• 15.11.2021 08:02

Başlıkta iki önerme var, biri toplumun değiştiğini, diğeri siyasetin değişmediğini söylüyor ve bunun bir çelişki olduğunu ima ediyor. Önce önermelerin doğruluğunu sınayalım…

Türkiye 20. Yüzyılın son çeyreğiyle birlikte adım adım küreselleşmenin etkisine girdi. Önce ekonomik entegrasyonun ve iktisadi bakış açısının yaygınlaşması yaşandı. Sonrasında insan hakları, hukuk devleti gibi ‘evrensel’ addedilen Batı normlarının standartlaşmasına, benimsenmesine, bir standart olarak kabullenilmesine tanık olduk.

Bu yeni dinamik sürerken modernlik tartışmaya açıldı. Sovyetler’in yıkılması ve Almanya’nın birleşmesi ise eski dünyanın ‘son’ ayak bağından kurtulması olarak değil, yeni bir dünyanın habercisi olarak karşılandı. ‘Eski doğruların yeni sorunları çözemeyeceği’ kanaati neredeyse apaçık bir yargı olarak yerleşti. İklim krizinden göçmenlere bir dizi durum ve sorun, modernliğin yetersiz kaldığını, ‘küresel sorumluluk’ kavramının öne çıkması gerektiğini söylüyordu.

Bu atmosfer çeper ülkelerin önemini ve özgüvenini artırdı. Batılılarla kendilerini eşit görme, gelecek üzerinde eşit söz sahibi olma isteği bir haklılığa dönüştü. Türkiye toplumu 1990’lardan itibaren bu yeni dünyaya kimliksel bazda adapte oldu. Her kimlik kendi adaptasyon serencamını yaşadı.

Laik kesimde Kemalizm’den, kutsal devlet fikrinden uzaklaşma, tarihe ve dünyaya nesnel bakma, demokrat zihniyete yaklaşma görüldü. Muhafazakârlarda özgür düşünce, zihinsel sekülerleşme, bireyselleşme eğilimi güçlendi ve başörtüsü hareketiyle cemaati sarsan etkiler yarattı. Kürtlerde ise hayata bütünsel yaklaşma, siyasette her iki tarafa mesafe alma, kişinin kendi hayatına sahip çıkma dürtüleri yeşerdi. Bu değişimi destekleyen şekilde yurt içi mobilizasyon arttı, ortaya yeni meslekler çıktı, kentlerin mekânsal kullanımı ‘demokratikleşmeye’ başladı…

Dolayısıyla 28 Şubat fiyaskosu ve sakilliğinin bitmesiyle birlikte, toplumsal ortam yeni buluşmalara, melezleşmelere, kimliklerin ortak hareketine müsaitti. Nitekim AK Parti bu zemin üzerinde kuruldu ve AB’ye katılmaktan Orduyu sivil denetime almaya, Kürt meselesini çözmekten Ermenistan açılımına bir dizi adımı hiç de zorlanmadan, sanki bu ülkede bu tür işler ‘doğalmış’ gibi yapmaya kalktı.

İlginç olan, ‘köklü’ devlet ideolojisinin gayrı meşru gördüğü muhafazakâr/dindar iktidar direnmekle kalmadı, her seçimde oyunu daha da artırdı. Toplum kimliklerden bağımsız olarak farklı bir beklenti ve tasavvur içinde olduğunu defalarca beyan etti. Normların standardı yükselmiş, beğeniler çoğulculaşmış, ortaya yeni hayat tarzları çıkmış, ideolojiler gündelik hayatın gereklerine uygun şekilde ‘yumuşatılarak’ yorumlanmaya açık hale gelmişti.

Böylece Kemalizm, İslamcılık ve Kürtçülük eski tahakkümcü güçlerini yitirdiler. Toplum kaotik bir şekilde de olsa kendisini değişimin akıntısına bırakmış ve henüz adını koyamadığı bir ‘yeniye’ hazır hale gelmiş gözüküyordu. Türkiye için ‘sahici’ bir değişim, otoriter/ataerkil zihniyette gedik açma ve demokratlığa meyletme imkânı Cumhuriyet tarihinde ilk kez ortaya çıkmıştı.

Sonrasını biliyoruz. İçe kapanan bir AK Parti, buna uygun liderlik, siyasi alanın paylaşım kavgaları, darbe girişimi ve eski Türkiye’nin (sanki toplumda hiçbir şey yaşanmamış gibi) geri gelebilmesi.

Peki nerede o ‘güzel’ insanlar? Bireysel hayatlara ve zihinlere dokunup farklılaştıran değişim bir anda sanki yaşanmamış gibi eski hale dönülebilir mi? Yükselen norm ve standartlardan böylesine kolaylıkla vazgeçilebilir mi? Melezleşmenin keyfini yaşayan toplum bir anda eski sosyal dünyasına razı olabilir mi?

Bu soruların cevabının ‘hayır’ olduğunu düşünüyorum… Türkiye toplumu son otuz yılda geriye dönüşü zor bir değişim yaşadı. Bu değişimi hazmetmek, kamusal alanda karşılıklarını bulmak zaman alabilir ama (dünya bir içe kapanmaya yönelmedikçe) tomurcuklanmaya, kendine bireysel yollar geliştirmeye devam ediyor. Ne var ki toplumsal değişim siyaset tarafından kullanılmadığı durumda, değişim devam etse de farklı kanallara yönelebilir, aşırı bireyselleşmeye, yabancılaşmaya doğru gidebilir.

Ve de sorun şu ki siyaset bu toplumu görmüyor… Siyaset hâlâ kendisine (siyasete) bakarak toplumu okuyabileceğini sanıyor. Örneğin muhalefet AK Parti’den kopması beklenen kitleyi kapmaya çalışıyor. Ancak AK Parti’den çoktan kopmuş ve hasbelkader diğer partilere yönelmek zorunda kalmış kitleyi seçmenden saymıyor.

Böylece başlıktaki ikinci önermeye geliyoruz… Siyaset değişmiyor. Kurumsal yapısı, teşkilat anlayışı, hal ve tavır pratiği, söylemleri ve gizli riyakârlığı marifet sayan tutumu ile devam ediyor. Buna paralel olarak devlet fikri çok güçlü şekilde yerini koruyor. Resmî ideolojinin kimlikçi özü bir tabu olarak yaşamaya devam ediyor ve siyasetin sınırlarını çiziyor. Partiler Anayasa’nın ilk 4 maddesine ilişkin ‘yanlış’ mesaj vermemeye çalışıyor.

Düşünün, on yıllarca önce yaşamış kişiler bizim bugün nasıl yaşayacağımıza karar veriyor… Siyaset hâlâ on yıllar önceki makbul liderliğin tanımladığı vatandaşı arıyor, onu ‘seçmen’ addediyor. Türkiye toplumunu artık yaşamayan ve bugünü öngörmesi bile mümkün olmayan bazı insanların ‘doğrularına’ esir etmeyi tercih ediyor. Korkak, kısır ve güdük bir siyaset bu…

Niçin böyle? Çünkü siyaset devletle ilişkisini aşabilmiş değil. Devlet/siyaset ilişkisi siyaset/toplum ilişkisinin üzerine bütün ağırlığıyla çökmüş durumda. O kadar ki siyaset kendi eliyle (de) yarattığı, bizzat tanık olduğu toplumsal değişimi unutmuş gözüküyor, yok sayıyor, idrak edemiyor.

Siyasetin bugün kendi çapında önerdiği olumlu değişim toplumun kimliksel çeşitliliğinin kabulünden ibaret. Ama bu çeşitlilikten bir yeni siyasi kültür üretebilmek devlete mesafe almayı, yeni bir zihniyete yönelmeyi gerektiriyor. Siyaset bu adımı atmadıkça sosyolojik değişim hak ettiği ideolojik ve entelektüel karşılığını bulamıyor. Sonuçta siyaset devletin zımni ideolojik kaygı, istek ve normlarını toplumun çeşitlenmiş kimliği ile buluşturmakla yetiniyor.

Siyasetin bu kategorik ‘aymazlığının’ nedeni ne olabilir? Belki bu bir nesil meselesidir… Belki partilerin kendilerini uzun vadede konumlandırmakta zorlanmalarının sonucudur… Belki de devlet bağımlılığının bizim sandığımızdan çok daha derinde kimliğimizin parçası olmasındandır.

Ama bariz olan şey bu durumun hiyerarşik ve dar bir kamusal alan üretmesi. Söz konusu alanın devlet tarafından belirlenmesinin doğallaşması. Kamusal alanın sahibi devlet… Vatandaşların orada nasıl tutum alacaklarının cevabı devlette… Siyasetten toplumsal talep ve tercihleri karar mekanizmalarına taşımasını bekliyoruz ama aynı siyaset devletin ideolojik ve psikolojik vesayetindeki kamusal alanda var olmaya çalışıyor. Bu şekilde var oldukça hem devlet hem kendi gözünde meşru oluyor. Nitekim devletin beklentisinden farklı davranan bir parti olursa hemen diğer partiler onu devlete şikâyet ediyorlar.

Böylece toplum kendi tarihi açısından en radikal değişimlerden birini yaşarken, siyaset endişe içinde kendisine devletin kamusal alanında yer açmaya çalışıyor.

İyi de çizdiğim bu resimde bir gariplik yok mu? Eski ideolojik konumların toplum nezdinde yıprandığı bir dönemde, nasıl oluyor da bu kavruk siyaset hâlâ iyi kötü toplumun oyunu almayı sürdürüyor? Bunun bir nedeni çaresizlik, seçeneklerin sınırlı olması, var olan siyasete mahkûmiyet… Diğeri değişen duruma adaptasyon, beklentilerin düşürülmesi, küçük hayatlara dönülmesi…

Ancak atlamamamız gereken bir nokta var. Bütün bunlar olurken devlet/toplum ilişkisi gücünü koruyor. Toplumun siyasete güveni yok… Kaos istemiyor, belirsizliklerden ürküyor. Ve dolayısıyla devletin sunabileceği ‘aklı başında’ bir toparlayıcı alternatife sıcak bakmaya eğilimli.

Kemalizm bir çare değil, ama milliyetçilik dönüşerek de olsa sürdürülmeye müsait. Çünkü milliyetçilik siyasi olmaktan çok kültürel bir ideoloji. Katı değil, esnek ve geçirgen, her türlü başka ideoloji ile melezleşmeye müsait. Yönetmeye değil, kimlikleştirmeye, bütünleştirmeye, tanımlamaya ve böylece ortak bir sahiplenme ‘teklifinin’ içini doldurmaya elverişli.

Devlet bunun farkında, kıymetini biliyor… Bugünkü iktidar da öyle. Muhalefet ise devletten fazla uzaklaşmamak ve iktidardan oy almak uğruna söz konusu milliyetçiliği sahiplenme dürtüsüyle davranıyor. Milliyetçiliği tarihle buluşturan, ona duygu katan, bunu yaparken ‘bizi’ zamandan bağımsız şekilde dünya karşısında tanımlayan bir zemine de ihtiyaç var… İttihatçılık bu nedenle ‘doğal ve normal’…

Ne var ki bu eski zihniyete yeniden sarılmak, yerinde saymak ve bunu fark edemeyecek bir kimliksel akıl tutulmasına uğramak demek… Toplumsal değişimin ortaya çıkardığı potansiyeli kullanmak için çok da uzun bir zamanımız olmayabilir. Soru siyasetin bu misyonu taşımaya uygun bir fıtrat geliştirip geliştiremeyeceği… Bunu isteyip istemeyeceği… Ve nihayet buna cesaret edip edemeyeceği.