• 28.06.2021 06:54
  • (163)

 

Yıllarca “medeniyetten uzak” yaşayan insanların, teknoloji ile bağlantısı olmayan insanların “ilkel” ve hatta yamyam olduğunu, Batı menşeili üfürmelere sıkça maruz kaldığımızdan olsa gerek dinledik, itiraz etmedik ve hatta sorgusuzca kabul ettik. Yerlilerin vahşi olduğunu western filmleri ile yazlık sinemalardan ya da pazar sabahı kuşağından öğrendik. Öyle ya, “medeni beyaz adam” yerlilerin toprağına çöktük ve onları katlettik diyemezdi değil mi?

Katolik Kilisesi tarafından ilki 1840’larda Kanada’da açılan, 1997’ye kadar faaliyetleri devam eden 139 yatılı kilise okulu faaliyet gösterdi. Bu okullarda yaklaşık olarak 150 bin yerli çocuk, ailelerinden zorla kopartılarak asimile edilmek amacıyla hapsedildi, bir nevi toplama kampı gibi bir yerden bahsediyoruz. Bu çocukların cinsel tacizden açlığa kadar her türlü kötü muameleye maruz kaldığı biliniyor. Maalesef okullarla ilgili vahşet bununla sınırlı değil. Kanada’da yatılı kilise okullarının bazılarının arazilerinde toplu mezarlar bulundu. Bunlardan bir tanesinde 751 çocuğa ait mezar bulundu ve bu çocukların hiçbirisi resmi kayıtlarda geçmiyordu. Bir diğer yatılı kilisenin arazisinde ise 251 yerli çocuğa ait ceset kalıntıları bulundu. Bu skandal sonrası Kanada devleti bir komisyon kurarak konuyu araştırdı ve raporunda yerlilere karşı “kültürel soykırım” uygulandığını belirterek, kilise okullarında zorunlu olarak tutulurken ölen çocukların sayısının 5 bin 995 olduğunu söyledi.

Avrupa’da canlılara zarar verdiği için yasaklanan zehirli akaryakıtın, Hollandalı şirketler tarafından Afrika’ya satıldığı ortaya çıktı. Uzun süredir devam eden bu zehir satışı sonrası zehirlenmelerin şimdilik ortaya çıkan bilançosuna ve Afrika’da yapılan bir araştırmaya göre 11 binden fazla erken ölüm bu zehrin kullanımı nedeniyle yaşanmış. Daha önce de Avrupa’nın çöplerinin Afrika sahillerine bırakıldığını yine bu köşede yazmıştım, tekrar etmeye gerek yok.

Bir süredir Marmara’yı esir alan müsilaj, Marmara ile sınırlı kalmadı; Erdek, Yalova, Mudanya, Gemlik, Gebze, Gelibolu, Kocaeli, Tekirdağ, İstanbul ve Adalar sahillerinin yanı sıra Ege ve Karadeniz’de de görülmeye başlandı. Bir şeyler yapılmaya çalışılsa da şimdilik etkili bir çözüm bulunamadığı, denizin, balığın, bitkinin yavaş yavaş öldüğü ortada…

Aslında olay yeni değil 2016’da yaşanmış ancak sosyal medya sayesinde tekrar hatırladık; Arjantin’de sahile vuran yavru yunus balığı, etrafını saran kalabalık vahşi insan sürüsü tarafından fotoğraf çekilmek için elden ele dolaştırılırken ellerinde ölüyor.

Sosyolog Zygmunt Bauman, bir söyleşisinde tüketim toplumunun etkilerinden bahsederken, tüketim toplumlarında sadece metaların değil insan ilişkilerinin de tüketimden etkilendiğinden bahsediyor. Özetle söylediği şu; marketten aldığımız bir ürünü eğer istemiyorsak, vadesi dolduysa ya da sevmediysek kaldırıp atıyoruz. Bu tüketim hali öyle bir salgın halini almış durumda ki artık etrafımızdaki insanlara da aynı muameleyi yapıyoruz, marketten aldığımız bir eşya gibi muamele ediyoruz. Ve şöyle tamamlıyor sözlerini: Etrafımızda artık yalnızca atılmış cep telefonları, bilgisayarlar, buzdolapları görmeyeceğiz, aynı zamanda atılmış insanlar göreceğiz.

Bauman, bir sosyolog olduğu için meseleyi insan ilişkileri üzerinden ele alıyor ama yukarıda bahsettiklerim üzerinden de meseleye bakarsak konu tüm canlıları ilgilendiriyor; doğa ellerimizde can veriyor, bitkiler “ölüyoruz” diye bağırıyor, deniz “kan revan içindeyim” diye inliyor. Bizi seven insanlar “ellerimi bırakma, sana ihtiyacım var” diye inlerken arkamıza bakmadan onları orada yalnız başına bırakabiliyoruz. Dinleri, tenleri ve dilleri bizden farklı diye onlarca çocuğu ailelerinden koparıp bir mezar taşı olmaksızın karanlık bir çukura toplu halde atabiliyoruz. Zehrin insanları diri diri gömeceğini bile bile satabiliyoruz.

Bireysel kötülüğü, anlık öfke ile insandan taşan zulmü haklı bulmam ama anlayabilirim. Ama anlayamadığım şeyler var; topluluk halinde kötülüğü izlemeyi ve ona dahil olmayı anlayamıyorum. Kimse bana Arendt’in “kötülüğün sıradanlığından” falan bahsetmeye kalkmasın, toplulukların ellerinden topluca dökülen kötülüğü anlayabilmem, anlamlandırabilmem mümkün değil. Bir kişinin de çıkıp denizin kıyısında ona bakıp hüngür hüngür ağlamamasına hüngür hüngür ağlayabilirim.

Bugün, kalabalık insan topluluğu elinde can veren bir yavru yunusu gördükten sonra, cinayetin fotoğrafını gördükten sonra, onu öldürebilecek kadar vahşileşebilecek insanlar olduğunu bildiğimden şaşırmadım ama o kalabalıktan birinin çıkıp da cinayeti önlemediğini gördüğümden bu yana toparlanamıyorum, kahroldum… Bu kahra dair de bir şaşkınlık içinde değilim, bununla yaşayabilirim sadece aynı derecede üzülebilmiş insanlar görmeye ihtiyacım var. Bu benim ihtiyacım değilim, bu bizim ihtiyacımız, bizim acı karşısında teselli edilmeye değil, acı karşısında kahrolabilen insanlar görmeye ihtiyacımız var. İnsanların ellerinde can verirken fotoğrafı çekilen yunusa bu kadar kahrolmamızın nedeni de aslında o yunustan farkımız olmaması…