•  
  • (1173)

 Hıristiyanlık Aydınlanma dönemi sonrası ideolojik olarak kabuğuna çekilse de, eğitimdeki varlığını sürdürebildi. Bu süreçte ‘evrim teorisi’ klasik bir tartışma ve gerilime dönüştü. Dinin ‘yaradılışla’ başlattığı insanlık macerasının doğru olmadığı açıktı… Eldeki bulgular insanın kutsal kitapların söylediğinden çok daha öncesindeki varlığını ve arada birçok ‘insanımsı’ türün yaşamış olduğunu ortaya koymaktaydı. Buna karşılık Kilise bu tartışmayı dinin bütününe yapılmış bir saldırı olarak algıladı.   

O noktada mesele ideolojikleşti. Bir taraf için yaradılış gerçek, evrim ‘teoriydi’. Diğer taraf için ise evrim gerçek, yaradılış ‘teoriydi’. Oysa Darwin’in bilimsel bulgusu ‘insanların hayvanlardan geldiği’ tezi değildi... Darwin’in tezi, tüm canlıların çevreleriyle girdikleri ilişki içinde adaptasyon geçirdikleri ve bu ilişkide daha avantajlı olan grupların zaman içinde o türün bütününü kapsamaya meylettiğiydi. Örnek vermek gerekirse, yaprakların giderek sadece ağaçların tepelerinde yeşerdiği bir dünyada uzun boylu zürafaların hayatta kalma ve çoğalma ihtimali daha fazla olacak ve bir süre sonra boyun uzunluğu genetik bir unsur olarak yeni nesil zürafaları da etkileyecekti. Diğer deyişle herhangi bir zürafanın boynu fiziksel olarak uzamayacaktı… Ama boynu uzun olanlar daha uzun ve sağlıklı yaşadıkları için bir tür olarak ‘zürafanın’ özellikleri zaman içinde değişecekti.

Dolayısıyla insan maymundan gelmiş değildi... İnsan yine insandan gelmişti, ancak eski insan topluluklarının çevreye uyum açısından daha başarılı olan grupları, ileriki nesilde ortaya çıkacak olan insanın özelliklerini büyük oranda belirlemişti. Bu değişim dinamiğinin milyonlarca yıl sürdüğünü dikkate alırsak, geçmişteki insanların bize göre ‘insanımsı’ olması, hatta bazı maymunlara bir miktar benzemesi şaşırtıcı değil. Ancak bu benzerlik ‘evrimsel’ bir geçişliliği ifade etmiyor. Yani bugünün şempanzeleri ilerde bir gün insan olmayacaklar. Buna karşılık örneğin çok daha farklı yeteneklerde şempanzelere doğru evrimleşebilirler.

Sonuç olarak Darwin ve daha birçok bilim insanının yaptığı araştırmaların ima ettiği önerme, nasıl her canlı türünün birçok alt türü veya grubu varsa, insanın da olduğudur. Bunlardan bazıları adaptasyon sürecinde kendilerini daha ‘başarılı’ kılacak özelliklere geçmiş ve böylece diğer insan gruplarının zaman içinde ortadan kalkmasına neden olmuşlar…

‘Evrim teorisi’ olarak popüler zihinlerde yer alan amiblerden sürüngenlere, oradan kuşlara ve daha kompleks canlılara geçildiği önermesi ise, bu bulgunun ötesine geçen bir spekülasyondan ibaret. Nitekim böyle bir değişim dinamiği varsa, bir noktadan sonra niye durduğunun veya niçin sadece bazı sürüngenler kuş olurken diğerlerinin ‘başarıyla’ sürüngen olarak kalmaya devam etiklerinin de açıklanması gerekir. 
Yarı kuş yarı sürüngen fosillerin varlığı bir ‘geçişe’ olduğu kadar, adaptasyon yeteneği zayıf bir başka varlığa da işaret edebilir… 

Popüler tartışmalar maalesef aslında işin bilimsel olmayan kısmıyla kısıtlı kalıyor ve karşılıklı olarak bir cehalet suçlamasına/yarışına dönüştürülüyor. Oysa evrimle ilgili birçok teori önermek mümkün olsa da, evrimin kendisi bir teori değil… Aynen deprem gibi… Hakkında birçok teori ve açıklama üretebilirsiniz ama olmadığını söyleyemezsiniz. Evrim de canlıların en temel değişim dinamiğine gönderme yapıyor. Ne var ki ‘evrim’ olaya sonradan konan bir ad… Bir doğal yasa arayışı… Asıl dinamik adaptasyonun kendisi ve söz konusu dinamiğin her bir canlı türünü nereye doğru değiştirdiğini önceden bilmemiz mümkün değil.

Kısacası aslında bilimle din arasında bir gerilim olmayabilir. Yeter ki ikisi de mütevazi olabilsinler… Yeter ki ikisi de insan tarafından bilinemez olandan ‘gerçek’ türetme hevesinde olmasınlar.