• 30.04.2021 08:33
  • (179)

Daha önce okuma olanağım olmamıştı. Internet’te Türkiye basınının geçmişi üzerine bir arama yaparken Funda Cantek’in “Altmışlı yıllarda basın” başlıklı araştırmasına eriştim.

İletişim Yayınları tarafından 2017’de basılmış olan “Türkiye’nin 1960’lı Yılları” adlı kitapta yer alan bu araştırmasında Yaşar Kemal ve Fethi Naci’yle birlikte çıkartmış olduğumuz sosyalist Ant dergisi hakkında da ayrıntılı bilgi veren sayın Cantek, Ant’ın bir özelliğini şöyle vurguluyor: “TİP’i açıktan desteklerken, CHP ve sağ partileri kıyasıya eleştirip burjuva partisi kategorisinde sayıyordu. Ama özellikle CHP ile kavgalıydı Ant.”

Tam da bu yazıyı okurken ekranımdaki sürekli enformasyon bölümüne bu kavgada ne denli haklı olduğumuzu doğrulayan yeni bir haber düştü. TBMM’de CHP’nin de içinde yer aldığı dört parti, ABD’nin yeni başkanı Biden’ın 1915 Ermeni Soykırımı’nı anarken genocide kelimesini kullanması karşısında son derece celallenmişler, yayınladıkları ortak bildiride  “nezdimizde yok hükmündedir” diye yok saydıkları açıklamayı yine de “esefle ve şiddetle” kınamaktan kendilerini alamamışlar…

Yazılarımda CHP’yi sık sık eleştiriyor olmamın bu partiye hâlâ büyük umut bağlamakta olan bazı okurlarımı rahatsız ettiğini zaman zaman gönderdikleri mesajlardan ya da yazımın altına düştükleri yorumlardan farkediyorum.

Her şeyden önce şunu vurgulayayım… CHP, benim sadece son 18 yıllık AKP iktidarı süresince ana muhalefet partisi olma misyonunu yerine getirmediği, Tayyip’in “islami fütuhatçı”lığına her daim destek verdiği için eleştirdiğim bir parti değil… CHP, 85 yıllık yaşamımda, sadece tek parti iktidarı döneminde değil, koalisyon iktidarları döneminde de temel insan haklarını ve özgürlükleri nasıl hiçe saydığına şahsen tanık olduğum bir parti…

2. Dünya Savaşı yıllarında köy ilkokullarında okurken yakından tanık olduğum jandarma zulmünü, savaş sonrası sözüm ona “çok partili” sisteme geçildiğinde sol parti ve sendikaların nasıl kapatıldığını, Sertel’lerin Tan gazetesinin, Aybar’ın Zincirli Hürriyet’inin, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’in Marko Paşa'sının nasıl susturulduğunu unutmam mümkün değil… Tüm bunları “Vatansız” Gazeteci adlı kitabımın birinci cildinde tüm ayrıntılarıyla anlattım…

Evet, 60’lı yıllardaki muhalefet döneminde de CHP’yi Ant dergisinde en sert şekilde eleştirmekteydik. Çünkü, Türkiye tarihinde ilk kez işçi sınıfının başını çektiği sosyal uyanış sürecinde Meclis’e girerek siyasal gündeme damgasını vuran Türkiye İşçi Partisi’nin gelişimini engellemek için “Ortanın Solu” aldatmacasını ortaya atan, dahası bizzat İnönü’nün ağzından TİP’i en büyük hasım ilan eden bir CHP’yi eleştirmemek mümkün müydü?

Günümüze gelelim… Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

2020-21 dönemi, sadece Korona belasının tüm dünyaya ölüm saçtığı bir dönem değil, aynı zamanda 1895 ve 1915 soykırımlarının 21. yüzyıl versiyonunun TBMM çatısı altında dört münkir partinin desteğiyle sahneye konduğu bir kara bir dönem olarak tarihe geçecek.

Bu son soykırımın ilk işareti bundan tam dokuz ay önce Türk ve Azeri askeri birliklerinin 28 Temmuz’da 2020’de Nahcivan’da yaptıkları ortak askeri manevralarla başlamıştı. Üç Türk tugayının ve de SİHA’ların katıldığı bu manevraların toprak bütünlüğünü tehdit edici boyut almasına Ermenistan haklı olarak tepki göstermişti. Bunun üzerine TBMM’deki dört siyasal parti, AKP, CHP, MHP ve İYİP, 28 Eylül 2020’de Gazi Meclisimizdeki siyasi partiler olarak ortak bir bildiri yayınlayarak Ermenistan’a gözdağı vermişlerdi.

1 Ekim 2020’de Artı Gerçek’te yayınlanan Gazi Meclis’te mahşerin dört atlısı! başlıklı yazımda yaklaşan soykırım tehlikesine dikkati çekerek şöyle demiştim:

“TBMM’ye Gazi Meclis yakıştırması ilk kez yapılmıyor… 15 Temmuz 2016 çakma darbesinin hemen ardından, henüz İYİP’nin kurulmamış olduğu dönemde, AKP, MHP, CHP ve HDP imzasıyla yayınlanan ortak bildiride de aynen şöyle deniyordu: ‘Herkes bilmelidir ki, bugün olduğu gibi gelecekte de milletimize, millî iradeye, Gazi Meclis’e uzanacak her el, karşısında TBMM'nin çelikten iradesini bulacaktır.’ Bu kez yayınlanan Gazi Meclis bildirisinde HDP’nin imzası yok, iyi ki de yok… Olması da mümkün değil, çünkü Türkiye’de demokratikleşme ve yurt dışında barışçıl ilişkiler için mücadele veren HDP’nin yöneticileri, seçilmişleri, militanları Kobani operasyonuyla birbiri ardına tutuklanmakta, tıpkı daha önceki Kürt partileri HEP, HADEP, DEHAP, DTP gibi onun da varlığına son vermek, 2023’te ya da daha erken tarihte yapılacak bir seçime katılmasını engellemek için komplo üzerine komplo uygulanmaktadır.”

Üzerinden iki ay geçmeden Gazi Meclis’teki mahşerin dört atlısı, AKP, CHP, MHP ve İYİP, 17 Kasım 2020’de Tayyip’in TBMM’ye indirdiği Azerbaycan’a asker gönderme tezkeresini oybirliğiyle onaylayarak 1895 ve 1915 soykırımlarından sonraki 3. Ermeni Soykırımı’na canı gönülden onay verdiler.

Tayyip’in değirmenine su taşıyanlar sadece Meclis’te grupları olduğu için tezkere üzerine konuşma hakkı bulunan bu dört parti miydi? Hayır… Meclis’te tek tük milletvekili bulunan ya da bulundurmak için transfer peşinde koşan diğer düzen partileri de… Büyük Birlik Partisi (BBP), Demokrat Parti (DP), Saadet Partisi (SP), Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), Gelecek Partisi (GP), Yenilik Partisi (YP) adına yapılan tüm açıklamalarda Kafkasya’daki Ermeni topraklarının Türklük adına fethedilmesi, tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi Türk Ordusu’nun o topraklarda kalıcı kılınması büyük bir coşkuyla alkışlanmaktaydı.

Neyse ki Meclis bünyesinde “yasama” erkinin namusunu kurtaran bir parti,Halkların Demokratik Partisi (HDP) vardı… HDP Grubu adına konuşan Adana Milletvekili Tulay Hatimoğulları Oruç tezkereye “Hayır” diyeceklerini net şekilde şu sözlerle ortaya koymuştu:

“HDP olarak, hangi gerekçeyle olursa olsun, halkların birbirine kırdırtılmasına, bölgesel çatışmaların derinleştirilmesine, komşu halklarımızın birbiriyle çatışmasına dün ‘evet’ demediğimiz gibi bugün de ‘evet’ demiyoruz ve HDP bu Mecliste faaliyet yürüttüğü günden bugüne kadar da hiçbir askerî tezkereye ‘evet’ demedi, hepsine ret verdik çünkü biz dış siyasette diyalog, barış ve siyasi yöntemlerle çözüm konusundaki ısrarın ikinci plana atılmaması konusundaki kararlılığımızı hep ifade ettik bu kürsülerden.”

HDP’nin bu ilkeli ve kararlı tutumuna karşılık, ana muhalefet partisi CHP “Yenikapı Ruhu”na sadakatini sürdürüyordu. O oturumda tam da genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel kurul salonuna girip CHP milletvekilleri tarafından ayakta alkışlanarak karşılandığı sırada kürsüye gelen CHP Grubu sözcüsü İstanbul Milletvekili Ahmet Ünal Çeviköz’ün partisi adına söyledikleri tek kelimeyle ibretlikti:

“Cumhuriyet Halk Partisi dost ve kardeş Azerbaycan'ın tasada ve kıvançta her zaman yanında durmuştur. Azerbaycan'ın Ermenistan tarafından işgal edilen topraklarının kurtarılarak yeniden ana vatana katılmasını memnuniyetle karşıladığımızı bir kere daha belirtmek isteriz. 27 Eylül tarihinden başlayarak meşru müdafaa hakkını büyük bir zaferle taçlandıran Azerbaycan ordusuna da tebriklerimizi sunuyoruz… Şimdi Türkiye'ye düşen görev, işgal altındaki toprakların kurtarılmasıyla yetinmeyerek, Yukarı Karabağ'ın Azerbaycan'a dönmesi ve Nahçıvan ile Azerbaycan'ın birbirine bağlanması için güçlü bir diplomasi atağı başlatmaktır.”

Tam da CHP’nin temenni ettiği gibi, Suriye’den paralı asker olarak devşirilmiş İslamcı teröristlerle takviyeli Türk Ordusu’nun karadan ve havadan fiilen katıldığı savaş 10 Kasım 2020’de Yukarı Karabağ topraklarının Azerbaycan tarafından tamamen işgali ve de Türkiye’nin de Orta Asya’ya doğrudan ulaşımını sağlayan bir koridorun açılmasıyla sonuçlandı.

Savaş sonrası Ermenistan halkı ve 1915 Soykırımı kurbanlarının tüm dünyadaki torunları kan ağlarken, 10 Aralık 2020’de Bakü’de Azerbaycan diktatörü Aliyev’in yanısıra Erdoğan’ın da onur konuğu olarak katıldığı abartılı kutlama törenleri, SİHA’ların gökyüzünden katıldığı Türk-Azeri askeri resmi geçitleri yapıldı.

12 Nisan 2021’de, Bakü’de Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev tarafından Karabağ Savaşı anısına yüz kızartıcı bir sergi parkının açılışı yapıldı, 3. Soykırım’ın bu yeni kutsaması, Türkiye’de tepki görmek şöyle dursun, CHP de dahil tüm inkarcı partiler tarafından alkışlandı.

Ölen Ermeni askerlerinin miğferlerininin sağlı sollu kancalara astırıldığı bir koridorda Aliyev askeri üniformayla zafer yürüyüşü yapıyor, tahrip edilmiş tanklar üzerinde balmumundan yapma ölü veya yaralı Ermeni askeri figürleri teşhir ediliyor, dahası küçük Azeri çocukları bu barbarlık sergisinde  eğlenceli bir oyun gibi küçücük elleriyle o korkunç figürlerin boğazını sıkmaya teşvik ediliyordu.

Türkiye’nin önde gelen barış ve demokrasi savunucuları, demokratik kitle örgütleri tam da TBMM’nin 101. kuruluş yıldönümünün kutlandığı 23 Nisan 2021’de ortak bir bildiri yayınlayarak Bakü’de sergilenen insanlık dışı görüntüleri kınadıkları gibi, rehine tutulan Ermeni savaş esirlerinin de derhal iadesini talep ettiler.

Dinleyen kim?

Aksine, bir gün sonra, 24 Nisan 2021’de, 1915 soykırımının 106. yıldönümünde, ABD’nin yeni başkanı Biden’ın genocide kelimesi kullanması üzerine HDP hariç tüm düzen partileri kıyameti kopartacak, bunlardan CHP’nin sözcüsü Faik Öztrak en atik davranarak “Ülkemizin tarihine leke sürülmesine göz yumuldu” diyerek iktidarı eleştirecekti.

İstanbul büyük şehir belediye başkanlığı koltuğuna HDP seçmenlerinin desteği sayesinde oturmuş olan İmamoğlu, "Türkiye Cumhuriyeti’ni töhmet altında bırakmaya yönelik bu ve benzeri kararlar tarafımızca yok hükmündedir", Ankara belediye başkanı Yavaş da "Yapılan açıklamaları şiddetle kınıyorum" diye kükrüyorlardı.

Genel başkan Kılıçdaroğlu geri kalır mı? O da, “Kükreyecek sandılar, kedi gibi miyavlama sesi geldi” diye iktidarı Biden’a yeterince sert tepki göstermemekle suçluyor, böylece  inkârcılık konusunda Erdoğan’dan daha kararlı ve azimli olduğunu ilan ediyordu.

Ardından da, Gazi Meclis’teki mahşerin dört atlısının Biden’ın açıklamasına karşı “nezdimizde yok hükmündedir” açıklaması geldi.

Neyse ki bu yeni soykırımcı ve inkarcı hezeyan ortamında dimdik duran bir HDP var… HDP Merkez Yürütme Kurulu, 24 Nisan’da yayınladığı bildiride, “Türkiye Ermeni Soykırımı ile 106 yıldır yüzleşmedi. Yüzleşilmeyen suç tekrarladı, yüzleşilmeyen suç, bugünlere taşındı. Büyük suç cezasız kaldı, ayrımcılık ve nefret suçları sıradanlaştı”  diyordu.

Devlet Bahçeli’nin “HDP Ermenidir” diye alenen hedef göstermesine, Ümit Özdağ’ın HDP’li Ermeni milletvekili Garo Paylan’a “Sen de zamanı gelince bir Talat Paşa deneyimi yaşayacaksın ve yaşamalısın” tehdidi savurmasına rağmen HDP yöneticileri ve milletvekilleri soykırımcılığa ve soykırım inkarcılığına karşı onurla direniyor.

Artı Gerçek yazarı Koray Düzgören’in son yazısında vurguladığı gibi, bu saldırıların, HDP eski eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da aralarında olduğu 108 siyasetçi hakkında açılan Kobanê davasının başlamasına denk gelmesi de oldukça ilginç...

CHP sözcüsünün “Ülkemizin tarihine leke sürülmesine göz yumuldu” şeklindeki açıklaması karşısında Düzgören çok önemli hatırlatmalarda bulunuyor:

“Sayın sözcünün tarihimize leke sürmüş olayları araması için uzağa gitmesine gerek yok. Dersim Soykırımı, Varlık Vergisi, Trakya ve 6-7 Eylül pogromu, Maraş Katliamı, Sivas katliamı, Roboski katliamı ve daha nice sayısız olayı saymıyorum bile. Yanıbaşında cereyan eden Kobanê yargılamasına bakması yeter de artar. Ama bakamıyor. Ermeni soykırımını, kendi deyimiyle ‘yüce tarihimize sürülmüş bir leke olarak’ gördüğü için yanı başında Kürtleri siyasi yaşamdan silmeye yönelik siyasi soykırımı da görmek istemiyor. Soykırım bir Türkiye gerçeği. HDP’nin dediği gibi yüzleşmeye buradan başlamak gerekiyor.”

Ancak Mahşer’in dört atlısı partilerin bir yüzleşmeye başlayabileceğini de pek sanmıyorum…

Unutmayalım ki, 60’larda Demirel’in Müslüman Kardeşler’i devletin üst kadrolarına sızdırması, 12 Mart darbesi sonrasında CHP’nin o Müslüman Kardeşler’i iktidar ortağı yapması, 12 Eylül darbesi sonrasında Kenan Evren’in bir yandan âyetler okuyup Türk Ordusu’nu “İslam’ın son ordusu” diye nitelerken, öte yandan yurdu dört baştan minarelerle donatıp din derslerini zorunlu kılmasıyla Türkiye’de kitlelerin Türk-İslam sentezine koşullandırılması süreci çoktan başlamıştı.

Bu temel üzerinedir ki Tayyip iktidarı, CHP’nin teslimiyetçiliğinin de katkısıyla, tüm görsel ve basılı medyayı da tepe tepe kullanarak 18 yıldır ülkede inkarcılığa, fütuhata ve üç kıtada Türk-İslam egemenliğine koşullandırılmış bir kuşak yarattı.

Televizyonların reytingi en yüksek olan tarihsel dizilerinde kılıç şakırtılarından, kelle almalardan, göze mil çekmelerden, işkencelerden, “küffar”a, “gavur”a küfürlerden geçilmiyor.

Basit bir örnek, bu sayfada resmini kullandığım, tam da 1915 Ermeni soykırımının 103. yıldönümünde, 24 Nisan 2018’de yayınlanmış  bir sünnet töreni fotoğrafı…

Ülkenin müslüman çocukları, erkeklik payesine ilk adımlarını kılıç-kalkanlı alp’lerin “Allahuekber”leri refakatinde kılıç kuşanarak atmaktaysa, bu coğrafya çoktan soykırım münkirlerinin soykırımcı fidanlığına dönüşmüş demektir.

Böyle bir ülkede oy avcılığına çıkan düzen partilerinin soykırım inkarcılığında kenetlenmiş olmalarına şaşmak niye?