• 9.06.2021 08:31
  • (225)

Siyasetten sıkılmışsınızdır… Haklısınız her şey siyaset değil, ama bu memlekette maalesef siyaset her şeyi etkiliyor. Sıradan bir örnek olarak, Erdoğan’ın “Merkez Bankası Başkanı ile konuştum, Temmuz veya Ağustos ayında faiz düşürülebilir” demesi üzerine dövizin 10 kuruş daha artması, hayatın biraz daha pahalanması, birçoğumuz açısından zorlaşması demek.

Cumhurbaşkanı fikrinde ısrarlı ama bilimsel çalışmalar Türkiye’de fiyat artışlarının sebebinin yüzde elli civarında dövizden kaynaklandığını gösteriyor. Yerli ara ve ham madde, kira bedeli ve işçi ücretlerinin artışından gelen pay da toplamda yüzde kırkı geçiyor. Faizin maliyetlere etkisi sadece yüzde yedi civarında…

Ama Erdoğan’ın kendi deneyim ve gözlemlerinden kaynaklanan bir tespiti var. Faiz düşerse enflasyon da düşer diye inanıyor. Mesele şu ki faiz düşerken diğer her şey sabit kalsaydı enflasyon gerçekten de düşerdi. Ne var ki ‘piyasa’ denen ortamda bir öğenin değişimi kaçınılmaz olarak diğerlerinin de değişmesine neden oluyor. Nitekim faizi enflasyon oranının altına indirdiğinizde, mevduat geliri fiyat artışını karşılayamadığı için insanlar döviz almaya başlıyor ve daha da büyük bir enflasyonla karşılaşıyorsunuz.

Mesele bu kadar basit… İnsan zihni çoğu zaman nedenselliğin olmadığı yerde bile ille nedensellik arar ve gözlemlerini kendi inandığı nedensellik ilişkisini doğrulamak için kullanır. Muhtemelen Erdoğan da faizlerin inişi ile enflasyonun inişi arasında bir korelasyon gördü ve bunu nedensellik ilişkisi olarak yorumladı. Sonra da kendi ‘tezinden’ feragat etmek istemedi…

Aslında bu da çok yadırgatıcı değil. Hemen hepimiz (özellikle karşımızda sert bir muhalefet varsa) kendi görüşlerimize daha fazla sarılırız, haklı çıkma dürtümüz derinleşir, karşımızdakilere hadlerini bildirmek isteriz, giderek öfkemiz artar ve bir eşikten sonra karşı deliller ne denli güçlü olursa olsun kendi görüşümüzden ayrılmayız.

Biz sıradan insanların bu tutumu kendimize ve yakın çevremize zarar verir ancak… Ama eğer bir kurum, hele bir ülke yönetiyorsak kendimizden çok başkalarına zarar veririz. Böyle durumlarda zarar görecek kişilerin olaya müdahale etmeleri, yanlış fikirde ısrar eden yetkiliyi uyarmaları beklenir. Ama ataerkil zihniyetin egemen olduğu kültürel yapılarda öyle olmaz…

İnsanlar kendi aralarında yapılan işin ne kadar yanlış olduğunu konuşsalar da bunu yetkilinin yüzüne karşı söyleyemezler. Aksine yetkilinin ne denli büyük bir sezgisel zekâya ve tespit yeteneğine sahip olduğundan dem vururlar. Ayrıca böyle davranmalarının gayet akılcı olduğunu da bilirler… Çünkü maazallah yetkili kişiyi hafifçe eleştirseler, diğer çalışma arkadaşlarının kendilerini yetkilinin önünde ‘bozacağından’ emindirler. Bunun da öngörülmesi zor kişisel zararlara yol açabileceği açıktır…    

Böylece kurumlar ve bazen ülkeler göz göre göre yanlışta ısrar eder, yetkili kişilerin yüzeysel, hatalı, hatta bazen düpedüz akıl dışı tezlerinin bedelini nesiller boyu öderler…

Gördüğünüz gibi ne zaman siyasi konulara girsek, depresif bir ruh haline sürükleniyoruz. Ama sorun bizde… Her olayı siyasi analize konu eden biziz. Bu alışkanlığı bırakıp psikolojiye odaklansak, zihniyet analizine geçsek hayatımız çok daha renkli hale gelir.

Benim böyle bir dönemim oldu. Doksanlı yıllar boyunca bir danışmanlık şirketinde seminer yöneticisi olarak çalıştım ve şirketlerin kurum kültürüne müdahale eden programların içinde yer aldım. Doğal olarak çok sayıda şirket ve yöneticiyi yakından tanıma şansım oldu. Ama bugün size dolaylı olarak tanıdığım bir kişiden söz edeceğim. Böylece siyasetten de bir miktar uzaklaşmış oluruz…

Seminer yoğunluğumuz çok fazlalaşınca destek seminer yöneticisi aramaya başlamıştık. Müracaat eden kişilerden biri tanınmış bir şirkette yöneticiydi. Anlaşılan patronun kızıyla evlendiği için damat pozisyonundan ‘içgüveysi’ olarak şirkette bulunuyor ve kendisine doğru düzgün bir sorumluluk verilmiyordu. Sıkılıp bunaldığı için ek iş arayışındaydı…

Aşağıda okuyacaklarınız onun bizzat yaşadığı ve bana anlattığı birkaç olay… Tabii hatırladığım kadarıyla ve kendi kelimelerimle.

“Piyasaya yeni bir ürün çıkarıyorduk, Patron ilk icra kurulunda konuyu gündeme getirdi. Kurulda departman yöneticileri yanında birkaç tane de ekonomi profesörü üniversite hocası var. Yeni ürünle ilgili üretim ve finans analizlerini, pazar verilerini içeren dosyalar dağıtıldı, numune incelendi… Ardından Patron profesörlere bakıp ‘Hocalar’ dedi, ‘size bir hafta mühlet, çalışın gelin, bu ürünü kaç liradan satmamız gerektiğini konuşalım.’

“Sonraki hafta icra kurulunda ilgili maddeye gelindiğinde, Patron profesörlere ‘Ee hocalar kaç buldunuz?’ diye sordu. Hepsi bir rakam söyledi… Misal olsun diye 8 ila 10 lira arası rakamların telaffuz edildiğini varsayalım. Patron yüzlerine baktı ve sonra mali işler müdürüne dönerek şöyle dedi: ‘Oğlum yaz, fiyat 11 lira 25 kuruş’…

“Şundan emin olabilirsin, eğer hocalar 11-12 gibi bir fiyat verselerdi, Patron 10 ya da 13 diyecekti. Çünkü asıl mesajı şuydu: ‘Eyy hocalar, o kadar okumuşsunuz yine de doğruyu tam bilmiyorsunuz.’ Doğru Patron’un zihnindeydi ve kendisi biricik ve benzersiz bir kişilik olduğu için hiç kimse o söyleyene dek doğruyu bilemezdi. Yani ‘bu iş’ öyle bilimle falan olacak iş değildi, özel sezgi ve yetenek gerektiriyordu… Öte yandan yuvarlak bir rakam telaffuz edeceğini de hiç sanmıyorum… Öyle bir rakam söylüyordu ki insan bunun son derece ayrıntılı hesaplandığını, neredeyse rakamda bir hikmet gizli olduğunu düşünebilir.

“O halde ekonomi profesörlerine boş yere niye para veriyordu diye sorabilirsin… Bana göre cevap açık: Toplantılarda onlara yeni yetme çocuk muamelesi yapabilmek için. Tabii profesörler de bu durumu gocunmadan sineye çekiyor ve maaşlarını almaya devam ediyorlar.”

Benim eğlenerek dinlediğimi görünce Damat daha da ‘özel’ bir olay anlatmıştı…

“Şirket ilk kurulduğu yıllarda fena para kazanmamış, ama sonradan kârlar düşmüş ve son birkaç yıl zarar edilmeye başlanmış. Patron bu duruma son derece öfkeliydi ve kötü gidişatı hiçbir şekilde açıklayamıyordu. Aslında departman yöneticileri damat olmam hasebiyle bana yanaşıp Patron’un hemen her konuya karıştığını, bütün kararları kendisinin aldığını ve bu kararların birçoğunun da doğru olmadığını anlatıyorlardı.

“Konu hemen her hafta icra kuruluna geliyor, Patron’dan bir söylev dinleniyor ama hiçbir tedbir rakamlarda değişiklik yaratmıyordu. Derken bir gün Patron olayın nedenini bulduğunu, şirkette bir hırsızın olduğunu söyledi. Toplantıdakiler itiraz edecek gibi oldularsa da o emindi… Her konuya bizzat kendisi nezaret ederken, her konuda kararı bizzat kendisi verirken nasıl zarar edilebilirdi? Belli ki birileri firmadan çalıyordu…

“Sonraki haftalar hırsızın kim olduğunu aramakla geçti. Hepimiz görevliydik, herkes birbirini denetleyecek ve hırsız ortaya çıkarılacaktı… Ne var ki aylar geçti, hırsız bulunamadı ve satışlar düşmeye, zarar yükselmeye devam etti.

“Nihayet bir süre sonra Patron beni yanına çağırdı. Hırsızın kim olduğunu anlamıştı. Mali işler müdürü… Kanaatinden emindi, adamı çağırtıp bir güzel payladı, ağzına geleni söyledi. Ama Müdür ısrarla bunun bir iftira olduğunu söylemekteydi. Patron daha da köpürdü, adamın üzerine yürüdü, Müdür odanın dışına çıkınca peşinden gitti, nihayette Müdür’ü tekme tokat merdivenlerden aşağı yuvarladı ve ‘gözüm görmesin seni’ diyerek kovdu.

“O haftayı bizler hüzünlü geçirdik. Müdür işinin ehli, iyi biriydi… Patron ise çok neşeli ve enerjikti. Hırsız yakalanmış, kötü gidişe dur denmişti. Ancak şirketin performansı istenilen yöne gitmedi. Haftalar, aylar derken zarar büyümeye devam etti. Patron Müdür’ün hırsız olduğundan emin olmakla birlikte, şimdi bir başka hırsızın devreye girdiğini söylüyordu. Çünkü ona kalırsa şirketin kâr etmemesi imkansızdı…

“Bu sefer diğer hırsızı aramaya başladık ama tahmin edeceğin gibi bulamadık… Patron son derece sinirli davranıyor, herkesi tehdit ediyor, arkasından dolap çevirenleri affetmeyeceğini söylüyordu. Yine de hırsız bulunamadı ve herkes çaresiz kalmışken Patron olayı nasıl çözeceğini buldu: Merdivenlerden aşağı yuvarlayıp kovduğu Müdür’ü yeniden işe aldı ve ona hırsızı bulma görevi verdi. “Çünkü hırsızı en iyi ancak bir başka hırsız yakalayabilirdi…”

Bu anlatılanları kurmaca bir hikâyede okusanız, ya da bir komedi filminde görseniz yadırgamazdınız. Ama gerçekler bazen en az kurgu kadar mizahi, gülünç ve aynı zamanda trajik.    

Tahmin edebileceğiniz üzere bu şirket sonraki bir iki yıl içinde piyasadan silindi, battı ve kapandı. Eğer hayattaysa eminim Patron hala zihninde ona bu kazığı atan, ihaneti yapan hırsızı kuruyor, kendisi gibi müstesna bir girişimcinin nasıl olup da devre dışı kaldığına hayıflanıyordur…