• 11.02.2022 06:52

400 yıl önce 7,4 şiddetinde deprem olan bir yere bugün on katlı bina yaparken ne yapmak gerekir?

Planlamayı en kötü ihtimali göre yani gelecekte yine 7,4 şiddetinde bir deprem olacağını varsayarak yapmak gerekir.

Yani bir bina inşa edilirken en kötü senaryo gerçekleşecek gibi planlama yapılır. Bu bir abartı değildir, vehim değildir. Aksine en kötü senaryoyu hesaba katmak en doğal ve makul olan yaklaşımdır.

Entellektüel düşünce de bu bina metaforundaki gibidir: 

Entellektüel, toplum veya siyaset hakkında en kötü olasılığı çıkış noktası olarak kabul etmek zorundadır.

Toplumsal ve siyasi analizini en kötü ihtimale göre yapmayanlar pratik olarak ümit edenlerdir. 

Halbuki ümit etmek, entellektüeli zehirler. 

Ümit, entellektüeli fiili olarak bir tür komplo teorisi kuran insan haline getirir. 

Böylece o, ümit ettiği şeyin olacağı üzerine şekillenen iyi ihtimalleri satın almaya başlar.

Ümit elbette sosyolojik bir fenomendir. Bir siyasi parti, tabanını ümit verici sözlerle motive edebilir. Ancak ümit bir entellektüel fenomen olamaz. 

Gerçek entellektüel konusuna endişe ile bakar.

Endişe, “anksiyete”den farklıdır. Endişe, somut ve nesnel bozulmaların ürettiği haklı bir rahatsızlık halidir. 

Yani endişe ile psikolojik bir duruma işaret etmiyorum.

Bu açıdan elbette çağımız Auden’in ünlü eserinin adı gibi bir Anksiyete Çağı’dır. Ancak ben endişe ile Spengler’in Batı’nın Çöküşü’nde olduğu gibi insanlığın genel gidişatı hakkındaki sorunlara kafa yormayı anlatmaya çalışıyorum.

Bu açıdan endişe, Auden’in yaptığının aksine şiirsel değil, soğukkanlı, yalındır, ve duygudan arınmış anlamında rasyoneldir.

Endişe ve ümit sorunsalının Türkiye’nin günümüzdeki serencamı için hayati önemde anlamı bulunuyor. 

Türkiye’de olup bitenler doğal olarak bir grup insanda ciddi bir karamsarlık, bunalım meydana getiriyor. İnsanlar yine doğal olarak güzel şeyler duymak ve moral kazanmak istiyor.

İnsan doğası olmasını arzuladığı şeyler hakkında şeyler duymak ister. 

Altına yatırım yapanlar altının prim yapacağını söyleyenleri, dolara yatıranlar ise doların prim yapacağını söyleyenleri işitmek ister.

Burada bir sorun yok. 

Ancak sorun, entellektüel düzeyde Türkiye üzerine kanaat üretenlere dikkatimizi yöneltince ortaya çıkıyor. Bu entellektüel izahları yapanların pek çoğu, analizlerini en kötü senaryoya göre yapmıyor.

Hal böyle olunca kısa süreli ortaya çıkan bazı dinamikler üzerine büyük ümit söylemleri piyasaya sürülüyor. 

Türkiye’de son on yıllık süreçte hepimiz şunu iyice öğrendik: Seçmenin pozisyonunu değiştiren başat faktör ekonomidir. Ve ekonomik gidişat fevkalade kötüdür. Bu doğal olarak olası bir seçimde Erdoğan’ın yenileceği beklentisini yükseltmektedir.

Ne var ki bu beklenti ve yorum – genel olarak doğru bile olsa – aşırı iyimserlik üretmektedir.

Bir kere Erdoğan’ın bazı hamlelerle konjonktürü değiştirme yeteneği her zaman var. Şunu da artık biliyoruz ki ‘kararsız’ denilen seçmen, esasen bir gözü hala Erdoğan’da olan seçmendir.

Daha da endişe edilmesi gereken nokta ise, belirli seçmen grubunda ekonomik kötüleşmenin bile politik pozisyon değiştirmeye yetmeyebileceğidir.

24 Ekim 2018 tarihli “Ters Sosyoloji” başlıklı Ahval yazımda da ifade etmeye çalıştığım gibi bazen sosyolojik dinamikler beklendiği gibi sonuç üretmez. 

O yazıda tanımladığım gibi ters sosyoloji, insanların içinde bulunduğu sosyal, ahlaki ve ekonomik şartların gerektirdiğinin aksine davranmasıdır.

Bunun günümüzde en iyi örneği, bütün ekonomik bozulmaya rağmen %30’u bulan kemikleşmiş bir kitlenin AKP’den vazgeçmemesidir.

Dolayısı ile “Ters Sosyoloji” açısından bakınca Türkiye’de ekonomik sorunların seçmeni dönüştürme kapasitesine de biraz endişe ile bakmak gerekiyor.

Benim “Ters Sosyoloji” olarak ifade ettiğim durumun bugün hala geçerli olduğunu Ali Bayramoğlu’nun 3 Şubat 2022 tarihli Karar yazısından okuyoruz:

“İktidar söyleminin, krizlerin en hissedileni, en etkilisi olan ekonomik kriz karşısında bile işe yaraması, bir direnci, bir zıplamayı üretmesi üzerine düşünülmesi gereken bir konudur. Ekonomik krizin, kriz anında muhalif kesimin aklına düşürdüğü, AK Parti iktidarının çöküş darbesi fikri, (en azından şimdilik) pek tutmuş görünmüyor.”

Dolayısı ile muhalefet “ekonomik kötüleşme Erdoğan’ı götürür” beklentisi içinde bir balıkçının ağını atıp beklemesi gibi beklemekten vaz geçmelidir. 

Türkiye’deki yeni seçmen algısı ekonomik kötüleşme ile hemen fikrini değiştirmiyor, aynı zamanda muhalefetin de bu sorunları çözeceğine ikna olmak istiyor.

Balıkçı metaforundan devam edersek ekonomik kötüleşme seçmeni kendiliğinden “ağa düşürmüyor.”

Batı ile ilişkilerden, Kürt sorununa oradan genel dış politikaya neredeyse iktidarın söylemini tekrar eden muhalefetin salt ekonomik nedenlere sırtını dayayıp seçim sürecine gidiyor olması, sert biçimde sorgulanmalıdır.

Örneğin Kürt sorunu konusunda, muhalefetin kendi tabanını dönüştürememiş ve bu nedenle ancak gıdım gıdım gerçekleşen açılımlar yapabilmesi endişe edilmesi gereken bir konudur. Muhalefet milim ve santim hesabı Kürt sorununa yaklaşırken, Erdoğan bu alanda bir gün aniden maraton koşmaya kalkabilir.

Bu tür manevralar da bütün siyasi eğilimleri alt üst edebilir.

Dolayısı ile ümit söylemlerini bir kenara koyarak en kötü ihtimaller üzerinden analizler yapmak gerekiyor.

Türkiye’de Erdoğan’ı zorlayan nesnel sorunlar ve dinamikler oluşmuştur. 

Ancak bütün bunlara rağmen Erdoğan’ın da oyunu zorlama ve kendi istediği gibi oynatma şansı hala vardır.

Tekrar edersem: Endişeli olmak gerekmektedir. 

Siyasal analizleri en kötü olasılıklara göre yapmak gerekmektedir.