• 30.05.2021 18:49
  • (241)

 

Vaktiyle Taksim’e yolunuz düştüyse ve namaz kılmanız icap ettiyse, daracık merdivenlere sahip küçük camiye ayağınızı kırmadan girip, namazınızı eda etseniz dahi, tehlike henüz atlatılmış sayılmaz zira o daracık merdivenlerden boynunuzu kırmadan da inmeniz gerekmekte. Tüm bunları başardıysanız, ne mutlu size… Latife bi yana, Taksim’e cami yapılmasından hiçbir Müslümanın rahatsız olacağını sanmıyorum, yapılan caminin de hayırlı olmasını dilerim ancak cami meselesi maalesef bir dini ihtiyaç ve bir dini hizmet olmanın ötesine geçmiş durumda.

Türkiye’de AK Parti’nin yaşadığı en büyük travmanın Gezi süreci olduğunu düşünüyorum. Ve açıkçası süreçteki şiddet olaylarını asla tasvip etmiyor olsam da Gezi eyleminin de, eylemcilerinin de çok masum olduğunu düşünmüyorum. Bunları sadece sosyal medyada şahit olduğum birçok olay nedeniyle değil hem bizzat Gezi’nin içinden geçtiğim, hem taraf olduğum hem de o süreçte Gezi’ye destek veren tanıdıklarımın ve arkadaşlarımın -evet arkadaşlarımın- ne denli düşmanlaşacağına şahit olduğum için söylüyorum. Uzun süredir bıkkınlık veren, Gezi’den kalma bir öfkenin de maalesef sık sık muhatabı olan biri olarak Gezi konusunda her iki kutbun da süreci bitirmek değil, tam aksi devam ettirmek üzerine konumlandığını görüyorum çünkü bu oldukça politik, pragmatik bir durum haline geldi. Gezi’ye destek verenlerin uzun soluklu öfkesi, bugünlerde iktidar partisinin politikalarını eleştiren herkese, rahatsız edici bir dille “İktidarın, iktidarda olması ve kalmasına siz sebep oldunuz, beter olun” şeklinde… Bu sorunlu öfke öyle kabına sığmaz bir halde ki bu öfkeyi sadece Gezi sürecinde ya da bir dönem iktidar partisini destekleyenlere de yönlendirmiyorlar, örneğin bu taşkın öfkeyi Rize’de doğaya verilecek zararı eleştiren köylülere bile göstermekten çekinmiyorlar. Aslında herkes bir adım geri çekilip baksa görecek ki, Gezi’de iktidara yönelik maksadını aşmış muhalefet bugün iktidar seçmenindeki travmayı da, iktidar partisindeki travmayı da oluşturarak, seçmenin kemikleşmesini sağladı, “Üst akıl, dış güçler, hedef Erdoğan” ezberini oluşturdu. Gezi’den yıllar sonra, bugün bile iktidara yönelik eleştirilere verilen ezber cevaplar doğru olsun ya da olmasın iktidarı destekleyen kesimde karşılık buluyorsa, bu biraz da Gezi’nin kontrolsüz öfkesinden kaynaklanıyor.

Elbette her siyasi oluşum pragmatiktir ve iktidarda kalmak ister, bunun için de birçok yol dener, iktidar partisi de Gezi gibi bir süreçten maddeten güçlenerek çıktığı için ve hala bu süreç pragmatik faydalar sağladığı için bu sürecin devamı bir şekilde getiriliyor. En basit örneği, Taksim’e yapılan caminin açılışının Gezi’nin yıldönümüne getirilmesidir.

İktidar partisine yönelik eleştirilerin (eleştirilerin haklılığını ya da haksızlığını ifade etmiyorum) bir kısmına ve hatta çoğunluğuna bakınca, yapılan eleştiri sonrası iktidarı oluşturanların Müslüman dindar kimliğine de eleştiri yöneltildiğini görmek mümkün. “Siyasal İslam” gibi suni ve politik bir kavramın arka planını bilenler de bilmeyenler de, AK Parti’yi siyasal İslamcı ilan ediyor ve eleştirilerini bu noktadan yönlendiriyor. Buna mukabil AK Parti de o Müslüman dindar kimliğe Taksim’e cami açmak, Filistin meselesine sahip çıkmak, Ayasofya’yı ibadete açmak gibi icraatları ile sahip çıkıyor. Belirmek isterim ki, bu siyasi amaçlı pragmatik tutumların içerisinde elbette samimiyet vardır ve ayrıca bu tavra yönelen eleştirilerde de haklılık payı vardır, bunlar tamamıyla İslamofobik tepkilerden ya da dini siyasi amaç için araçsallaştırmaktan kaynaklanmıyor ama aynı zamanda pragmatik ve fobik bir tarafı olduğunu da kimse inkar edemez. Şöyle ki, iktidara yönelen her dini temelli eleştiri, dindar kesim tarafından din düşmanlığı olarak algılanıyor ve bu kesim tarafından iktidarın hiçbir hatası görülmüyor, muhalefet dinlenmiyor. Sonrasında iktidar tarafından kolayca manipüle edilebilecek bu din temelli eleştiriler, haklı eleştiri olsa dahi dinlenmediği için, maalesef sorunlar çözülmediği ve hatta arttığı için bu kez iktidarın çatısı altında görülen dindar kesim, haktan ve adaletten hızla uzaklaşmakla itham ediliyor. Sonuç olarak, dinin her iki taraf arasında bir çekişme konusu olması, siyaset gibi gergin bir arenada daha da gergin bir hale geliyor, karşılıklı uzaklaşma ve öfke günden güne artıyor. Yine olan bu ülkenin enerjisine oluyor.

Müslüman dindar kesimden gelen biri olarak, şu durumda iktidarı eleştirecek birçok şey var ancak bu dönemde özellikle rahatsız olduğum şey, Müslüman dindar kesimin olumlu imajına verilen zarar, dolayısıyla iktidarı kendi bulunduğum noktadan yola çıkarak, bu mesele üzerinden eleştirmeyi hem kendimde hak görüyorum hem de gerekli görüyorum. Keşke laik, seküler kesimden birileri de aynı şekilde bir tavır geliştirebilse zira siyasetin dilindeki karşılıklı “hesap soracağız” gerginliğinin kimseye bir faydası yok, faydası olmadığı gibi kendilerine en fazla zarar verdikleri yer de burası. Her ne kadar karşılıklı öfke, iki muhalif kutbun kısa vadede tabanlarını konsolite etmeye yarasa da uzun vadede yine olan bu ülkeye oluyor.

Yakın dönemden bir örnekle devam edelim… Sedat Peker’in çektiği videolar bir süredir ülke gündemini sarsıyor. Bu videolara iktidar partisinden de, muhalefetten de cevaplar geliyor. Tabi meselenin gerçekliği nedir vakıf değilim, şimdilik hepsinin iddia olduğunu belirtmem gerekiyor ancak burada yukarıda ifade ettiğim durumlar üzerinden ortaya çıkan şöyle bir şey var; malum iddialar bugün her ne kadar iktidar partisinin eleştirilmesine neden olsa da malum iddialara bakıldığında görünen şey, bu iddiaların AK Parti öncesine de dayanıyor olduğu... Dolayısıyla faili meçhulleri yaşayan, darbeleri yaşayan, gözaltında kayıpları çok acı şekilde tecrübe etmiş bir ülkede, iddialardaki failler kim bilinmiyor ama iddialardaki olaylar yaşandı. Şu durumda, muhalefetin, geçmişten bugüne kadarki dönemde var olan gayrı hukuki eylemlere odaklanması, tüm faturayı iktidara yıkmaması gerekiyor. Aynı zamanda iktidarın da Meclis’te her partinin katılımıyla kurulacak bir araştırma komisyonu talebini reddetmemesi, aksine onaylaması, kamuoyu vicdanını rahatlatması, kendisini töhmet altında bırakan ithamları da ortadan kaldırması gerekiyor. Zira siyaseten doğru bulunmasa da sık sık sarılınan o “dini kimliğin” getirisi sonucu böyle olmak zorunda ve ayrıca bu, bu ülkede siyaset yapan herkesin bu ülkeye borcu.

İslam fıkhı üzerine çok ciddi kafa yoran Wael B. Hallaq, “İmkansız Devlet” kitabında modernizm, modern/ulus devlet, İslam üzerine çok önemli şeyler söyler. Bu denli hacimli bir kitabın içeriğini zaten uzamış olan bir yazıya almam mümkün değil ancak yukarıda ifade ettiğim din temeli üzerinden kutuplaşan, kutuplaştıkça kendine zarar veren kutupların söylemlerinin yanlışlığını ortaya koyan ciddi tezleri var. Aslında kahir ekseriyeti yüzeysel ve popülist söylemler üzerinden çekişen kutuplar arasında Hallaq’ın manipüle edilmeye çok müsait ifadelerini kullanmak çok makul değil ancak azınlıkta kalmış, daha doğrusu kutuplaşmanın altında kalmış ve nefes almaya ihtiyacı olanlar için yazan biri olarak, bu riski göze almak zorundayım.

Hallaq, modern devlet, ulus devlet kavramlarından ve örneklerinden bahsederek, modern bir İslam devleti modelinin mümkün olmadığını söylüyor. Ama bunu herhangi bir şeriat karşıtlığından yola çıkarak söylemiyor ya da maksadı Müslümanların siyaset dışına itilmesi gerektiği değil. Hallaq’a göre modern bir devlette hakimiyet ulusundur ancak İslam’da hakimiyet yaratıcınındır. Ama net bir şekilde belirtir ki, buradaki ulus doğal bir şekilde oluşan, millet dediğimiz şey değildir. Buradaki ulus, modern devlet tarafından oluşturulmuştur. Aynı zamanda bu modern devlette bahsedildiği gibi kuvvetler ayrılığı da yoktur zira bunlar devlet aygıtının elindedir. Bununla birlikte Hallaq, İslam’ın ahlaki öğretilerinin varlığına ve gerekliliğine vurgu yapar. Yani bir anlamda İslami yönetimlerin varlığını uzun süre devam ettirebilmesini modern devlet biçimi ile değil İslam’ın özündeki ahlaki öğretiyle başarabildiğini söyler.

Modern, laik, ulus devleti savunanlar, kuvvetler ayrılığından tutun da hukukun üstünlüğüne kadar her alanda, insan aklını merkeze alıp, ilahi olandan uzaklaşıldıkça, rasyonelleştikçe daha iyi, daha yaşanılabilir bir dünya oluşturulacağını iddia eder ve modernleşmenin “gelecek geçmişten daha iyi olacak” tezini savunur ancak içinde yaşadıkları dünyaya kısaca baktıklarında bile bu tezin çürüdüğünü görebilirler. Sürekli olarak iktidarı ve iktidarları dine dayalı, siyasal İslamcı bir anlayışla yönettiğini düşündüğü için eleştirenler, dikkatle bakarsa dine dayalı, siyasal İslamcı olan bir yönetim biçiminde olmadığımızı zaten görür. Yani bugün önümüzde sorunlar varsa ki var, bu sorunlar modern, ulus devletin içinden çıktı, şeriata dayalı bir yönetim içinden çıkmadı. Dolayısıyla siyasal İslamcı denilerek -ki iktidar öyle olmasa da- eleştirilen iktidar şeriatın değil, modern devletin ürünü… bunlar Türkiye’deki laik kutbun görmedikleri. Ama asıl önemli olan iktidarın görmedikleri zira yönetimde olan iktidar ve iktidarın fikirleri, politikaları, dolayısıyla ilk olarak görmeleri gereken kendileri… İktidar her ne kadar dini bir yönetim bünyesinde siyaset yapmıyor olsa da, Taksim’e cami yaptığı için değil, Gezi’nin yıldönümünde cami açmak gibi göndermeler yaptığı için dini kimliği bir kutuplaşma aracı haline getirebiliyor. Ancak aynı iktidar sarıldığı dini kimliğin altını oluşturan İslam ahlakının gereği olarak hesap verebilir olma gereğine hiç sarılmıyor hatta tam aksi bu haklı talepleri her tür engelleme ile susturuyor. İktidarın hatası da uzun süredir burada düğümleniyor ve bu hata dine/İslam’a dayanmıyor. Ama bunu artık kime anlatabilirsiniz orası meçhul.

İster laik, seküler isterseniz dini referans alan bir yönetim tarzı belirleyin ancak bilin ki, Türkiye üzerinden örneklersek eğer bu yönetim biçimlerinin temelinde adalet ve ahlaki öğreti olmazsa hiçbir yönetim biçiminin ideal olamayacağıdır. İçerisinden çıktığım Müslüman dindar kesime ve dini kimlik üzerinden siyaset yapanlara, diledikleri gibi siyaset yaparken, sarıldıkları dini kimliğin sorumluluğunu hatırlatmayı, kendi hatalarının Müslümanlara mâl edilmesinin önüne geçmesini telkin ederim. Aynı zamanda laik, seküler kesimin de ciddi anlamda özeleştiri vermesi gerekiyor. Ez cümle; adalet üzerine bir sistem oluşturulmadığı müddetçe, neyi referans alırsanız alın, hiçbir surette ideal ve hatta ideale yakın bir yönetim biçimini hayata geçiremeyeceksiniz dolayısıyla kavga etmekten başka yolunuz kalmayacak ama artık kavgadan yorulmuş olan kitlelerin var olmaya başladığını da görün, yok ısrarla görmek istemezseniz onlar bir şekilde size kendilerini gösterecektir.