• 27.04.2022 08:44

Türkiye halkı olarak, bir zamanlar “nasıl olmuşsa olmuş”  aradan zaman geçtikçe, “nasıl olmuş”, “keşke olmasaymış” diyerek bir süre sonra pişman olunan, hafızamıza kazınmış pek çok utanç verici vakalara, şahit olduk. Ahmet Kaya merhumun, kendisinin de ödül alacağı bir gecede yaptığı konuşmada “Kürtçe şarkı söylemek istiyorum” deyince yuhalanması, ardından bununla da yetinilmeyip çatal, bıçak atılmasını utançla hatırlıyoruz. Yine gencecik bir kadın olarak İstanbul milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın yemin etmek için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunduğu sırada sadece başörtülü olarak bulunmasının “devlete meydan okuma” olarak değerlendirilip had bildirilmesi,  kadın milletvekillerin kürsüyü kuşatması, Kavakçı’nın kürsüye geçişini engellemesi ve dakikalarca dinmeyen kargaşaya sebep olmalarını da utançla hatırlıyoruz.

Bir başka utanç fotoğrafı yine bir milletvekili olan Aysel Tuğluk’un Ankara’da İncek Mezarlığı’na yeni defnedilmiş annesinin mezarına bir kısım barbarlarca saldırılması üzerine cenazesinin çıkarılıp parçalara ayrılması korkusuyla gece gece cenazenin mezardan çıkarılıp binlerce kilometre uzağa götürülmek zorunda kalınmasıdır. Halbuki Türkiye halkı, Çanakkale savaşında kendisini işgale gelmiş ve burada ölmüş Anzak askerlerinin ailelerine gönderilen mektuplarda, bir nevi teselli olarak “uzak diyarlardan evlatlarını bu savaşa gönderen analar, göz yaşlarınızı dindiriniz, onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır” diyecek olgunluğu da gösterebilmişti bir zamanlar. Cenazeye saldırı sonrasında gerekenlerin yapılmayışı, Aysel Tuğluk, yakınları ve bu konu ile ilgili çevreler için haklı olarak büyük bir travmaya yol açmıştı. Aysel Tuğluk, İşte bu travma ve siyasi suçlamalarla cezaevinde kaldığı için, hızla ilerleyen demans hastası oldu. İnfaz koruma memurlarının bile kendi başına yürüyemediğinin fark edip koluna girerek görüşlere götürmesine, Kocaeli Üniversite Hastanesinin altı aylık süren tetkikleri neticesi cezaevinde kalamaz şeklindeki raporlarına rağmen zaten başka vesilelerle tartışmalı konumda olan Adli Tıp Kurumu’nun zıt yöndeki raporu nedeniyle hala cezaevinde tutulmaya devam ediyor. Aysel Tuğluk’un bu şekilde cezaevinde tutulmasına itiraz için Türkiye’de önce “Aysel Tuğluk için 1000 Kadın” bir çağrıda bulunmuştu birkaç ay önce.

Bütün bunlara rağmen Aysel Tuğluk’un haksız şekilde cezaevinden çıkarılmaması üzerine dün, yani 22 Nisan’da “Aysel Tuğluk ve Tüm Hasta Mahkumlara Özgürlük” için bir basın açıklaması yapıldı.  Bu basın açıklamasından öğreniyoruz ki bu çağrı 54 farklı ülke kadınlarından destek gördü, pek çok baro tarafından, avukat örgütleri tarafından desteklendi. Basın açıklamasından sonra yapılan panelde tıp doktorlarının konu ile ilgili söyledikleri de Türkiye’nin utanç vakalarını arttıracak nitelikte. Demans hastalığının bu kadar genç yaşta görülmediği için Aysel Tuğluk’un bu konuya özel hastanelerce tetkik ve tedaviye ihtiyacı olmasının yanı sıra cezaevi koşullarının hastalığın hızla ilerlemesine yol açtığı için doktor Emel Hanım’ın yerinde uyarısını tekrar etmek isterim. Emel Hanım Aysel Tuğluk’un cezaevinden çıkarılmamasının,  hastalığın uygun şekilde tedavi edilmemesine yol açtığı için bir nevi “ölüm cezasına” benzediğini bende çağrıştıracak uyarılarda bulundu. Evet, ölüm cezası sadece idam, kurşuna dizme veya elektrikli sandalye ile olmuyor, hasta mahkumların gereken tedaviye ulaşamaması bir nevi ölüm cezasının infazı anlamına gelmiş oluyor.

Ne yazık ki hasta mahkumlar sadece Aysel Tuğluk ile sınırlı değil. Türkiye’de binlerce hasta mahkumun olduğu, cezaevinde şüpheli ölümlerin olduğunu ve bir şekilde işkence görmüş ve intihara zorlanmış ama sağ kalmış Halil Kasal gibi mahkumların apar topar başka şehirlerdeki cezaevine gönderildiği bir ortamda Türkiye’yi korumak ABD’nin insan hakları ile ilgili raporun asılsız olduğunu iddia etmekle değil bu iddiaları dikkate alıp vatandaşını korumakla mümkün olabilir ancak.