• 15.12.2020 00:00
  • (1925)

 Türkiye AB’yi hatırladı. Epey bir aradan sonra… Bu defa olumlu bir gelişme ile değil, baştan aşağıya olumsuz bir bağlamda. İlişkiler nicedir olumsuz zaten. Yaptırım lakırdısı Haziran 2019’dan bu yana konuşuluyor Avrupa mahfillerinde. 

Türkiye’nin herhangi bir AB beklentisi kalmadı. Batı’da ve özellikle Avrupa’da ise “Türkiye” ve “Erdoğan” kelimeleri tepki, alerji, kaygı ve çekince demek çoktandır.  

Daha önceleri Türkiye kamuoyu, Avrupa Komisyonu’nun İlerleme Raporlarının içeriğini, müzakerelerin ne zaman başlayacağını, Avrupa Parlamentosunda Türkiye’nin üyeliğe ne kadar yaklaştığı konusunda aldığı kararları, Avrupalı sivil toplum kuruluşları ve demokrat kanaat önderlerinin Türkiye’nin önünü kesmeye çalışan kendi siyasetçilerini yeren girişimlerini beklerdi. 

Bugün, yaptırımların kabul edilip edilmeyeceğini, listede kim ve ne olacağını, eğer kabul edilirlerse ekonomiye etkileri ne olacağını merak ediyor. 

Sonunda 10 Aralık 2020 AB Zirvesi, beklediğim gibi, fare doğurdu. Avrupalılar yine suya sabuna dokunmayan, alttan alan ve büyük olasılıkla rejimi çıktığı seferlerde yüreklendirecek bir karar aldı. Libya ve Suriye’de Biden/Harris idaresinin başa geçmesini beklemeden oportünist hamlelerin gelmekte olduğunu haber ediyor ajanslar günlerdir.

Avrupalılar ısrarla Ankara rejimine normal bir ülke muamelesi yapmayı, onunla iş tutmayı ve rejimden medet ummayı sürdürüyor. İçinin nasıl dolacağı belli olmayan “olumlu gündem” ya da “pozitif ajanda” laflarıyla vakit öldürüyorlar. 

Tekrar edelim, alınan yaptırım kararları ne kadar sembolikse, masada duruyor dedikleri olumlu kararlar da o kadar imkânsız artık. Daha sert yaptırım aldırtmayı başaramayan ülkeler olumlu kararlara yanaşırlar mı? Hiç sanmam, nitekim oybirliğiyle alınan 26 Haziran 2018 kararı sadece müzakereleri dondurmuyor, gümrük birliği tadilatının da önünü kesiyor. 

Dolayısıyla ortada tam bir sağırlar diyalogu var. AB, kendine has tahlillere binaen alttan almaya devam ediyor. Ankara ise sözkonusu yatıştırma politikasını zafiyet ve/veya rıza olarak algılayıp saldırgan ve tehditkâr hareketlerine devam ediyor, edecek. Ta ki çanak çömlek patlayana kadar…

Hatırlatalım, AB’nin beş korkusu var: Ankara’yı illâki NATO’da tutmak, paralı pullu işlere zarar vermemek, Avrupa’daki reisçi kitlelerin Ankara tarafından kışkırtılmalarını engellemek, mülteci zaptiyeliğine devam edilmesini garantiye almak ve on misli Suriye demek olacak olan, üstelik AB çapında ekonomik etkileri olacak olan Türkiye’nin infilâk etmesine suret-i kat’iyede önayak olmamak. Bu korkuların ecele faydası olmayacağını defalarca yazdım. Zira ne Türkiye’nin battığı ekonomik ve haricî bataklardan çıkması mümkün ne de mevcut rejimin kendiliğinden demokrasiye evrilmesi. 

Aslında AB’nin geçen Perşembe üzerinde anlaştığı, Martta gözden geçirmeyi taahhüt ettiği sembolik yaptırımlardan daha fazlasını yapması gelinen noktada ne kadar mümkün, bu tartışılır. 

ABD’nin toplu tüfekli müdahale geleneğinin AB’de bir karşılığı yok. Muhtemelen hiçbir zaman da olmayacak. Ortak dış politika ve ortak savunma politikası ham hayallerdir. AB’nin elindeki yegâne kaldıraç ekonomik; bu da gelinen noktada artık pek bir şey ifade etmiyor. Gümrük Birliği gözden geçirilmedikçe çürüyor, içi boşalıyor. AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmaları Türkiye’yi kapsamadığı ölçüde 1996’da elde edilen avantajların anlamı kalmadı. Anlaşmanın hizmetler ve tarımı kapsamamasını ve işinsanlarının vize engelini de ekleyince ortaklık iyice Türkiye aleyhine zayıfladı. Üstelik Fransa’ya boykot tehdidi ve AB ülkelerine edilen hakaretler, Gümrük Birliği Ortaklık Komitesinde AB tarafının bugüne kadar göz yumduğu usulsüz damping uygulamalarının artık karşılık bulmasına yol açtı.  

AB menşeli yatırım sermayesinin kökü çoktan kurudu. Avrupa Yatırım Bankası bedava kredilerini binbir koşulla veriyor. Almanya ve Fransa’nın kamu dış yatırım kuruluşları kredi akışını çok yavaşlattı. AB’nin 2014-2020 dönemi için 4,5 milyar avro mertebesindeki katılım öncesi hibelerinin yüzde doksanı projelendirilemedikleri için akim kaldıydı, şimdi 2021-2027 döneminde katılım öncesi kaynaklar kaleminde Türkiye’nin adı geçse de, fonların, diğer adayların aksine otomatik değil, duruma göre taahhüt edileceği yazıyor. 

Bugün elde kalan yegâne etkili yaptırım Gümrük Birliği’nin askıya alınmasıdır, buna da AB hem kendi çıkarı için hem “zaten çöküş aşamasındaki ekonomiye bir darbe de bizden gelmesin” mantığıyla teşebbüs etmiyor. 

Sözün özü, Ankara dış maceralarında geri adım atmayacak, AB de bundan fazlasını yapmayacak, yapamayacak. Ama münferit AB ülkeleri, özellikle Fransa, Kıbrıs ve Yunanistan BAE, Mısır gibi üçüncü ülkelerin de katılımıyla karşılık verecek. Bu ittifaklarda ABD’yi de hesaba katmak gerekiyor. Diğer bir deyişle AB’de kimi şaşkınların hesapladığı gibi Ankara doğru yola gelmeyecek, er veya geç çanak çömlek patlayacak. Ve AB ancak o zaman, mesela KKTC’nin ilhâkı gibi kendisini birebir ilgilendiren oldubittilere karşı Putin/Kırımvarî sert yaptırım kararı almak zorunda kalacak. 

Tüm bu olasılıklar, Ankara’nın içine düştüğü batakları göz önünde bulundurunca imkânsız değil. Her hâl ve kârda AB-Türkiye ilişkilerinin adaylık sonrası dönemi de idrak etmiş olarak kriz dönemine geçtiğini görmek gerekiyor. Bu, şimdilik somut yaptırımlarla hayata geçmese de, rejimin hep daha aşırı müdahaleler yapmak zorunda kalacak olması krizi hep derinleştirecektir. Bu çerçevede AB kurumlarından bağımsız olarak silâh taciri Avrupa ülkelerinin bu ticareti kısıtlamaları kuvvetle muhtemeldir.  

Son olarak, altı çizilmesi gereken bir husus: Avrupalıların alttan alan tavrına ve genel itibariyle AB’nin Türkiye politikasına bakarak zil takıp oynamak mümkün değil. Altı maddelik Türkiye kararı hem AB’nin ilkeleri hem Türkiye’nin geleceği açısından berbat bir karar. AB’nin bu asgarî yaptırımları hukuk devletinin yok edilmesine ve Türkiyelilerin rejimin sultası altında çektikleri zulme cevaben değil Yunanistan ve Kıbrıs’ın taciz edilmesine karşı koyuldu.