Kadın ve aile meselesi dünya üzerinden sadece belli coğrafyaların değil neredeyse tüm dünyanın meselesi… Ancak bu mesele olması gerektiği gibi gündemde tutulmak yerine,  siyasetin öznesi olarak ele alınmak yerine, siyasileştirilerek, siyasetin nesnesi haline getirilerek ele alınıyor. Bunun yanı sıra pragmatik siyasi amaçlar için araçsallaştırılan kadın ve aile konusu, toplumsal değerler, milli şuur, gelenek ve din gibi toplumu kolayca duygusal, mantık dışı konuşmaya ve davranmaya iten olgular üzerinden konuşulduğu için de, aslında konuşulması ve çözümü istenmeyen bu mesele konuşuluyormuş gibi yapılarak konuşulmuyor, geçiştiriliyor, sorunların tespiti ve çözümü de haliyle mümkün olmuyor. Bir yandan siyasetin araçsallaştırdığı ve siyasetin kutuplaşma aracı haline getirdiği, diğer yandan muhatabı susturmak için toplumsal değerler ve din öne sürülerek, bu başlıklar altında ele alınan kadın konusu, kadın olmayan, içinde kadının fikri ve etkisi olmayan ve tercih hakkının olmadığı bir düzlemde ele alınıyor. Sonuç; siyasette daha az kadın, şiddet mağduru daha çok kadın, yıpranmış toplum, ayarları bozulmuş aile yapısı, toplumsal gerilimden fazla bir şey olmuyor. Bu nedenle siyasetten bağımsız olarak, kadın ve aile meselesini konuşmayı tercih ederim.


Gündem her ne kadar İstanbul Sözleşmesi üzerine kilitlenmiş olsa da sözleşme aşırı siyasi bir hal aldığı için, sözleşmeden değil, sözleşme üzerinden dönen tartışmalardan bahsetmek istiyorum. Yani aynı sözleşmeyi imzalamak ve sonra yürürlükten kaldırmaktan, sözleşmenin olması gerektiği gibi uygulanmamış olmasından, ortalama bir metin olan sözleşme üzerinden dinin, ailenin, kadının, çocuğunun, toplumsal değerlerin heder olabileceğine inanan bir akıl, zaten oldukça paralize olmuş, siyasileşmiş bir akıldır ve bu tip bir akılla bu denli geniş ve önemli bir konu konuşulamaz.

Her toplumun içerisinde, ki bu durum Batı ve Doğu arasında elbette farklılık arz etmektedir, bir takım bozulmalar, gayrı ahlaki çözülmeler, toplumun temeli olarak gördüğümüz ailenin çözülmeye başlaması gibi problemler mevcut. Farklılık aslında şuradan kaynaklanıyor; bazı toplumlarda bu sorunlar, yasalar üzerinden çözümlenmeye çalışılırken, bazı toplumlarda görmezden gelinirken, bazı toplumlarda toplumsal değerler ve din öne sürülerek çözümlenmiyor, üzeri örtülüyor, geçiştiriliyor yani sorun tespit dahi edilemiyor. Ya da sorunun çözümü sadece kadınlara havale ediliyor, sürekli olarak kabahatli olanın kadın olduğu iddia ediliyor, “namus” konusu kadına yükleniyor, aileyi koruma sorumluluğu sadece kadının göreviymiş gibi lanse ediliyor ama aynı zamanda sorun çözmesi, tüm mesuliyeti alması beklenen kadınların etki ve yetki alanı sınırlandırılıyor. Yani sorunun kendisinin kadından kaynaklandığı iddia ediliyor, sorunu çözmesi beklenenin kadın olduğu söyleniyor ama aynı zamanda kadın yok hükmünde bir muameleye tabi tutuluyor.  

Kadın ve aile konusunda bir diğer problem toplumsal değerleri, dini koruma vazifesinin de kadın olduğu yönündeki anlayıştan kaynaklanıyor. Yani dinin yaşanması konusunda bir problem varsa kadın fitne, toplumda ahlaki bir sorun varsa kadın sorumsuz, ailede bir çözülme varsa kadın kabahatli ilan ediliyor. Bir kadın olarak olur da toplumsal değerler, ahlak, din üzerinden, içerisinden konuşmaya kalkarsanız bu kez de feminizm, sekülerleşme, ahlak dışı konum alma, toplumun değerlerine zarar verme üzerinden şeytanlaştırılıyorsunuz ve din dışı bir konuma itiliyorsunuz. Yani yine çıkış yok!

Tabi bir de kadına şiddet ve kadın cinayetleri meselesi var. Maalesef raporlar kadına yönelik şiddetin çoğunun eş, flört, aile bireyleri gibi yakın ilişki içerisinde olunan erkeklerden geldiğini söylüyor. Toplumun ve ailenin çözülmesinden kadının sorumlu olduğunu iddia edenlerin o muazzam mantık silsilesi içinde ilerleyen akılları; annelerinin babaları, ablalarının ve teyzelerinin enişteleri tarafından şiddete maruz bırakılmasına, öldürülmesine şahit olan çocukların yaşadıkları travmalar sonrasında toplum ve ailenin korunması gereken değerler olmadığını düşünmeye başladığından bihaber. Komşuları olan kadının, sınıf arkadaşlarının, iş arkadaşlarının eşleri tarafından sürekli şiddete uğradığına şahit olduğu için travmalar yaşayanların, aileye olan inançlarının kalmadığı, babalarından nefret ettikleri, evlenmekten uzaklaştıkları bir türlü görülmüyor. Dahası korunma talep eden ancak korunmayan ya da kadına yönelik şiddet sonrası adli kontrol ile serbest bırakılan, o serbestlik sırasında karısını öldüren kişilerin serbest dolaşıyor olmasının oluşturduğu hayal kırıklıklarının aslında aile, toplumsal değerler, ahlak için ne denli zarar verici olduğu bir türlü görülmüyor. O muazzam mantık silsilesi içerisinde ilerleyen akıllar için sorunun sebebi hala kadın.

Bir de dinin kadınlar nedeniyle zarar gördüğünü iddia edenler var ki, kendilerinden Allah’a sığınmak zorunda kalıyorsunuz. Bu tür anlayış için kadının, erkeğin sözünü dinlemesi gerektiği dinin birinci emri! Yani fırsat bulsalar “İlk emir ‘Oku!’ değil, ‘Kocana itaat et!’tir” diyecekler. Allah’tan ayet sabit de delile ihtiyaç duymuyoruz. Bu anlayışın empoze ettiği tezler şu şekilde; kadın fitnedir, kadının itaat etmeyeni fitnedir, toplumu, ahlakı, dini korumak sadece kadının görevidir ama bu kadar çok görevi olan kadının en önemli görevi bana/erkeğe itaat etmektir. Kadının sesi haramdır, pantolon giymesi ve erkeklerle aynı sınıfta öğrenci olması babası/kocası için utançtır, okuması caiz değildir, çalışması helal değildir. Haşa neredeyse “Allah kadını bana hizmet etsin diye yarattı” diyecek ama diyemese dahi buna sonuna kadar inanan bir amentüsü vardır. Elbette okumayacaksınız, öğrenmeyeceksiniz yoksa Allah’ın size verdiği haklardan bahsetmeye kalkarsınız, aslında din diye dayattıkları şeyin din değil kendi tahakkümlerini dayatma aracı haline getirilmiş söylemler olduğunu öğrenir ve öğretirsiniz… bunların hepsi en büyük korkularıdır ve bu korkularının hayata geçmemesi için kadınların, kendilerinin istediği ya da izin verdiği kadarıyla hayata katılmaları gerektiğini söylerler. Aslında kadın üzerinde haksızca bir tahakküm kurma istekleri gayrı meşru olduğu için bu arzuyu dinin emri diye meşrulaştırma çabalarının farkında olursunuz da kabusları gerçek olur diye her tür kadın hakkına, bu hakkı Allah vermiş olsa dahi karşıdırlar.

Tüm erkeklerin kadınların düşmanı olmadığı, kadına şiddet uygulamadığı ve şiddeti meşrulaştırmadığı, dini ve toplumsal değerleri bahane ederek kadını susturmadığı, bastırmadığı malum… aynı zamanda kadına şiddeti meşru, kadının kendisine itaatini zorunlu gören sorunlu anlayışlar için toplumsal ve dini değerler kullanılarak kadını baskılamak bir zorunluluk çünkü her gayrı meşru eylemlerini dini bahane ederek meşrulaştırmayı huy edinmiş durumdalar. Böylelerinden bizleri yalnızca ifade ettiğimiz düşüncelerimiz değil aynı zamanda bu sınırsızları sınırlaması gereken yasalar, sözleşmeler korur, en azından korumaya çalışır. Ancak aynı yasalar ve sözleşmeler, yine din, aile, toplumsal değerler bahane edilerek yürürlükten kaldırılırsa işte o zaman bu anlayış kendisine yayılacak daha çok imkan ve alan bulur.

Toplumu, dini, aileyi korumayı gerçekten ama gerçekten düşünen, önemseyen varsa, yel değirmelerine savaş açmak, kadınları tahakküm altına almak gibi gafletlerden kurtulmaları gerekiyor. Bu gafletlerden hızlı bir şekilde kurtulmanın gereğini izah etmek de takdir edersiniz ki kolay değil. Ve hatta mümkün bile değil. Bu nedenle din gibi aktif, kadın, aile ve toplum gibi ehemmiyetli meseleleri gündem edindiğini söyleyenler, ezberledikleri birkaç mantık hatalı anlayıştan elbette dönüp de gerçeklere bakmayacak ve gerçekleri görmeyecekler. Ancak gözlerini kapattıkları gerçekler çok yakın zamanda karşılarına dikilecek… Yani onların fantastik dünyasındaki gibi elle suni biçimde şekilleneceklerini sandıkları bir toplum yok, sınırsız itaat etmesini bekledikleri kadınlar yok, sormadan ve düşünmeden yaşayamayan bir genç nesil aslında yok. Bu realitelerden kaçmak ise artık mümkün değil. Nihayetinde bugün ertelemiş olsalar dahi yarından tezi yok yaşanan ortamdaki gerçekler karşılarına dikilecek ve istemeseler dahi dini, toplumu, ahlakı, kadını, aileyi korumanın yolunun yaşanan ortamdan bihaber olmakla mümkün olmadığını, kendilerini kendileri gibi dünyadan bihaber, oldukça cılız bir topluluk dışında kimsenin dinlemediğini, dine verilmeye çalışılan zararda payları olduğunu tecrübe edecekler. Çünkü yaşadığı atmosferin gerçeklerinden bağımsız olan hiçbir din olmamıştır, bunun sonucunda da yaşanan atmosferden bağımsız bir biçimde, üstelik vahye karşı olarak, tebliğ yapmaya kalkanların din adına yaptıklarını iddia ettikleri hiçbir şey maya tutmayacaktır.