• 24.03.2021 00:00
  • (2473)

 Rejim dünyayla kalan son köprüleri atmakla, son gemileri yakmakla meşgûl. Ekonomideki yangına körükle gidiyor. Yetmezmiş gibi içeriyi de kanırtıyor. HDP’ye, kadınlara, öğrencilere, son nefesini vermekte olan Meclise açtığı cephelerle, yerli/millî muhalefetin kötürümlüğü ve yaygın korku yüzünden Gezi’den beri pek kıpırdayamayan muhalif kamuoyunu doğrudan karşısına alıyor.

Çöküş aşamasındaki rejimler hep böyledir, yanlışları daima yeni yanlışlarla örtmeye çalışırlar, icraat hep yap-bozlardan ibarettir, etraflarında “aman yapma” diyecek kimse olmadığı için bataklar katmerlenir. Son nefeslerine kadar…

Dış cephelerde durumu fecaat, tokat üzerine tokat yiyor ve daha işin başı. Biden/Harris yönetimiyle ortaya çıkan dinamik tam etkisini göstermediyse de Ankara’nın bölgede ve dünyada yakın zamana kadar önüne gelene verdiği ayarların, salladığı tehditlerin sonuna gelindi. Dünya bir şekilde Ankara’ya “dur” diyor. Durumu kurtarmak için yapılan şirinlikler ise, birikmiş hâtâların etkisiyle akim kalıyor. 

ABD’nin Türkiye politikası, beklendiği gibi şekilleniyor. Trump’ın adlî süreçlere müdahalesiyle durdurulan dosyalar tek tek geri geliyor.  

S-400’lerin iadesi ısrarı, bunlarla bağlantılı CAATSA yaptırımları; Akdeniz ile Ege’deki kabadayılıklara karşı ABD’nin bölgesel enerji ve askerî işbirliklerini hızlandırması; Erdoğan’ın badigartlarının 2017’de Vaşington’daki sokak kavgası dosyası, Ankara lobicisi eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Flynn dosyası ile Halkbank dosyasının yeniden açılacak olması; 24 Nisan’ın Ermeni Soykırımı olarak idrak edilmesi olasılığı, Senato ve Temsilciler Meclisinden Beyaz Saray’a İnsan Hakları ihlâlleri temalı çağrılar ve bütün bunların özeti gibi duran “gelmeyen telefon”…

Rejimin bu hamleler karşısında yapabileceği pek bir şey yok. Bildiği yegâne yordam Trump döneminde müptelâsı olduğu kurnazlıklar ve lobicilik. Bu yüzden, sıkı Erdoğan dostu sabık ABD sefiri, çok konuşan ve artık boş konuşan James Jeffrey, millî damatlardan Mehmet Ali Yalçındağ, Ankara’yı güle oynaya kazıklayan çakal lobi şirketleri ile Amerikan gazetelerinde “Türkiye demokrasisi" pazarlamaya çalışan medenî trollerin eline kaldı. Ne var ki bu yollarla adlî ve siyasî süreçleri etkilemesi ve lehine çevirmesi mümkün gözükmüyor. 

Aklına gelen yegâne taktik, Türkiye’nin 1993’te Karabağ’ı öne sürerek tek taraflı olarak kapadığı Ermenistan sınır kapısını Karabağ geri alındığı için açabileceği lakırdısı. Bununla Biden’ı Soykırıma Soykırım demekten vazgeçirebileceğini hesaplıyor. Ne var ki Ermenistan’da hiçbir siyasî parti bu hamleye olumlu cevap veremez, ne şimdi 20 Haziran’da seçime giderken ne de orta vâdede, Türkiye’nin Azerîlere verdiği açık destek nedeniyle perişan olmuş, binlerce insanını yitirmişken. Bu şark kurnazlığı, bölgede yakın zamanda Ankara’nın elde ettiği tek net “zaferin” dahî, bütün yumurtalarını Bakü sepetine koymasından ötürü nasıl işe yaramayacağının ve ayazda kaldığının ifadesidir. 

Rejim bölgede ve dünyada birkaç haftadır şirinlik peşinde mâlum. Güçlülerin gönüllü askeri olmaya heveskâr mesajlardan tutun, ipe sapa gelmez tek taraflı yumuşama girişimlerine kadar uzanan bu iddialı roadshow tel tel dökülüyor. Sonu belli dış maceralara ilâveten Dışişleri Bakanlığını fiilen feshedip kararları saraydaki ümmî gürûha havale etmenin bedelleri bunlar.

İlm-i siyaset ve uluslararası ilişkiler derslerinde “sakınılması gereken kötü örnekler” olarak okutulabilecek ayarda fiyaskolar yaşıyor sarayın hariciyesi. Şu hâle bakın:

Saray lobicisi Yalçındağ Biden/Harris yönetimine Çin’e karşı işbirliği öneriyor. Uygurlara uyguladığı kültürel soykırımı iki kuruş para karşılığında görmezden gelen Ankara, bu soykırımı Beijing’in yüzüne vuran ABD ile çalışmaya hazırmış!

Saray taifesinin kaleminden çıkmış, Bloomberg’de yayımlanan Erdoğan imzalı patetik mektupta Batı ve NATO Suriye’de, demokrasi ve hümanizm timsali Ankara’nın arkasına dizilmeli eğer dizilmezse İdlib’de koruması altında olan yüzbinleri Türkiye’deki milyonlara ilâveten zapt edemez Avrupa’ya salıverirmiş. Aba altından sopa… Aynı mektupta dünyada kimsenin ciddiye almadığı “DAEŞ ile en iyi biz başediyoruz”, “YPG terör örgütüdür” gibi palavraların yanında Kuzey Suriye’de işgâli altındaki bölgeleri yok sayan Ankara…   

Oralarda büyükelçi bulunmayan iki başkent Kahire ve Tel Aviv ile aylardır normalleşme türküleri çağrılıyor. Oysa ortada ne fol var ne yumurta. İsrail Hamas’lı yöneticilere sınırdışı ve doğu Akdeniz’de kalıcı sükûnet olmadan herhangi bir jeste razı değil. Bu, Salı günkü genel seçim sonucuyla değişebilecek bir tavır değil.

Mısır’ın “normalleşme” koşulları listesi ise upuzun. İstanbul’daki İhvan’ı sınırdışı et, faaliyetlerini engelle, uluslararası teröre destek verme, Kıbrıs ile Yunanistan’la uğraşma, BM 1982 Deniz Hukuku Anlaşmasını imzala, Arap ülkelerinin içişlerine karışma, BAE ve Suud’a edilen hakaret için özür dile, Irak-Libya-Suriye’den askerini çek gibi Ankara’nın yerine getirmesi mümkün olmayan bir dizi koşul. 

Kıbrıs cephesinde, Nisan sonunda Cenevre’de BM gözetiminde adayla ilgili gayriresmî ve tamamen anlamsız bir toplantı var. Ankara dünyada istisnasız hiçbir ülke ve kurumun kabul etmediği “iki devlet” formülünü satacak aklı sıra. 

Yunanistan cephesinde, 2016’daki ilticacı subaylar krizinden beri artan dozdaki saldırgan retorik, Mavi Vatan gibi zırvalar en azından şimdilik duvara tosladı. 

Üstelik adı edilen bütün bu doğu Akdeniz ülkeleri, ABD, Fransa, BAE, Suud, Ürdün’ün katılımıyla alt-bölgede askerî ve enerji işbirlikleri geliştirmekteler. Türkiyesiz!

BM cenahında, geçen hafta 550 sayfalık, BAE, Mısır, Rusya’nın yanında Türkiye’yi özellikle işaret eden bir rapor, Libya’da Güvenlik Konseyi kararlarının hilâfına Libya’ya uygulanması gereken silâh ambargosunun güle oynaya nasıl delindiğinin ayrıntısını veriyordu.

Bu rapordan önce, Ekim ayında BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği bünyesindeki bağımsız Suriye Komisyonu Türkiye’nin işgâli altındaki yerlerdeki korkunç hak ihlâllerini ayrıntılarıyla yazarak Ankara’nın ipliğini pazara çıkardıydı. 

Libya cephesinde Ankara tamamen köşeye sıkışmış durumda. Yeni Libya Hükümeti, BM Güvenlik Konseyi, AB, ABD, Rusya, Arap Ligi, Afrika Birliği, bütün Kuzey Afrika ve Güney Avrupa ülkeleri “cihatçılarını al götür” diyor. Ankara ne yapacağını şaşırmış durumda. 

AB ile ahı gitmiş vahı kalmış ilişkilerden sıkça bahsediyorum. Erdoğan’ın beklentilerinin, Mülteci Anlaşması yani para dışında, hiçbirinin oluru yok. Sinik Avrupalılar günü kurtarıyor ama Türkiye’nin gidişatından da fena hâlde endişeliler. Haftaya bunu yazacağım. 

Ve bütün bu kepazelikler dünyanın gözü önünde cereyan ederken Ankara’nın cihadı Irak ve Suriye cephelerinde hız kesmeden sürüyor. Gittiği yere kadar. 

Yeni Türkiye bugün bölgede ve dünyada tarihin akışına meydan okuyan ülke konumunda. Böyle davranan başka kabadayılar da var elbet ama onların son tahlilde tutunacakları dalları var, Türkiye ise meydanı, üstünde oturduğu bir avuç dalı keserek okuyor.