• 13.12.2021 06:15

Ülkenin siyasi enerjisi uzun zamandan bu yana iktidarın kaderi üzerinde yoğunlaştı. Özellikle muhalif aydınlar iktidarın devrilmesini garanti edecek hamlelerin ne olduğunu irdelemeye çalışıyor. Halen muhalefetin oyunun iktidardan fazla olması nedeniyle, temel kaygı bu potansiyeli heba etmeyecek bir cumhurbaşkanı adayında anlaşabilmek…

Eğer ekonomi belirleyici olacaksa adayın çok da önemli olmayacağı öne sürülebilir. Ne de olsa baş aşağı giden, üstelik yanlışı doğru sandığı ölçüde kendi ayağına sıkan bir iktidar var. Birçoğumuza göre altı ay içinde düzlüğe çıkacağını sanırken bir anda kendisini büyük bir çıkmazın ortasında ve çaresiz bulacak bir iktidar… Öyle ki muhalefet bir süre tatil yapıp altı ay sonra işine dönse karşısında kendi lehine olgunlaşmış bir siyasi ortam bulabilir.

Ancak iktidarın böyle kolay gitmeyebileceğine dair yaygın bir sezgi de var. Çünkü ekonominin gidişatına güvenerek aday seçimini ikincil hale getirirseniz, seçimde ekonomi belirleyici olmaktan çıkabilir! İktidar gündemi küresel analizlere, dış politikaya, ‘güçlü’ Türkiye metaforuna taşır ve bir anda daha sağlam bir alternatif olarak gözükebilir.

Aynı şekilde ‘iktidarı devirelim’ söylemi yeterli ise herhangi biri muhalefet adına seçimi kazanabilir. Ama sorun şu ki bu söylemi yeterli saydığınız anda, söz konusu strateji yeterli olmaktan çıkar. Çünkü iktidar muhalefetin gelecekle ilgili ortak tasavvurunun olmamasını seçim gündeminin merkezine taşıyacaktır.

Dolayısıyla muhalefetin dünya siyasetine ve geleceğe ilişkin ‘ideolojik’ tercih ima eden inandırıcı bir söyleminin olmasında yarar var. Başka bir ifadeyle, iktidarın politikasını ciddiye almak durumundayız. Bu politikanın tercih edilme nedeninin ciddi olmadığını düşünsek bile… Çünkü sonuçları ciddi.

Geçen haftaki yazıda anlatmaya çalıştığım üzere iktidar bloku topluma bir yeni ‘resmi ideoloji’ öneriyor. Yüzeysel ve kimimize göre yanlış, ama kendi içinde tutarlı bir dünya tahlilinin üzerine Türkiye’nin ‘hak ettiği yer’ tahayyülü yerleşiyor, bunu gerçekleştirecek yolun haritası çiziliyor ve uzun vadede bekanın garanti edileceği bir ‘çözüm’ sunuluyor.

Bunun hasbelkader ortaya çıkmış bir vizyon olduğunu, Erdoğan’ın hoşuna gittiği için ya da çaresizlikten seslendirildiğini ve devlet bürokrasisinin de ‘aklına başka bir şey gelmediği için’ söz konusu yaklaşımı benimsediğini varsayıp kendimizi rahatlatabiliriz. Ne var ki bu ülkenin tarihini bir parça biliyorsak, böylesi rahatlamaların toplumu siyasetsizleştirdiğini, meydanı devlete bıraktığını ve devlet adına davrananların hükümranlığını pekiştirmeye yaradığını da bilmemiz gerekiyor.

Toplum ve özellikle aydınların cehaleti tercih ettiği bir ülkede, devlet kisvesinin siyasete tahakküm etmesinden daha doğal ne olabilir…  

Bu nedenle muhalefetin, hele Türkiye’yi demokratlaştırmak isteyen bir muhalefetin devleti iyi tanıması gerekiyor. Önerilen ‘resmi ideoloji’ (ne denli aceleye getirilmiş gibi dursa da) devlet aklını yansıtıyor. ‘Akıl’ kavramına fazla anlam atfederseniz ortada bu dediğimi doğrulayacak bir derinlik bulamayabilirsiniz. Ama tarih bizdeki ‘resmi’ aklın esas olarak korkulardan beslendiğini söylüyor.

Devlet korkuyor… Esas olarak demokrasiden. Mecburen girilen çok partili ‘demokrasi’ süreci darbeler, muhtıralar, sürekliliğe sahip bir vesayet ilişkisiyle dizginlenmeye çalışıldı. Ne var ki 2002 sonrası kontrolden çıktı. Devlet aktörleri yine de ellerinden geleni yaptı ama başaramadı. Muhtemel AB üyeliği ve Kürt meselesinin çözümü olağandışı, başa çıkılması zor bir tehditti. ‘Neyse ki’ her iki ihtimal de ortadan kalktı ve talih 2016 itibariyle yeniden güldü. Bir yandan Erdoğan’ın tek adam olma isteği, diğer yandan Gülencilerin (her yönüyle aydınlanmamış) darbe girişimi ve bu ortamı yeni bir düzen için kullanan Bahçeli…  

Demokrasinin Cumhuriyet’i bitirip yenisini kurabileceğinden ve yeni rejimin kuruluş tahayyülündeki ‘Türk Cumhuriyeti’nden sapacağından korkuluyor. O nedenle şimdi Cumhuriyet devlet eliyle ve demokrasi olmadan tahkim edilmek isteniyor.

Erdoğan’ın bu tür fikirlere sahip olmadığını düşünebilirsiniz. Ama herhalde Bahçeli’nin, onun arka planındaki devletimsi aktörlerin ve üst bürokrasinin bu kaygıları taşımadığını, ya da bu konularda fikrinin olmadığını ileri sürmek abes olur.   

Önerilen ‘resmi ideoloji’ büyük ölçüde İttihatçılıkla bütünleşiyor. İttihatçılığa ait korku, endişe ve tahayyüllerin günümüz koşullarında yeniden üretilmesini ifade ediyor. Şaşırtıcı değil, çünkü kimlik ve toprak açısından benzer bir beka kaygısı ile ‘genişleme’ imkânı aynı dönemde, dünya koşullarının her iki yöne de savrulabileceği bir momentte bir araya geliyor.

Zihni Kemalizm’le şekillenmiş olanlar İttihatçılığı tarihe gönülmüş, arkaik bir yaklaşım sanabilir. Ne var ki yüzeyde ve göstermelik olan, sürekli desteklenmesi gereken Kemalizm’di… İttihatçılık her zaman devletin kadim ideolojisi olmayı sürdürdü. Cumhuriyet İttihatçı kadroları, ilişkileri, yönetim stratejilerini ve zihniyeti devraldı. Bürokrasi kuruluştan itibaren Kemalistlerle İttihatçıların dengesini yansıttı. Zamanın suç örgütleri, para akış ağları bu yapı ile bütünleşti. Özellikle İç İşleri, Adalet ve Eğitim bürokrasisi söz konusu iş birliğinin ağırlık merkezini oluşturdu.   

Bugünün İttihatçılığı Enver ve Talat Paşaları yeniden üretmiyor. Nasıl ki bugünün Kemalizm’i de 1930’ların Kemalizm’i değilse… Ama 20. Yüzyılın ilk çeyreğindekine benzer bir duygu hali var. Türk kimliği bir süredir sakin ve mütevazi bir mizaca sahip değil. Yeniden tedirgin… Beslenme ve tazelenme ihtiyacı içinde.

Söz konusu ihtiyacı ete kemiğe büründürmek üzere şu soruyu sorun: Acaba bugün devlet olası bir savaş ihtimalini nasıl karşılar? Savaştan kaçınır mı, yoksa müdahil mi olmak ister? Herhalde ikincisi… Bu sayede topraklarımız genişleyebilir, bölgemizde ve dünyada ağırlığımız artar ve de muhtemelen Kürt meselesini de ortamdan yararlanarak ‘nihai çözüme’ kavuşturmak nasip olur… Nitekim Türkiye bugün çevresindeki bütün çatışma alanlarına müdahil olmaya çalışıyor.

Birinci dünya savaşı ilan edildiğinde halk sokaklara çıkmış, kaybedilen toprakların geri alınacağı, yıpranan ulusal gururun tamir edileceği beklentisi büyük coşku yaratmış, devlet savaşa girerken ardında güçlü bir toplumsal destek bulmuştu. Bugün de benzer bir duygusal arayış ‘potansiyelimizi, hak ettiklerimizi, nelere layık olduğumuzu’ hatırlatıyor. Ülkenin şu anki yönetimsel sorun ve ihtiyaçlarının çok ötesinde birtakım arayışları tetikliyor.

Bu ortak duygu devlet aktörleri içinde sürekliliği işlevsel kılıyor. İnsanlar görevleri bittiğinde kaygı ve fikirlerini bir kenara koyup emekli olmuyorlar. Devlet çemberinin içinde kalmaya devam ediyor, giderek siyasetin paydaşı haline geliyorlar. Siyaseti hep devletin ‘içinde’ tanımlamış, asıl karar alıcı kamusal alanı toplumdan gizleyerek devletin ‘içine’ hapsetmiş bir siyasi gelenek için gayet doğal.  

Bu tespitlere bürokrasinin homojen olmadığı yönünde bir itiraz gelebilir. Hiçbir zaman değildi… Ama bu durum bürokrasinin net tavırlar almasını engellemedi. İttihatçı bakış ‘birdenbire’ nasıl çıktı diye merak edenlere de 1990’larda bazı generallerin Batı’dan uzaklaşıp Rusya ve İran ile yakınlaşmayı önerdiklerini hatırlatabiliriz.

Bürokrasinin iktidarın tutumunu saçma bulacağını öngörenlerin de 2006 yılındaki, yakıt gerektirmeden sonsuz enerji üreten ‘erke dönergeci’ projesinin askeri bürokrasi tarafından nasıl ciddiye alındığını hatırlamaları iyi olur…

Nihayet an itibariyle Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın kasıtlı olarak niye hapiste tutulduğunu, Metin Gürcan’ın tutuklanmasının siyaseten nasıl kullanılacağını da düşünmekte yarar var.   

Bürokrasiye ‘siyasetten anlamayan, Erdoğan’a tâbi cahil vatandaş’ muamelesi yapmanın bedeli ağır olabilir… Bu insanlar bizce cahil olabilir ama sıradan vatandaş değiller. Bunlar Türkiye üzerine fikir ve beklentileri olan, kendilerince ‘doğruyu’ bilen devlet aktörleri…

İttihatçılığın etkilerinden biri, sürükleyiciliği olan bir ideolojik doğrunun kurumsal hiyerarşiyi anlamsız kılmasıdır. Başı çekenler, hareketin asıl taşıyıcıları, kurumsal hiyerarşinin en tepesindekilerden ziyade söz konusu ideolojinin ‘esas sahipleridir’. Nitekim yeni Maliye Bakanı devir teslim töreninde (yani daha dakika bir) görev tanımının dışına çıkarak “yüksek faiz olmayacak” diyebiliyor, dahası “tam bağımsız Türkiye için yeni bir yola girdik” diye konuşuyor.

Peki, ya toplumsal aktörler devletin çizdiği bu yeni yolun gerektirdiği gibi davranmazsa? En basitinden mesela iş dünyası ucuz faizi bulup hemen kredi alıp yatırımları artırmazsa? Ya insanlar bu ortamı daha da fazla döviz alma ve dövizlerini yurt dışında tutma amacıyla kullanırlarsa?

Ekonomiyi rasyonalizmin egemen olması gereken ‘teknik’ bir alan olarak düşünenler, doğru iktisat politikalarına mecburen dönüş yapılacağı yanılgısını taşıyabilir. Ancak son açıklamalar sayesinde devletin meseleye böyle bakmadığını biliyoruz. İktidar ekonominin teknik değil ideolojik bir alan olduğunu vurguluyor. Batı’nın önerdiği ekonomi anlayışının bizi Batı’ya mahkûm ettiği söyleniyor.

Bağımsızlık peşinde olan bir ülke bu durumda ne yapmalı? İktidara göre ekonomi ideolojisinin değişmesi, baş aşağı edilmesi lazım. Bu yaklaşımın ulusalcılar ve sosyalistler tarafından ‘neoliberalizm reddedildi’ diye alkışlanması şaşırtıcı değil. Savunulan şeyin ‘içe kapanmacılık’ olduğunu da sanmayalım… Bugünün dünyası bir alternatif sunuyor. Batı’dan uzaklaşarak Rusya ve Çin’e yaklaşmanın, en azından iki büyük blok arasında dengede durmanın bizi ‘tam’ bağımsızlığa götürecek bir zemin olduğu düşünülüyor.   

İktidara göre yanlış ekonomi ideolojisi milli menfaate zarar veriyor ve ülkeyi giderek daha da bağımlı hale getiriyor. Bu nedenle Türkiye yeterince büyüyemiyor, gücünü kullanamıyor… Diğer deyişle yaşadığımız krizin müsebbibi iktidar değil. Tam aksine bu yaşananlar doğru ekonomi ideolojisine geçiş yapmak isteyen iktidara (ve dolayısıyla ülkeye) ödetilen bedel.

Peki, ya toplumun bir bölümü bu yeni yola girilmesini istemez ve diretirse? Açıktır ki devlet bakışı ile yorumladığımızda, o durumda toplumun kendisi bir tehdit unsuruna dönüşür ve devlet uygun gördüğü tedbiri almaktan çekinmez… Çünkü bu ülkenin uzun vadeli kaderi ve bekası bugünün toplumuna bırakılamayacak kadar önemlidir ve devlet aktörleri kendilerini bu önemin gerektirdiği dirayete sahip göreceklerdir.

Bunun anlamı seçim tarihinin belirsizliği ve geniş bir zaman aralığına uzanabilme ihtimalinin varlığıdır. Bir siyasi vizyon ‘milli’ hale gelir, devletin duruşu olarak tanımlanırsa, bunun seçime sunulacak bir tarafı kalmaz…

Zihniyet çalışmaları değişim dönemlerinde kaybedecek olanların çok daha aktif, gayretli, istekli ve müdahaleci olduğunu gösteriyor. Kazanacak olanlar ne kazanacaklarından emin olmadıkları gibi, en azından konumlarını koruyabileceklerini düşünüyor. Ama kaybedecek olanlar kayıplarının telafi edilemez olduğunu hızla kavrayıp çıtayı yükseltme eğilimli oluyor.

Velhasıl karşımızda cehaletle yaftalayıp küçümsesek de ciddiye almamız gereken bir durum var. Seçilecek muhalefet adayının nasıl biri olması gerektiği, arka planda partiler arası asgari iş birliğinin düzeyi gibi konuların bu tablo ışığında ele alınması lazım…