• 13.12.2016 00:00
  • (1243)

 İstanbul Beşiktaş stadında 10 Aralık 2016’da bir terör eylemi gerçekleştirildi. Polis ekiplerinin hedef alındığı düşünülen saldırı çok sayıda insanın ölmesine, yaralanmasına ve kitlelerin terörize olmasına yol açtı.

Neredeyse her olayda olduğu gibi, daha patlamanın ne olduğu anlaşılmadan malum taraflar siyasi kutuplarından çıkıp savaş meydanındaki yerlerini aldılar ve karşı tarafa rastgele ateş etmeye başladılar.

Olay üzerine söz söyleyenler arasından çok az sayıda insan, olayın “gerçekten” kendisiyle, aydınlatılmasıyla, çapıyla, verdiği tahribatla, mağdurları ve onların acılarıyla ilgilendi. Ya da şöyle ifade etsek daha doğru olur sanırım: O insanlar sayıca çok olsa da, savaş tamtamları arasında sesleri ya hiç çıkamadı ya da duyulamadı.

Ne yaık ki alıştığımız üzere, konu hakkında sahne alan insanların çoğu sosyal medya veya klasik medya gibi platformlarda salınarak kendileri ve tarafları için siyasi rant kovalamanın derdine düştü.

Bu amaçla cepheye koşanların meselesi, kendi tutukları tarafın lehine -- böylece elbette kendi lehlerine de -- ve diğerinin aleyhine olacak şekilde, insanlar şaşkınlığını henüz atamadan olayı hızlıca kontrol altına alarak ve manipüle ederek baskın algıyı biçimlendirebilmekti.

Patlama haberi duyulur duyulmaz, aşırı siyasallaşmış ülkenin aşırı partizanlaşmış tarafları mal bulmuş Mağribi gibi olayın üstüne atladılar. Ölümler ve yaralanmaların olduğu böyle korkunç bir olayı en kestirmeden ve en kısa sürede karşılıklı olarak kendi siyasi gayelerine âlet etme yarışına girdiler.

Artık yaşadığımız bu siyasi kutuplaşma öyle keskinleşti, bu kavga o kadar çirkinleşti ki; amaç için her şey kullanılabilir, sömürülebilir basit birer araca ve ayrıntıya dönüştü.

Bu kavgada şimdiye kadar zaten uydurma, yalan ve manipülatif haber, kara propaganda gırla gitti. Olguların, açık ve gösterilebilir nedenselliğin, kanıtın, mantığın, akıl yürütmenin anlamı ve değeri kalmadı. Artık gerçekle ve doğru olanla ilgilenen pek kimse kalmadı, ilgilenmek isteyenlerin de ilgilenmeye mecali kalmadı.

Karşı tarafı mahkum edecek, zarara uğratacak her söz ve çıkarım, hiçbir akli ve vicdani süzgeçten geçmeden rahatça yayılabiliyor. Durmak, düşünmek, üzülmek, empati kurmak, anlamak, muhakeme etmek yok; varsa yoksa karşı tarafı alt etmek, varsa yoksa ayağını kaydırmak.

Bu siyasi kavgada önce siyasi gaye kutsallaştırıldı, sonra kavga hayati bir savaşa büründürüldü, ardından bizzat kavganın kendisi amaç haline dönüştü.

Buna eşlik edecek şekilde, önce öteki veya muhalif düşmana dönüştürüldü; sonra bu da kesmedi, düşman şeytanlaştırılmaya ve kriminalize edilmeye başladı.

Bunun sonraki aşaması düşmanı insanlıktan çıkarmaktır. Şeytanlaştırıp kriminalize ettiğiniz kişileri/grupları insanlıktan daha kolay çıkarabilirsiniz. Böylece “insanlıktan çıkarılana” pek çok şeyi yapmanın haklı görüleceği bir evreye de ulaşmış olursunuz.

Bu bakımdan karşılıklı pompalanan düşmanlık ciddi bir risk barındırıyor. Buna rağmen bu düşmanlık tıpkı bir canavar gibi karşılıklı olarak beslenmeye devam ediyor.

Siyasiler kutuplaşmanın konforuna teslim oldular, fırsatlarını tepe tepe kullanıyorlar. Gerilim ve çatışmanın işlerini kolaylaştırdığını düşünüyor olmalılar. Çatışmanın kontrol edilemez ve denetlenemez bir biçime bürünebileceği olasılığını hiç hesaba katmıyor gibi görünüyorlar.

Oysa siyasetçilerin, politikalar ve fikirler konusunda sert bir mücadele yürütseler de, mücadelenin kendisinin bir arada yaşayabilme imkanını tahrip etmemesine özen göstermeleri beklenir.

Yürütülen bu kavga, sergilenen bu düşmanlık artık bir sefillik trajedisi halini almaya başladı.

Beşiktaş’ta patlama olur olmaz her iki taraf da birbirini suçlamaya başladı. Olayı kısa zamanda TAK (yani PKK) üstlendi. Ama ne gam, iş bu sefer dolaylı sorumluluğun kimde olduğuna kaydı. Karşılıklı ithamlar, hakaretler, lanet okumlar, “olağan şüphelileri” parmakla göstermeler bu zeminde sürüp gider oldu.

Bu anlamda olayın sorumlusu, her iki cephe için de açık ki karşı taraftı. Bu safhada daha genel ve dağınık bir ilişki kuruluyor. Örneğin iktidarın “terör olaylarını önlemedeki beceriksizliği” veya muhalefetin “teröre dolaylı desteği”  gibi ithamlar üzerinden fatura karşı tarafa çıkarılmaya çalışılıyor.

Bir sonraki aşamada iki tarafın paralı veya gönüllü sosyal medya trolleri kesin görüşlerini beyan ediyor: “Patlamanın sebebi Meclisteki başkanlık sistemi değişikliği.” Ortak bir görüşe varmışlar; ne güzel!

Yalnız durun bir dakika; iki taraf da failin öteki olduğunu ileri sürüyor. Yani olay aynı, sebep aynı -- ama fail farklı. İki düşman kutbun trolleri karşılıklı olarak bir diğerini işaret ediyor.

Bu saçma sapan hal trollerle sınırlı kalsa, dert etmeye değmezdi. Lakin anlaşılan artık yeni Türkiye’nin kanaat önderleri troller. Trollerden alınan cesaretle veya kendiliklerinden akıl ederek, gazeteciler, köşe yazarları, doktorlar, avukatlar, hattâ siyasetçiler de bu şahane buluşa ya açıktan ya ima yoluyla destek veriyor.

 

En son gördüğüm (yukarıdaki) tweetler iki milletvekiline aitti. Biri AK Partili diğeri CHP’li, partilerinde öne çıkmış, oldukça tanınan iki milletvekili. Sanırım bunun bir üstü, genel başkanların olayın faili diye birbirlerini suçlamasıdır. Korkarım o noktaya da hayli yaklaştık artık.

Terör gibi bir olayda bile ortak bir tutum almak ve birlik sergilemek bizim için neredeyse “ütopik” bir hedef haline geldi. Bari, iç savaşların veya soykırımların psikolojik iklimlerini çağrıştıran “ötekini” şeytanlaştırma ve kriminalize etme gayretinden vazgeçilse...