sınırlama, bu sektördeki işletmeler arasında ciddi bir endişeye yol açtı. 2018 yılında küresel emlak piyasalarında ‘dünyanın en değerli emlak şirketi’ seçilen şirketin 200 bin kadar çalışanı var ve aktiflerinin toplamı 360 milyar dolar. 230 kentte yaklaşık 800 kadar proje yürüten şirketin mali yükümlülükleri 300 milyar dolar düzeyinde.[24]

 

Şirket, merkezi yönetimin baskısı nedeniyle temerrüde düşerken, bu durum emlak piyasasını ciddi bir şekilde karıştırdı. 2021 yılının ilk 6 ayında, ülkedeki arsa satışları bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 90 oranında geriledi.[25] 2022’de emlak piyasasında yatırımların yüzde 2 oranında düşmesi öngörülüyor.[26] Nitekim, konut satışlarında geçen yılın temmuz ayından bu yana düşüş sürüyor. Bu yılın ilk iki ayında konut satışları geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 22 geriledi.[27]

 

Ancak, bu olumsuz gelişmelerin yol açtığı ekonomik sarsıntı ve merkezi hükümetin yüzde 5,5 oranındaki GSYİH büyüme hedefi nedeniyle, 2022 yılı içinde emlak piyasasına ilişkin sıkı borçlanma politikalarının gevşetilmesi bekleniyor. Nitekim, Çin’in üçüncü en büyük emlak şirketi olan Sunac’ın mart ayının ortasında kredi notunun düşürülmesine rağmen, Pekin’in bocalayan emlak piyasasına destek amacıyla sağladığı teşvikler nedeniyle emlak piyasasındaki hisselerin değeri toparlanmaya başladı. Buna paralel, uzun zamandır baskı altında olan teknoloji şirketlerinin de değerinde yükselme görüldü. Ancak bazı ekonomistler, ülkedeki büyük emlak şirketlerinin yapısal sorunları sürerken, emlak piyasasındaki toparlanmanın sürdürülebilir olmadığı görüşünde.[28]

 

Emlak piyasasında yaşanan sorunlar diğer sektörleri de ilgilendiriyor, zira sektör GSYİH’ye yaklaşık yüzde 25 oranında katkıda bulunurken, ülkedeki banka varlıklarının yüzde 40’ı gayri menkul piyasasıyla ilişkili. Öte yandan sektör, özellikle kamu arazilerinin satışları sayesinde yerel yönetimlere de büyük bir gelir kaynağı oluşturuyor. Dolayısıyla yeniden yapılanmadan kaynaklanan sorunlar yerel ekonomiler üzerinde de sarsıcı sonuçlar doğururken, bugüne kadar ekonomik büyümeye katkı sağlayan dev özel sermayeli işletmeler ve yerel yönetimler üzerinde daha önce görülmemiş düzeyde bir baskı oluşturuyor.

 

Xi’nin özel sermaye işletmelerini hedef alan bu adımları sadece ekonomik alandaki yapısal yenilenme çabalarıyla sınırlı değil. Bu adımlar aynı zamanda, Komünist Partisi’nin söz konusu işletmeler üzerindeki gücünü pekiştirirken, bir yandan da bu işletmeler tarafından alınacak her türlü kararın Komünist Partisi’nin politikalarına tabi kılınmasını sağlıyor. Xi bu politikaları aynı zamanda, parti içi çekişmelerde rakiplerine karşı bir koz olarak da kullanıyor.

 

Xi için 2022 yılının ayrı bir önemi var. Ülkede adayların başkanlık seçimi iki dönem ile sınırlıyken, 2018 yılında gerçekleşen Çin Ulusal Halk Kongresi’nde bu limit kaldırıldı.[29] Bu değişiklikten önce ülke, iktidar gücünün dengeli bir şekilde paylaşıldığı kolektif bir liderlik anlayışıyla yönetiliyor ve en fazla iki dönem için başkan seçilen liderlerin, partinin üst kademelerindeki birçok rakibini ve partinin farklı fraksiyonlarını memnun etmesi gerekiyordu. Ancak Xi’nin liderliği zamanında bu durum değişti ve son değişiklikle birlikte Xi’nin ömür boyu liderliğinin önü açıldı. Böylece Xi, Mao’nun ardından bugüne kadarki hiçbir liderin elde edemediği oranda bir gücü elinde topladı ve bu sayede gelecekte liderlik yarışında rakiplerinin Xi’nin karşısına çıkması neredeyse imkânsız bir hal aldı.

 

Söz konusu değişiklik bu yılın son çeyreğinde gerçekleşecek olan 20’nci Parti Kongresi’nde ilk kez uygulanacak.[30] Bu Xi için önemli bir sınav ve bu nedenle de işi oluruna bırakmak istemiyor. Devletin propaganda mekanizması geçen yılın ikinci yarısından bu yana Xi liderliğinin başarılarını öne çıkarıyor. Partinin kısa bir süre önce kabul etmiş olduğu bir önerge, Xi’nin elde ettiği başarıları öven bir içeriğe sahipti. Böyle bir önerge, Komünist Partisi’nin tarihinde üçüncü kez gerçekleşiyor. Xi’den önce sadece Mao ve Deng hakkında bu tür önergeler kabul edilmişti.

 

Ancak Xi’nin neredeyse kesintisiz yükselişinde işler yolunda giderken, bu yılın mart ayı itibariyle ayağı tökezlemeye başladı. Şubat ayında gerçekleşen Kış Olimpiyat oyunları, ABD ve İngiltere’nin ‘siyasi boykot’ girişimlerine rağmen başarılı geçti. Ekonomi 2021 yılını başarılı bir şekilde kapattı. Ancak özel sermayeli büyük şirketlere yönelik baskılar ve emlak piyasasındaki sorunlar, Covid-19 konusunda ‘sıfır tolerans’ politikası ve hızla artan vaka sayısıyla birlikte daha da pekişirken, aynı zamanda ülkenin sağlık sistemine de ağır bir yük bindi. Bunun yanı sıra, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali de hem ekonomik hem de siyasi bakımdan Xi’nin başını ağrıtıyor. Ukrayna işgalinin, Xi ile Putin arasında imzalanan ve iki ülkenin dostluğunun “sınırsız” olduğunu vurgulayan anlaşmanın ardından henüz üç hafta geçmeden başlaması da dikkat çekici bir zamanlama oldu. Bu durum, Çinli diplomatların söz konusu anlaşmayı savunmakla, ABD, NATO ve Batılı ülkelerin yaptırımlarına maruz kalmak arasında bocalamalarına yol açıyor.

 

Çin ekonomisinin dinamikleri ve sorunları

 

Ülke ekonomisi, yapısal reformların ve küresel ekonomik sistemle bütünleşme çabalarının arttığı 1980’lerden itibaren, yıllık ortalama yüzde 8-10 gibi, diğer ülkelerin gıptayla izlediği bir büyüme hızı elde etmeyi başardı. Çin’in bu uzun süreli ekonomik büyüme başarısı tüm dünyada hayranlıkla izleniyor, ancak bu başarının arkasındaki dinamikler incelendiğinde manzara değişiyor. Çin ekonomisinin bu dönemdeki yıllık büyüme oranlarının yaklaşık üçte ikisi sermaye ve işgücündeki artışlarla sağlanırken, hızlı büyümenin ortaya çıkardığı istihdam açığı büyük oranda kırsal kesimdeki işgücünün modern sektörlere ve sanayi bölgelerine kaydırılması ve işçi başına düşen sermaye girdi oranlarının artmasıyla gerçekleşti. Buna paralel, 2020 yılı itibariyle sanayileşmiş kentlere göç etmiş olan göçmen işçilerin nüfusunun 286 milyon civarında (Türkiye nüfusunun 3,3 katından fazla) olduğu tahmin ediliyor.[31]

 

Öte yandan, işgücüne yeni katılımın sınırlı ve sermaye girdisinin zaten yeterli düzeyde olduğu ABD’de bunun tam tersi bir süreç yaşanmaktaydı; büyüme oranlarının yaklaşık üçte ikisi üretim süreçlerinde elde edilen verimlilikten ve sadece üçte biri işgücü ve sermaye yatırımlarından sağlanıyordu.[32] Günümüzde Çin ekonomisinin büyüklüğü nominal değerlerle küresel gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 18,3’ü düzeyinde olmasına rağmen, ABD’deki üretkenliğin Çin’den beş kat daha fazla olması da bu olguyu destekleyen bir durum.[33]

 

Şayet Çin’in bu dönemde sistemin muazzam kaynaklarını ve işgücünü devletin denetimindeki mekanizmalar sayesinde harekete geçirme yeteneği olmasaydı, küresel kapitalist sitemin rekabet koşullarında böylesine büyük bir başarıyı elde etmesi olanaklı olmazdı. Bir başka ifadeyle, Çin’in olağanüstü hızlı ve muazzam boyutlardaki sermaye birikim süreçleri ve bu sayede ABD ve diğer rakipleriyle rekabet edebilir bir güce ulaşma başarısını, milyonlarca emek gücünü harekete geçirebilen ve üretim maliyetlerinin rekabetçi bir düzeyde düşük tutulmasını sağlayan, emekçiler üzerindeki sert baskı mekanizmalarına borçlu.

 

Bu arada, Çin’in küresel ticaretteki artan rolü çok tartışılır ve literatürde geniş yer alırken, uluslararası finans piyasaları üzerindeki egemenliğine dair çok az şey yazılıp, konuşuluyor. Oysa 2000’li yıllarda küresel piyasalarda önde gelen kredi veren ve sermaye ihracat eden ülke konumuna geldi. 2020 yılında yayımlanan bir araştırma, Çin devletinin ve bağlı kuruluşlarının 150’den fazla ülkeye vermiş olduğu doğrudan borçlar ve ticari kredilerin toplamının 1,5 trilyon dolara ve ülkenin alacaklarının dünya toplam gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 5’ine ulaştığını, ülkenin Dünya Bankası, IMF ve OECD gibi uluslararası kurumları da geride bırakarak dünyanın en büyük kreditörü konumuna geldiğini gösteriyor.[34]

 

Aynı araştırma, Çin’e borçlu olan 50 kalkınmakta olan ülkenin ortalama borçlarının GSYİH’lerine oranının, 2005’te yüzde 1 düzeyindeyken, 2017 yılında yüzde 15’e yükseldiğine işaret ediyor. Öte yandan, 12 kadar ülkenin de Çin’e olan borçlarının toplamının nominal değerlerle GSYİH’lerinin yüzde 20’sinden fazla olduğu belirtiliyor. Üstelik Çin tarafından sağlanan krediler bununla sınırlı değil. ABD Hazine’sine vermiş olduğu borç ve ticaret kredileri de eklendiğinde, ülkenin dağıttığı borç ve kredilerin toplamı 5 trilyon dolara çıkıyor ve 2017 yılı itibariyle, Çin’e borçlu olan ülkelerin borçlarının toplamı, dünya toplam GSYİH’nin yüzde 6’sı düzeyine ulaştığı görülüyor.[35]

 

Çin tarafından dağıtılan bu kredilerin temel amacının, söz konusu ülkelerdeki halkların yaşam koşullarının iyileştirilmesi olmadığı açık. Aksine, bu ülkelerin geri ödemek zorunda kaldığı borçlar ve faizleri, kamu harcamaları içinde giderek daha fazla pay oluşturuyor. Bu durum borçlu ülkelerdeki işçi sınıfının yaşam koşullarının giderek kötüleşmesine ve nüfusun geniş kesimlerinin daha da yoksullaşmasına yol açıyor. Çin’in kredi politikalarında &cce


Editör: M. AKAY

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar