• 21.03.2022 07:54

Yetkililerin son yıllarda rastladığımız pek çok ifadesi kendilerini de şaşırtacak kadar vahimdir. Hiç olmazsa demokratik hukuk devleti iddiası tümüyle terkedilmediği için hukuk devleti iddiası ile taban tabana aykırı bu sözler aslında Türkiye’nin normal bir hukuk devleti olmadığını en güzel şekilde ifade etmiş oluyor. Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin yabancı yatırımcılarla Paris’te görüştüğü sırada onlara teminat vermek için söylediği “Bir problem mi yaşadınız, rahat olun, bürokrasiyi al aşağı ederiz, mevzuatı da değiştiririz” sözleri bu cinstendir. Siyasal Bilimler eğitimi almış bir bakanı, modern devletin “rasyonel, tarafsız ve uzmanlaşmış” sınıfı olarak bürokrasiden nasıl böyle bahsedebilir? Genelde bürokrasi ağır çalışmakla ve Türkiye demokrasisi uzun yıllar vesayet altında olduğu için bazı yöneticileri engellemekle suçlanırdı. Yirmi yıldır iktidarda olduğu ve son yıllardaki personel alma düzenlemelerinde yaptıkları değişikliklerle istedikleri kadroya istediklerini getirme gücüne sahip oldukları için bu sözler bürokrasiden genel şikayete benzemiyor. “Mevzuatı da değiştiririz” ifadelerinin ilave edilmesi ile beraber düşünüldüğünde yapılmak istenen her türlü sınırlamalardan azade olmayı vaat etmek anlamına geliyor. İşlerini yasalara göre yapmaya çalışan yatırımcı yerine maceracı hatta yasa dışı işler görüp büyük kazançlar elde edenler sermaye kesimine ve ancak kameralar arkasında gizlice söylenebilecek sözlerin bu şekilde söyleniyor olması vahimdir. Normal bir hukuk devletinde bu ifadeler, bırakın iftiharla söylenmeyi “düşünülemez” ifadelerdir, teminat vermek isterken keyfi yönetimi ifşa etmiş olmaktadır. Bu yüzden zaten savaş halindeki Ukrayna dolar borçlanırken %3 ile borçlandığı halde biz %8’den fazla faiz vererek borçlanabiliyoruz.

Hukuk devleti iddiasının bizzat yöneticilerin sözleriyle çürütüldüğünün bir başka örneği halen tutuklu olarak yargılanan ve 21 Mart’ta yeniden duruşması yapılacak olan Osman Kavala ile ilgili sözleridir. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Ukrayna Savaşı ile ilgili bazı değerlendirme yaparken sarf ettiği bu sözlerle mahkemeyi etkileyebileceği için Anayasa’yı ihlal etmiş de oluyor: “Kim hukuk iğfal edilerek Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını istiyorsa Ukrayna’daki ve Suriye’deki çocukların katili de odur”. Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi birkaç defa Kavala’nın tahliyesi yönünde karar vermiş iken hatta davayı gören mahkeme başkanı da tahliye yönünde fikrini beyan etmiş iken sanki en doğal hakikatler dile getiriliyormuş gibi bu sözleri ifade etmek vahimdir. Bakan’ın “hukukun iğfal edilmesi” ifadesi cinsiyetçi olduğu için kullanmayı tercih etmem ama eğer bu sözleri kullanarak bu konuda konuşacak olursak tam tersi doğrudur: “Kavala’nın bırakılması değil bırakılmaması hukukun iğfal edilmesidir.” Tabii fark edileceği gibi bu sözlerle sadece Kavala hedef alınmıyor, Kavala’nın tutuklu olmasına itiraz eden insan hakları savunucuları hedef alınmış oluyor, bu da bir bahsi diğer.

Bu “düşünülemez” ifadelerin kolaylıkla ifade edilebiliyor olması yöneticilerin içinde bulundukları pratiğin düşünceyi ve sözü belirleyici gücünü göstermektedir. İşte bu pratik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doktorlar için “giderlerse gitsinler” sözünü kolaylıkla söylemesinde olduğu gibi pek çok hataya sebep oluyor. Bu milletin en zeki ve çalışkan bireylerinin yıllarca büyük fedakarlıklarla edindikleri uzmanlıklarını, üstelik sağlık sektörü hastaların randevu taleplerini karşılayamaz konumda iken hiçe sayan bu sözler ancak bu “hal üzere” olmakla açıklanabilir. İlahi mesaj, modern psikoloji, Marx gibi sosyal bilimciler, içinde bulunulan halin belirleyici olduğu uyarısını yapar. Bu itibarla bu sözleri büyük bir uyarı olarak almak, faili isek değişmek, bunlardan etkilenen isek normal demokratik bir toplumun gereği değiştirmek çözüm olarak önümüzde duruyor.

Bu durum genelde yapılanların şüphe ile karşılanmasına da yol açıyor. Bu çerçevede 18 Mart’ta açılışı yapılan, “dünyanın en uzun orta açıklıklı köprüsü” olarak lanse edilen ve yöredeki halkın çok işine yarayacak, beş dakikada öteki yakaya geçmelerini sağlayacak Çanakkale Köprüsü’nün daha ziyade hakkında ileri sürülen iddialar ile gündeme gelmesi kaçınılmaz olmaktadır. Çanakkale Boğazını gemi ile günlük ortalama 12.000 civarında araç geçerken günlük araç geçiş garantisinin 45.000 olarak verilmiş olması, 15 Euro artı KDV’den oluşan fiyatın başlangıçta 289TL iken Cumhurbaşkanının müdahalesi ile 200TLye inse de gemi geçişlerinin 50TL civarında olması ile karşılaştırıldığında da fahiş fiyatlı olması, erken açıldığı için ilave olarak bir buçuk sene ödemelerin uzamış olması gibi hususlar yöneticilerin cevap vermek zorunda olduğu en sıradan sorulardır. Bu yatırımlar, çok pahalıya yaptırıldığı ve çok büyük haksız kazançlara yol açtığı için hayatı çok kolaylaştıran yönü de gölgeleniyor. Osman Gazi Köprüsü de benzer şekilde hayatı kolaylaştırmıştır ama geçiş ücretlerinin pahalı olması nedeniyle ben de dahil halkın çoğunluğu tarafından tercih edilmediği için hazineye daha doğrusu halkın üzerine yük olması öne çıkarılıyor doğal olarak. Bu hususların yöneticiler tarafından dikkate bile alınmıyor oluşu yukarıda bahsettiğim keyfi yönetim hali üzerinde olmakla açıklanabilir ancak.