• 26.04.2021 15:30
  • (163)

Joe Biden, Ronald Reagan’dan sonra Ermeni soykırımını tanıyan ikinci Amerikan başkanı oldu. Stratejik ortaklığın hatırına, Amerikalıların bayıldığı tabirle “Türkiye’nin emlak değerine” atfedilen önem ABD başkanlarına ‘soykırım’ yerine Medz Yeghern (Büyük Felaket) dedirtiyordu.
Stratejik ortaklık zemini aşındı, buna bağlı olarak Ankara’nın hassasiyetlerini gözardı etmenin maliyeti de azaldı. Bu politik gerçekliğin yanı sıra 1915 olaylarını soykırım olarak tanımayı seçmenlerine vaat etmiş Biden’ın kişiliği, kariyeri ve kişisel tercihleri de belirleyici.
Hem dış politikadaki hesap hatalarından kaynaklı aşırı sıkışıklık hem de tarihle yüzleşmekten kaçan kibirli tutum yüzünden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın şahsında Türkiye’nin başı iki kere yere eğik.

Başı dik tutmanın mantıklı yolu ecdadın sicil defterini hayal mahsulü ve çarpıtılmış tarih yazımıyla kutsayıp suçları inkâr etmek değildir. İnkâr insanın ve sistemin zayıflığından ileri geliyor. Geçmişiyle yüzleşemeyen bir Türkiye’nin başı, vermeye çalıştığı görüntünün aksine eğiktir. Bu pozisyon değişmedikçe Ermeni soykırımı Türkiye üzerinde baskı kurmak ve taviz koparmak isteyen güçler tarafından siyaseten araçsallaştırılmaya devam edecektir. Ankara yıllardır diplomatik kapasitesi ve lobi imkânlarını bu kelimenin kayda geçmesini önlemek için kullanageldi. Bu kararlılık karşıt bir kararlılığı da besliyor. Her 24 Nisan Türk diplomasisi yüksek gerilim yaşıyor. Türkiye artık bu döngüden çıkmanın mantıklı yolunu bulmak durumunda.

Eski Demokrat Başkan Barack Obama da seçmenine söz vermişti. Fakat onu frenleyen o vakitler Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkileri normalleştirme sürecine girmesiydi. George W. Bush zamanında Erdoğan’a Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığı misyonu verilmiş, buna uygun olarak Obama da Türkiye’yi İslam dünyasına ‘model ortak’ diye sunmuştu. Arap Baharı ile Türk dış politikası kendi kendini öylesine zehirledi ki, artık Arap dünyasında Türkiye ‘yeni tehlike’ olarak algılanmaya, NATO içinde de Türkiye’ye ‘sözde ortak’ denmeye başladı. Müthiş bir güven kaybı.

***

Soykırım nitelemesi Erdoğan’ın AB, NATO ve Arap ekseninde ilişkilere azcık kırat katmak için kıvrandığı bir dönemde geliyor. Biden’dan beklenen telefon 3 ay sonra “Yarın 1915 olaylarını soykırım olarak anacağım” demek için geliyor. Yani Biden bir bakıma ‘Sen de tepki göster ama çok da şey yapma, işimize bakalım’ diyor. İşte o müthiş sıkışmışlık yüzünden Erdoğan da bu tiyatroya ‘Hayır’ diyemiyor. İkili görüşmeye dair Beyaz Saray’ın açıklamasında "Biden, işbirliği alanlarının genişletilmesi ve anlaşmazlıkların etkili şekilde yönetilmesiyle yapıcı bir ilişki konusundaki ilgisini dile getirdi" deniliyordu. Her daim tekrarlanan ‘stratejik ortaklık’ ifadesi yer almıyordu. Amerikan başkanlarıyla ilişkide kalmak Erdoğan’ın üzerine titrediği bir şeydi; Biden de hazirandaki NATO zirvesinde ikili ve bölgesel konuları ele almak üzere ikili görüşme teklifinde bulundu. Mutabık kalındı. Al sana sus payı!

Metinde seçilen bazı kelime ve ifadeler de Türkiye’yi kaybetmeme tercihini yansıtıyor. Soykırımın Osmanlı döneminde gerçekleştiği vurgusu, İstanbul yerine ‘Konstantinapol’ denilmesi modern “Türkiye’yi bundan azade tutuyoruz” şeklinde bir alt metin çıkartıyor. Fakat Türkiye incinmesin ya da hukuki sonuçlar doğurmasın diye yapılan bu tercih, Osmanlı’yı bir geçmiş değil diriltilmesi gereken bir tarih olarak gören, bunu referans olarak kitle manipülasyonu için ustaca kullanan Erdoğan’ın siyasal kodlarına da vuruyor. Belki Cumhuriyetin ilk yıllarına yönelik bir alt metin olsaydı Erdoğan çok da incinmeyebilirdi!

Sonuçta pragmatizm çift taraflı. Erdoğan, Biden’ın 24 Nisan’da ne yapacağını bildiği halde 24 saat boyunca sessiz kalıyor. Dahası iki taraf 24 Nisan’ı atlatmış farz edip işbirliğinin genişletileceği alanları detaylandırmak için çalışmaya koyuluyor. Bu minvalde ivedilikle Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, mevkidaşı Antony Blinken’la, ‘Ak Saray’ Sözcüsü İbrahim Kalın, ‘Beyaz Ev’ Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile görüşüyor.  

24 Nisan’da Washington’a verilen tepkiler bu tiyatronun devam sahnesi. Kalın "Bunun elbette bir siyasi karşılığı olacaktır” demiş. Nasıl bir karşılık? Erdoğan “NATO zirvesine gitmiyorum" mu diyecek? Soykırım ifadesinin kullanılacağı bilgisinin paylaşılmasının ardından Kalın-Sullivan görüşmesinde bu karşılık mı konuşuldu? Cumhurbaşkanlığı’nın açıklamasına göre “İki liderin NATO zirvesinde görüşme kararı almalarından duyulan memnuniyet dile getirildi” ve “Karşılıklı saygı çerçevesinde, ortak ve stratejik çıkarlara öncelik verilmesi gerektiği ifade edildi.”

***

Haziran buluşmasına kalmadan kara defterin açıldığını farz edebiliriz. Maalesef her şey ev ödevi kıvamında gelecektir. “ABD ile bozuştuk, Rusya kapısını tıklayalım” oyunu artık yürümüyor; tüm taraflar bundan bezdi. Bu oyun kazan-kazandan, bir kapıdan ötesine taviz veren çaresizliğe dönüştü. Erdoğan Türk tipi başkanlık sisteminin ruhuna uygun olarak her şeyi kendi iradesine bağladığı için kurumsal ilişkiler geriledi. Dışişleri bu sistemde belirleyiciliğini ve gerilimleri emen misyonunu yitirdi, Erdoğan’ın öfke nöbetlerinin icra dairesine dönüştü. Diplomasi aşağılandı, değersizleştirildi. Saraydan partiye 3-5 sözcü yedi düvele ahkam kesiyor, süzme ergen tavırlarla. Donald Trump döneminde otoriter eğilimli iki lider arasındaki kimyasal uyum, başkanlık sisteminin nimetleri olarak allanıp pullanan tuhaflıkların getirdiği krizleri bir şekilde atlatıyordu. O kimya Biden’la yakalanamayınca ‘duvara karşı’ vaziyeti oluştu.

Beyaz Ev’in zikretmeye gerek görmediği ‘stratejik işbirliği’ vurgusu, Ak Saray’ın açıklamasına taammüden giriyor. Amerikan tarafında ‘stratejik’ ifadesinin ilişkilendiği şey bundan böyle ortaklığın kullanım değeridir. Bu minvalde Blinken’ın ‘sözde ortak’ olarak nitelediği Türkiye’yi fabrika ayarlarına döndürmeye dönük baskıların ardı gelmeyecektir. Gelmeyen telefon bunun psikolojik hazırlığıydı.

***

Türkiye Amerikan yaklaşımını tersine çevirecek bir ağırlığa sahip mi ona bakmak lazım.  

Türkiye kendi alt emperyal gündeminin içini gürültü ve patırtı ile doldurmaya çalışırken orta dünyadaki Amerikan düzeninde istikrarsızlık unsuru sayılabilen sonuçlar üretti. Fakat uyumsuzluklara geçmeden önce çok temelde şunu vurgulamak gerekiyor: Washington’ın küresel öncelikleri, Türkiye’nin böbürlenerek her vesileyle basküle çıkardığı jeostratejik konumunun ederini aşağı çekiyor. Bu Biden’la başlamış bir yönelim de değil. Obama zamanından beri ağırlığı Orta Doğu’dan Asya’ya kaydırma planı ‘Arap Baharı’ parantezinden sonra yeniden ivme kazanıyor. Kuşkusuz NATO’nun Rusya’ya karşı Karadeniz stratejisinde Türkiye’nin önemi yadsınamaz. Erdoğan da Ukrayna’da öne atılarak ve Montrö’yü tartışmaya açarak direksiyonu buradan doğrultmaya çalıştı.

Bu uyumsuzluk döneminde Türkiye ikide bir İncirlik kozunu masaya koyuyor. Bu tutum ters tepti. Nihayetinde ABD, Yunanistan’a ağırlık vererek “İncirlik alternatifsiz değil” demekle kalmadı, Atina’nın Ankara’ya karşı pozisyonunu güçlendirmiş oldu.

ABD 172 ülkedeki 200 üs ya da noktada 320 bin asker bulunduruyor. Askerlerin 100 bini Pasifik’te, 70 bini Avrupa’da, 60 bini Orta Doğu’da. Türkiye’deki askerlerinin sayısı ise 1760 civarında. Yani aynı kozdan düzinelerce ülkenin elinde var ve kimse pazarlığı bu yöne çekmiyor.
Doğu Akdeniz’deki enerji geriliminde de ABD, Türkiye’nin kas gücüyle sonuç alma çabasından rahatsız oldu ve tercihini Yunan-Rum ekseninden yana yaptı. Eğer işbirliği alanlarına odaklanacaksa Amerikalıların bu zeminde görmek isteyeceği sonuç, Türkiye’nin Doğu Akdeniz Forumu’na Mavi Vatan tezlerinden vazgeçerek dahil edilmesi olabilir. Ankara İsrail-Yunanistan arasındaki yakınlaşmayı ve bunun Amerikan politikaları üzerindeki etkisini de sadece gaz savaşına bağlayarak diğer bir faktörü gözardı etti. Atina, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’ne Arap desteğini temin için İsrail’e mesafeliydi. Fakat hem ABD’nin girişimleri sayesinde başlayan Arap-İsrail normalleşme süreci hem de Türk-Arap gerilimi Atina’nın işini kolaylaştırdı. Artık Yunanistan, İsrail’le ilişkileri ilerletirken Araplardan endişe etme gereği duymuyor. Tersine Arap-İsrail-ABD ekseninin Doğu Akdeniz ucunu temsil eder hale geldi.

***

Ankara’nın karşı baskı manivelası olarak kullandığı iki koz daha var; ABD’ye “Terör örgütü PKK’ye destek veremezsin” ve “Darbeci FETÖ’yü barındıramazsın” diyor. Muhtemelen Amerikan kurumsal yapıları Gülen grubunu uzun vadede işlevsel buluyor. Bu konuda Amerikan tutumunda değişiklik beklenmiyor.  

Suriye’de ABD’nin Kürtlere verdiği destek ise çetrefilli bir konu. Erdoğan’a “Suriye senindir, biz çekiliyoruz” diyen Trump’a geri adım attıran baskıyı şu an Biden temsil ediyor. Biden, Kürtlerin verdiği tepkilerden yola çıkarsak gelmiş geçmiş en Kürt dostu başkan da sayılabilir. “Suriye’de YPG’ye desteği kesin, bizimle işbirliği yapın” baskısı, muhtemelen “Türkiye’deki Kürt sorununu çözün, siz de Suriye’de bizim çizgimize gelirsiniz” önermesiyle karşılanacaktır. Pazarlığın çetinleşeceği iki konu S-400 ve Halkbank davası. S-400’ler CAATSA çerçevesinde, yani bir yasanın emri olarak yaptırımlara konu olduğu için Biden’ın aksi yönde davranması zor. Trump bile yaptırımları ancak kendi yetkisini kullanarak bir süreliğine oyaladı. Selefinin taşıdığı esneklik Biden’da zaten yok. S-400 doğrudan NATO’nun güvenliğiyle ilgili bir mesele olarak görüldüğünden Kongre’de de dogma derecesinde tepkisellikle ele alınıyor. Biden’ın S-400’lerle ilgili de, gömülmeleri dışında bir pazarlığa girmesini kimse beklemiyor. F-35 programına dönüş için de artık çok geç.

Bunlara karşın ilişkileri, siyasi düzlemden ziyade NATO zemininde güvenlik odaklı bir ortaklığa indirgeyerek Türkiye’yi yakın planda tutma eğilimi güç kazanıyor. Haziranda NATO zirvesinde görüşme teklifi de ilişkileri Trans Atlantik limanına demirleme amacına işaret ediyor.
ABD ile ilişkilerin geldiği yer ‘taviz ver kurtul’ noktasıdır. Ulusal egemenlik ve bağımsızlık söyleminden en fazla siyaset devşirenlerin eliyle Türkiye bu duruma düşürülmüştür. Türkiye’nin ağırlığı çarçur edilmiştir.

***

Başa dönersek; Türkiye’nin çok temel sorunu içerde ve dışarda normalleşmedir. 1915 nasıl anılırsa anılsın, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal düzenindeki anormalliğin başlama noktasıdır. Katliamın, yağmanın, sürgünün, cinayetin içselleştirildiği bu ‘devlet-millet mutabakatı’ Türkiye’nin lanetidir. Bu mutabakat Kürt meselesine de aynı yerden bakıyor. Siyaset tarzı ısrarla toplumsal vicdanı da hiçbir muhasebeye ve yüzleşmeye zemin bırakmayacak şekilde köreltiyor. Bu durum yıllar içinde dış ilişkilerde de travmatik bir yüke dönüştü.