Devlet yönetiminde en keyifli konum muhakkak ki sorumsuz yetkili olmaktır. Yanlışları sorumlulara yükler, siz yetkinizin tadını çıkarırsınız. Tam zıt konumdaki yetkisiz sorumlular kendilerinden bekleneni aynen yapmak, yetkiliye kendilerini beğendirmek için çırpınır. Ancak hayatın doğal akışı nedeniyle bu hiçbir zaman mümkün değildir… Hep eksik veya yanlış bir şeyler olur ve yetkilinin müsamahasına, merhametine, yüce gönlüne sığınma durumunda kalınır.

Bu düzenleme her kültüre nasip olmaz. Çünkü her şeyden önce toplumsal olarak doğru ve normal olarak algılanması gerekir ve örneğin Batı modernliği için yadırgatıcı bir durumdur. Onlar yetki ile sorumluluğun ya eşit ya da önceden belirlenmiş kurallara göre paylaşılmasını ve ikisi arasında bir uyum olmasını beklerler.

Dolayısıyla bizim kültürümüzde yetkili olmanın verdiği haz, Batılı toplumlara kıyasla çok fazladır. Belki bu nedenle oralarda insanlar kolayca yetkilerini başkalarına devrederken, bizde kimse elindeki yetkiyi bırakmak istemez.

Bu çerçevede yönetimle ilgili temel soru ‘nasıl’ yönetileceğimizden ziyade ‘kim’ yönetmeli şeklinde oluşur. Çünkü sahip olduğumuz zihniyet bileşimi zihinler arasında doğal bir hiyerarşi varsayar. Siyasetten beklenen söz konusu ‘üst zihni’ bulup yetkiyi ona vermesidir. Nitekim bizde seçimler ve yasalar demokrasi üretmez. Biz bunları ‘üst zihin’ arayışımızda kolaylaştırıcı ve ‘prezantabl’ mekanizmalar olarak görürüz.   

Üst zihnin ‘kim’ olması gerektiği konusunda ise iki prototip cevaba sahibiz: Bir, doğruyu bilme yeteneği ya da fıtratı nedeniyle buna hak sahibi olan kişi (ataerkil bakış); iki, güce ulaşmayı başarmış olduğuna göre sistemi yönetme becerisi olduğunu kanıtlamış olan kişi (otoriter bakış).

Türkiye yüz elli yıldır bu iki prototip cevap arasında salınıyor ve bu dar siyasi ikilemin içinde yoğrulup yeniden şekilleniyor. Cumhuriyetin yönetim imtiyazını ideolojik esasa bağlayıp vesayeti orduya vermesiyle birlikte, toplumsal siyaset de öteki uçta fıtratı doğru kişiyi arayıp duruyor.

28 Şubat Cumhuriyet’in siyasete ilişkin tahayyülünün iflasıydı. AKP ise 2016 yılından itibaren söz konusu fıtratın yozlaşmaya ne denli müsait olduğunu ortaya koydu. Bu siyasi sıkışmanın aşılması, siyasi kültürü zorlayacak farklı bir zihniyet bileşiminin öne çıkmasını, geleceğe yönelik farklı bir tasavvurun görünür hale gelmesini gerektiriyor.

Böyle bir alternatif perspektifin yokluğunda siyaset ‘doğal olarak’ karşılıklı yetki ‘hassasiyetine’, bunun ideolojik meşrulaştırılmasına ve ötekine ayar verme arayışına dönüşüyor.

Amirallerin bildirisi bu geleneğin uzantısı olarak ortaya çıktı ve doğal olarak ‘mesajın’ ne olduğunu anlamaya çalıştık. Herhalde bu soruya üç farklı düzlemde yaklaşabiliriz: Kişisel, kurumsal ve kültürel…

Kişisel düzlemde müsamahalı bakmaktan yanayım… Belki de amiraller kariyerlerinin boşa gittiğini düşünüyor, geçmişteki sorumsuz yetkili dönemlerinin hasretini çekiyor, bugünün güçlü kişisine yaranmak zorunda kalmanın öfkesini duyuyorlar. ‘Resmî ideoloji’ dışında tutunabilecekleri bir çıpa olmadığının farkındalar. Öte yandan muhtemelen konjonktüre bağlı olarak Rusyacılık, NATOculuk ve Avrasyacılık arasında dolanıyorlar…

Düşünün ki bunlar emekli, aynı sitelerde ve lojmanlarda oturuyor, gündüz gece aynı şeyleri konuşuyorlar. Bunca zaman ‘esas’ yetkili olmanın verdiği ‘bilgiçlikle’ ille de siyaset yapma ihtiyacı duyuyor, aksi halde yenilgiye razı olmanın depresyonunu aşmakta zorlanıyorlar.

Bu bildiri belki de onlar için bir hayata tutunma yolu, ‘biz de varız, buradayız’ duygusunun kelimelere dökülmüş halidir. Belki de bildirinin içinde geçen konuların o kadar da önemi yoktur… Aralarından birileri popüler birkaç konuyu biraraya getirmiş, şöyle bir dolandırıp herkesin ‘doğal’ beğenisini almış, önüne ‘kişilik’ belirten bir cümle ekleyip yakın bir adrese göndermiştir.

Ne var ki bu durum kurumsal düzlemin önemini, iktidarın TSK içindeki tasarruflarının anlam ve işlevini ortadan kaldırmıyor. Amirallerin kişisel gözüken çıkışlarının ardında kurumsal bir mesaj var… Arka planda mesele Cumhuriyet’le birlikte siyaset üzerinde yetkili ama sorumsuz kılınmış olan ordunun, Türkiye’ye ve siyasete ilişkin tasavvuru sabit kalmışken, bu tasavvuru hayata geçirme yeteneğinin giderek azalması. Kendine atfettiği yetki ile siyaset üzerindeki yaptırım gücü arasındaki makasın açılmış olması.

Ancak ön planda iktidarın son beş yılda izlediği personel alım politikası ve atamalar var. Bu tasarrufların muvazzaflar içindeki bir grubun hareketlenmesini tetiklemiş olma ihtimali az değil. Diğer deyişle iktidarın Cumhuriyetçi tahayyülün sahiplerini fazla sıkıştırmış olması muhtemel. Nitekim bildiri bu mesajı vermiş ve iktidar da mesajı almış gözüküyor… ‘Sarıklı generale’ soruşturma, Ayasofya İmamı’nın görevden alınması küçük ipuçları.

Asıl bakılması gereken yer ise Erdoğan’ın bildiri sonrasında cevap mahiyetindeki konuşması. Uzun uzun darbe geleneğinden, Montrö konusunda farklı düşünülmediğinden, malum generalden söz eden Erdoğan, TSK içindeki tasarruflara ilişkin tek bir paragraf ayırmış, Milli Savunma Üniversitesi’nin darbeciliği engelleyen bir eğitim verdiğini söylemekle yetinmişti.

Aynı günlerde bazı amiraller gözaltına alındı ve 10’u gözaltı süresinin uzatılması talebiyle adliyeye sevk edildi. Bildiriye dolaylı destek veren Türkiye Emekli Subaylar Derneği hakkında ise İçişleri Bakanlığı üzerinden denetim başladı…

Görünen o ki İktidar birkaç hedefin peşinde: Laikliği muhalefetin elinde bir araç olmaktan çıkarma, TSK ile ilgili personel ve eğitim tartışmasının üzerini örtme, darbeciliği vurgulayarak bildiriyi (ve CHP’liliği) mahkûm etme ve ordu içindeki muhtemel hareketlenme arayışlarını engelleme.

Bu resim bize iktidarın askeri bürokrasi içindeki kurumsal geleneğin takipçisi (Atatürkçü?) damardan çekindiğini ama son kertede ona ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Yeter ki o damar da laikliği bir ideolojik silah olarak kullanmaktan vazgeçsin ve siyasi iktidarın nihai hakimiyetini kabullensin.

Ordunun iç insicamı şu dönemde Erdoğan için hayati önemde. Her alanda böylesine başarısız bir performans izlenirken, bir de TSK içindeki ‘huzursuzlukların’ massedilme ihtimali zayıf. Üstelik iktidar göründüğünden çok daha parçalı iken… Düşünün ki iktidarda sadece AKP/MHP değil, ‘muhafazakâr siyaset’/’devletçi bürokrasi’ ve bürokrasi içinde de Atatürkçü/Ulusalcı/Avrasyacı koalisyonu var.

Bu koalisyonlar zincirini bir arada tutan unsur ise sığ bir milliyetçilik ve buna bağlı olarak aynı sığlıkta bir bağımsızlıkçılık. Laiklik ve dindarlığın ikincil kaldığı, devlet sistematiğinin ‘millilik’ üzerinden bütünleştiği bir evreden geçiyoruz.

Bu bütünleşme devlet ile siyaset arasındaki mesafeyi ortadan kaldırıyor. Artık karşımızda doğrudan devletin siyasallaşması, siyasetin devletleşmesi var… Yeni durum yetki ve sorumluluk arasındaki mevcut dengesizliği uca taşıyor. Sorumluluk kavramı anlamını yitiriyor.

Korona karşısında dünyadaki en kötü performansı gösteren iktidar ne kadar başarılı olduğunu anlatan kitapçık çıkarıyor. Ekonomide ülkeyi iflasa sürükledikten sonra nasıl sıçrama yaptığımız anlatılıyor. Dış politikada bilgisiz ve hesapsız hamlelerin hiçbir bedeli olmuyor…

Muhalefetin eleştirileri ‘eski’ siyasetin alışkanlıkları olarak lanse edilebiliyor. İktidar ‘Devlet’ politikası yürütmenin verdiği imkânla gerçekleri ikincil kılmaya ve toplumu geleceğe dair umut ve korkular üzerinden şekillendirmeye çalışıyor.

Cumhuriyetin ilanından yüz yıl sonra Türkiye’nin geldiği nokta, sorumluluğu ortadan kaldıran bir yetki anlayışı etrafında devletçiliğin tahkim edilmesi.

Amirallerin vesile olduğu kalıcı mesaj bu… Siyasi kültürün baştan itibaren hastalıklı olduğunu, devlet içindeki olağan iletişim kanallarının çalışmadığını, siyasetin devleti ele geçirme uğraşı olarak işlevselleştiğini, devlet içindeki kavganın toplumun kaderini belirlediğini, iktidarın diğer herkese ayar verme kabiliyeti ile ölçüldüğünü bir kez daha hatırlatıyor.

Türkiye sanki sabitlenmiş bir kültürel ve zihniyetsel kıskaçta dumura uğramış, kıstırılmış durumda. Halkın ‘doğru yetkiliyi’ aradığı, her gücü ele geçirenin kendisini ‘doğru yetkili’ sandığı bu ülkede, aşamadığımız gerçekliği doğal ve normal durum olarak yaşıyoruz.   

Amirallerin bildirisi söz konusu durumun ilave bir göstergesi yalnızca…