• 9.02.2017 00:00
  • (1183)

 Geçen haftaki yazımda anayasa değişikliği ve referandumu konu etmiştim. Özellikle kutsallık mertebesine yükseltilmiş “istikrar” ve bir günah keçisi olarak ilan edilen “koalisyon” olmak üzere iki temel mesele üzerinde durmaya çalışmıştım. Bu hafta biraz daha devam ediyorum…

Başkanlık sistemine odaklı anayasa değişikliği, hazırlayanlar ve destekçileri tarafından memlekete “her şeyin çaresi” olarak sunulmaya başlandı. Belki bizim bilmediğimiz bir şeyler vardır ve gerçekten de “başkanlık” her şeyin çaresidir. Ama şimdiye kadar bize gelecek hakkında bu kadar “kesin bilgi” verenler, ancak kendilerini “tanrı” yerine koyup, tüm toplum üzerine sosyal mühendislik yapan seçkinler oldu. Sanıyorum şimdi bu anayasayı hazırlayanlar da, eskilere özenip, kendilerini biraz üst bulut katlarının malikleri olarak görüyorlar…

Bundan topu topu yedi sene önce, bütün toplum kesimleri tarafından tartışılan anayasa referandumundan sonra, gene çok daha genişleyen bir kamusal alanda, bütün siyasal partilerin, yüzlerce meslek odasının, sendikanın ve sivil toplum kuruluşunun, sivil girişim ve platformun, onbinlerce vatandaşın katıldığı bir ortamda çok zengin bir anayasa tartışması yapılmıştı. Örneğin o günlerde Osman Can ve Mehmet Uçum’un öncülük ettiği Yeni Anayasa Platformu (YAP) bu tartışmaların kendisinin ne kadar önemli olduğunu göstermişti. Çünkü yapılacak olan anayasanın içeriği önemliydi ama daha da önemlisi, o anayasanın yapımında halkın bizzat katılmasıydı. Çünkü ancak o zaman gerçekten o anayasa halkın benimseyip sahip çıkabileceği bir anayasa olabilirdi.

Bugün o muhteşem inisiyatiften eser kalmadı…

Bugünkü anayasa hazırlığı, bir Türkiye klasiği olarak, toplumun erişebilme yeteneğinden, medyada açıkça tartışma imkânlarından tamamen yoksun olarak sürdürüldü ve bu nedenle seçmenlerin çoğu sahip oldukları “siyasal ve ideolojik konuma” göre “evet” ya da “hayır” diyecekler…

Bu yüzden “evet” ya da “hayır” kampını güçlendirmek için cepheleşme de doludizgin ilerliyor. “Hayır” cephesinde de tam tersi mevcut ama özellikle “evet” cephesinde anayasanın asla vadetmediği, “her şeye deva bir pembe reçete” propagandası yürütülüyor.

Tutkulardan uzak bir kampanya yürütmek mümkün müdür, bilmiyorum… Kuşkusuz çok kolay değil ama bunu gene de sürekli denemek lazım.

Mesela en azından Red Kit çizgi romanlarında Uzak Batı’daki gezgin tüccar tipinin sattığı “her şeye çare sihirli iksir” gibi sunulan anayasa ve başkanlık önermelerine karşı biraz tevazuya davet etmek fena olmayabilir.

Mesela şöyle bir iki başlıkta düşünelim…

Yargının, yürütmenin, hatta kararnamelerle yasamanın yani genel olarak sistemin tek bir adam tarafından kontrol edildiği bir toplum hayal edelim… Ya bir gün çok kötü niyetli bir adam başkan seçilirse?

Gerçekten o adam her şeye çare olur mu? Yoksa her şey daha beter yüzümüze ve gözümüze bulaşır mı?

Ya da hakkını verelim; istikrar adına oluşacak böyle otoriter bir ortamda, işçi ücretleri asgaride sabitlenerek, alınan bütün kararlar sosyal adalet ilkesini değil de, “ekonomiyi canlandırmak adına, sermayenin çıkarlarını gözetirse, evet, istihdam korunabilir ama bunun pahası ne olur acaba? Üç kuruşa talim eden, iş güvenliği ve sağlığa sıfıra indirilmiş, köleleşmiş işçiler açısından diyorum...

Tevazu ve soğukkanlılıkla devam edelim…

Başkanlık her şeye çare değil…

Hatta tam tersine Emre Bağce’nin, dünya ölçeğinde yoksulluk, kırılganlık, hukuksal yapı ve yönetim sistemleri arasında karşılaştırmalı olarak yaptığı araştırmalar ve yazdığı kitap (Parlamenter Sistem mi, Başkanlık mı? Yoksulluktan Hukukun Üstünlüğüne Ülkelerin Dünyadaki Yeri, Gonca yay. 2016) tam tersini söylüyor.

Dünyada en başarılı ülkeler parlamenter rejimlerle yönetilen ülkeler. Bunlar parlamenter oldukları için mi başarılı oldular; yoksa başarılı oldukları için parlamenter rejimlerde mi karar kıldılar? Yoksa sömürgecilikten devşirdikleri kaynaklarla içeri dönük olarak her türlü sosyal, siyasal özgürlük ve ekonomik refahı gerçekleştirdiler sorusuna cevap vermek kolay değil. Belki bu soru da çok anlamlı değil; muhtemelen bu sebeplerin hepsi birlikte rol oynadılar. Ama şu bir gerçek ki, ekonomik olarak başarısız, refah dağılımları adaletsiz, siyasal özgürlükleri sınırlı, insana gösterilen saygının yerlerde süründüğü bütün ülkeler başkanlıkla yönetiliyor. Buna bağlı olarak, çeşitli göstergeler ve endeksler itibariyle bakıldığında en kırılgan devletler başkanlıkla yönetilenler.

Tek istisna ABD... Ama yukarıda sözünü ettiğimiz sömürgecilik konusunda herhalde bu ülkenin eline kimse su dökemez. Sağladığı olağanüstü güç ve başkanlık sistemi arasındaki ilişkiye bakacaksak, özellikle bu başka ülkelerin sırtından kazanılmış olan kârları akılda tutmakta yarar var. Fakat daha da önemlisi ABD’nin siyasal sisteminin, Amerikan vatandaşlarına gerçekten ne kadar katılma imkânı sağladığına da bakmak gerekiyor. Bir ülkede olabilecek binlerce farklı görüşü ikiye indirip, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar şeklinde bir “oyunu” oynamanın pek demokratik olduğunu söylemek kolay olmasa gerekir.

Kaldı ki, her seçimin nasıl sonuçlandığını biliyoruz. Kutuplar arasında nefretin giderek arttığı bir toplum Amerika. Sınıflar ve ırklar arası uçurumların sıradan olduğu, cilalı bir Amerikan vatandaşlığının altında ötekilerin esamisinin okunmadığı bir toplumda seçimden seçime oynanan oyunda kazanmak da aslında çok önemli bir değişikliğe yol açmıyor. Amerika hep aynı Amerika... (Ama buna karşılık, bu arada Amerikan başkanlarının “Beyaz Ev”de –“saray” değil- yedikleri yemeklerin ve yaptıkları bütün harcamaların parasını kendilerinin ödediğini biliyor muydunuz? Mesela Clinton ailesinde olduğu gibi, eğer öncesinde kendi özel servetleri yoksa adamların çoğu başkanlık görevleri bittiğinde epey borçlanmış olarak “ev”den ayrılıyorlarmış! Ben yeni öğrendim…)

Dolayısıyla, ne başkanlıkla yönetilen 3. Dünya ülkeleri gibi, ne de pek hoşlanmadığımız Amerika gibi dünyanın nefret ettiği bir ülke olmak istemiyorsak, galiba elimizdekine yeniden bakmakta ve onu düzeltmek için kafa yormakta; bunu da en geniş katılımla yapmakta yarar var…

Sanırım yani…