• 6.01.2020 00:00

 Ortadoğu’nun yeni gerçekliği’ veya ‘sahanın yeni gerçekliği’ gibi cümleler Ortadoğu’ya dair analizlerde sıkça başvurulan kanaatleri oluşturuyor. ‘Gerçeklik’ kavramı burada merkezî bir öneme sahip. Fakat her nedense bu ‘gerçeklik’ çok sık değişebilen bir nitelikte oluyor. Yani aslında zamana pek dayanıklı olmayan bir ‘gerçeklikten’ bahsediyoruz. Dinamik bir şekilde sürekli değişen bir ‘gerçeklikten’ bahsetmemizin sebebi aslında böyle bir ‘gerçekliğin’ olmamasından kaynaklanıyor. Özellikle Ortadoğu’nun kriz bölgelerindeki siyaset ile sahanın tek gerçekliğini, sürdürülebilir bir gerçekliğin olmaması oluşturuyor. ‘Gerçeklik’ diye sunulan şey henüz sonucunu tam kestiremediğimiz Ortadoğu’nun dönüşüm krizinin farklı kesitlerinden ibaret. Yani, sınırlı bir kadraja sahip bir kesite ‘gerçeklik’ muamelesi yapıyoruz. Ortadoğu’nun bir gerçekliği yok çünkü böylesi bir gerçekliği vücuda getirecek koşullar ve onu sürdürülebilir kılacak zemin mevcut değil. Vatandaşlarının en azından kısmi ölçüde rızasını kazanabilmiş, dolayısıyla toplumsal bir meşruiyete sahip, iç siyasal düzenlerle bölgenin ana aktörlerini makul düzeyde tatmin edecek bölgesel bir sistem inşa edilmediği sürece Ortadoğu’nun ‘yeni gerçekliğinden’ bahsetmemiz pek olası olmayacak. Şimdilik sadece film şeridinin değişik sahne veya kesitlerinden bahsedebiliriz. Örneğin, Arap Baharı’ndan itibaren Türkiye, İran, bölgesel Kürtler ve benzeri aktörlerin bölgenin kazananları ve kaybedenleri listesindeki yerlerindeki dinamik değişimi dikkate aldığımızda, bölgesel ‘gerçeklik’ meselesini daha berrak bir şekilde anlamış oluruz.

Irak ‘gerçekliğinin’ dünü ve bugünü

Buradan meseleyi daha somut bir örneğe getirecek olursak, Arap Baharı’nın başladığı dönemden bugüne kadar gelinen sürede Irak’ta baş döndürücü hızda gelişmeler yaşandı. Irak siyasetinin mezhepçi girdabından çıkabileceğine dair iyimserlik aşılayan çok kimlikli el-Irakiye ittifakının 2010 yılında seçimleri kazanmasından mezhepçi girdabı daha da derinleştiren radikalizme benzin taşıyan Nuri Maliki’nin iktidarına, IŞİD’ın Irak’ın en büyük ikinci kenti olan Musul başta olmak üzere Irak’ın ciddi bir kısmını ele geçirmesinden IŞİD’in yenilgiye uğratılmasına, Kürdistan bölgesinin bağımsızlık referandumundan Bağdat’ın post-referandum dönemi naralarına kadar adeta on yıllara sığabilecek gelişmeleri Irak birkaç yılda yaşadı. Daha yakın döneme kadar Irak’ın yavaş yavaş bölgesel aktör olma konumuna geri dönme çabalarına şahit olduk. Irak’ın bölgede hem İran - Körfez hem de İran - ABD gerilimlerinin düşürülmesinde pozitif bir rol oynayabileceğine dair tartışmalar yaşandı. Irak’ın Cumhurbaşkanı Behram Salih’in Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez’e yaptığı üst düzey ziyaretler bu yönlü beklentileri pekiştirdi. Tabii ki bunlar olumlu gelişmelerdi. Ancak, özellikle işgalden sonra Irak’ın bölgesel siyasette bir aktörden çıkıp başka aktörlerin üzerinde rekabet ettikleri bir zemine dönüşmesi, bölgesel rekabetleri de bölgesel nüfuz mücadelelerini de daha tehlikeli ve daha içinden çıkılmaz bir hale sokmuştu. Bu minvalde Irak’ın son dönemlerde bölgesel bir rol arayışı da Irak’taki göstericilerin daha iyi bir yönetim talepleri de Irak için doğru yönde atılmış adımları temsil ediyordu. Ne var ki, ABD’nin Bağdat Havalimanı’na düzenlediği ve İran’ın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile Haşdi Şabi Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis’in öldürüldüğü hava saldırıları bu gelişmelerin altını boşaltması kuvvetle muhtemeldir.

İran’ın saldırıya cevap verme zorluğu ve zorunluluğu

İran’ın bu saldırılara cevabının niteliğini ve sertliğini kestirmek güç. İran, burada ince bir maliyet hesabı yapmak zorunda kalacaktır. Çünkü her cevabın karşı bir cevaba davetiye çıkarma ihtimali var. Her iki taraf üzerindeki iç kamuoyu baskısını da dikkate aldığımızda taraflar daha fazla el yükseltmek durumunda kalabilirler. Hedef alınan aktörlerin resmî ünvanları ve İran sistemi için anlamları dikkate alındığında, İran’ın bu saldırılara cevap vermemesi de pek olası değil. Nihayetinde büyük şeytan diye konumlandırdığı ABD’nin bu düzeydeki bir saldırısını sineye çekmesi, hem İran için ideolojik/teolojik bir meydan okuma hem de İran’ın bölgesel ağı için bir moral çökertme operasyonu olacaktır.

Irak’taki gri alan siyasetinin sonu

Yukarıda belirtildiği gibi, İran’ın cevabının mahiyetini kestirmek güç olsa da, bu saldırıların gerçekleştiği yer olan Irak’ta neler yaşanabileceğine dair epey ip ucuna sahibiz. Uzunca bir süredir her İran - ABD geriliminde olduğu gibi bu son saldırıların da ilk kurbanı yine Irak olacak gibi duruyor. Yani, Irak’ın dünkü ‘gerçekliği’ değişirken, yeni ‘gerçekliği’ de süratle şekillenmeye başlıyor. Burada özellikle üç başlıkta yaşananlar Irak siyasetini ciddi manada zorlayacak ve mevcut krizini daha da derinleştirecek gibi duruyor.

Birincisi, uzunca bir süredir Irak’ta sürmekte olan ve gittikçe de iktidar değişimi talebinden ziyade daha anti-sistemik bir hal alan protesto dalgasının geleceği bu son suikastlerle belirsizliğe mahkum edilmiş durumda. Bu krizin akabinde Irak’ta bu protesto dalgasının taleplerinin herhangi bir siyasi bloğun gündemine girmesi daha zor bir hale gelmiş durumda. Nihayetinde bu protesto dalgasının toplumsal tabanının ezici çoğunluğunu Şiiler oluşturuyordu. Bu suikastların Şii kesimdeki birlik ruhunu perçinleme potansiyeli dikkate alındığında, daha önce protestolara katılan Şiilerin bir kısmının bu aşamada bundan vazgeçmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu da baştan sakat doğan Irak’ın mevcut sisteminin anlamlı bir reforma tabi tutulma hedefinin başka bahara ertelenmesi demek oluyor. Tabii ki böyle bir ihtimalin olup olmadığı da tartışmalıydı zaten.

İkincisi, bu saldırı muhtemelen Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt bileşenleri arasındaki mesafeyi artıracaktır. Nitekim bu saldırılara cevap Iraklılık renginden ziyade daha çok Şiilik renginden verilmiş oldu. Ayrıca Amerikalı yetkililer Irak’ta şu ana kadar daha çok Kürt ve Sünni aktörlerle görüştüler. Benzer şekilde, Amerika’nın Irak’tan gönderilmesi talebi büyük oranda Şii parti ve grupların hararetle savunacağı bir siyasal tutum olacak gibi duruyor.

Üçüncüsü, Irak’taki resmî iktidarla İran yanlısı paralel iktidarın gri alanda yan yana durma siyasetinin sonuna geliyoruz. Süleymani’nin yanı sıra, Haşdi Şabi Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el Mühendis’in de bu saldırıda öldürülmesi, Irak için özellikle zorlayıcı olacaktır. Her ne kadar resmen Başbakana bağlı ve Irak’ın güvenlik mimarisinin bir parçası olsa da, Haşdi Şabi yapılanması hem devlet içerisinde devlet hem de ulusaşırı bir güvenlik ağı işlevi görüyor. Bu yapısıyla da Irak’ta alternatif veya paralel iktidar odağını oluşturuyor. Başta el Mühendis’in yerine gelen Hadi el Amiri olmak üzere, Haşdi Şabi yapılanmasının bütün önde gelen aktörleri intikam yeminleri edip Amerikalıları Irak’tan çıkarma antları içtiler. Buna karşın, Irak’ın resmî iktidarının bu ölçekte anti-ABD bir çizgiye kayması pek kolay değil. Irak’taki her aktörün seçim yapmak zorunda kalacağı bir döneme giriyoruz. Ve her seçim de kaçınılmaz olarak bir maliyet üretecektir.

Hasılı, Bağdat saldırıları İran - ABD arasındaki adı konmamış angajman kurallarını yeniden tanımlayacak gibi duruyor. Bu yeni kuralların ne olacağını henüz bilmiyoruz. Fakat aynı saldırılar Irak’ın düne ait ‘gerçekliğini’ şimdiden değiştirmiş durumda. Yeni bir ‘gerçeklik’ oluşma evresinde. Ne kadar süreceği belli olmayan bu yeni ‘gerçekliğin’ Iraklılar için pek hayırlı sonuçlar üretmeyeceğini kestirmek ise güç değil.