• 13.02.2022 18:30

Modernizm, dini hayatın dışında bırakıp insanı merkeze aldığında, insanlığın tüm krizlerini çözeceğini düşünüyordu. Modernizm ve diğer taşıyıcısı ideoloji olan sekülerleşme de, modernleşme ile aynı hızda ilerleyecek ve din, dine dayalı kimlikler, dine dayalı düşünce artık insanın ihtiyaç duymayacağı bir hale gelecek, zamanla etkisini yitirecek, dünya insanın doğayı dilediği gibi yönlendireceği bir hale gelecekti. Marksist ideolojiler de buna paralel düşüncelere sahipti; kapitalizmin adaletsizliğinin oluşturduğu sızıyla “toplum ürünü” olarak ortaya çıkan ve sızıyı dindirmeye yarayan dinlere, Marksizmin hakimiyeti sonrası ihtiyaç duyulmayacağını savundular. Rasyonelleşen dünyada, artık spritüel bir anlayışa yer yoktu, materyalist felsefe görüp dokunabildiği her şeyin gerçek olduğunu iddia ederken, insanı da ruhtan ayrı, ruha ve büyüye ihtiyaç duymayacak bir varlığa çevireceğini, en fazla pozitivizm dini gibi suni bir modele tabi olunacağını zannediyordu.

Ama öyle olmadı, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın oluşturduğu travmalar, modern dünyanın bozduğu büyüye duyulan ihtiyaç, insanlarda oluşan ümitsizlik ve kaygı gibi durumlar sonrası, hem dine ihtiyaç duyuldu hem de dini canlanma yaşandı. Post-modern teoriler de modernizme eleştiri yönlendirmelerine rağmen, mutlak bir hakikati reddettikleri, dinleri sadece “büyük anlatılar” olarak gördükleri için sekülerleşme kuramına benzer bir şekilde dine baktılar. Ancak post-modenizmin getirdiği görecelik, insanın bir sabiteye olan ihtiyacı nedeniyle bir boşluk oluşturdu ve post-modern zamanlarda da din ortadan kalkmadığı gibi dini yönelim devam etti. Hatta fundamentalist yönelimler dahi ortaya çıkmaya başladı.

Modernizmin ve post-modernizmin bir vaadi de, insanları özgür kılacakları yönündeydi. Özellikle modernizmin, aydınlanma düşüncesinden aldığı ilhamla dinin boyunduruk altına aldığı insanları kurtaracağına dair büyük vaatleri vardı. Modernizmin, modern toplumlar oluşturarak, insanları belli kalıplara hapsettiğinin gözlemlenmesiyle sönen modernizm balonlarından biri olarak bu proje, eleştirel düşünce içerisinden kendisine yeterli derecede eleştiri aldı.

Her ne kadar modernizm Batı’da yerleşik bir hal almış olsa da, Batı’dan tüm dünyaya bazen suni, bazen dayatmacı, bazen ise doğal yollardan yayıldı. Ama bu düşünsel ve sosyolojik süreçleri, madde gibi bölüp parçalamak, kesip doğramak mümkün olmadığı için bir çeşit iç içe geçişler yaşandı. Sosyal bilimlerin, doğa bilimleri gibi ele alınması gerektiğini öne süren tezler de çürüdü. Bunların tümü birer realite ama halen bu realiteye gözlerini yummak isteyen, dini dünyadan silerek dünyayı daha yaşanılabilir hale getireceğini düşünen aşırı ilkel bir tavırla maalesef karşı karşıyayız. Bu ilkellik; aydın, özgürlükçü, seküler, modern zırhına kuşanmış biçimde üzerimize geldiği ve muhtemelen kendisini de kurtarıcı bir mit olarak gördüğü için, kendi ilkeliğinden, zorbalığından ve tüm hürriyet karşıtı sıfatlarından arındığını sanıyor. Bu gerçeklikten oldukça kopuk kriz, birçok olay ve durumda kendini gösteriyor ve su yüzüne çıktığı yerlerden biri İslamofobi, daha spesifik bir örnek olarak başörtüsü yasağı.

Başörtüsü yasakları, birçok ülkede uygulandı, uygulanmaya devam ediyor. Maalesef bu ilkel baskıcı uygulamaların bitmesini beklerken Fransa’dan, Hindistan’a kadar birçok yerde uygulanmaya devam ediyor. Laiklik kisvesi altında, kadınları özgürleştirme gibi ideal söylemlerle dini, hayatın merkezinden çıkartmak isteyenlerce, hayatının merkezinde din olan insanlar/kadınlar çok ciddi baskıya ve ayrımcılığa maruz kalıyor. İslamofobik fiziki saldırılardan tutun da, kadınların eğitim alma ve çalışma haklarının engellenmesine kadar birçok şekilde bu ilkel yasaklarla mücadele etmek zorunda kalıyoruz.

Zaten uzun süredir, Hindistan’daki Müslümanlara baskı ve ayrımcılık yapan Hint milliyetçisi yönetim, bu kez de başörtüsü yasağını uygulamaya koyarak başörtülü öğrencileri okula almıyor. Türkiye’de yaşanan 28 Şubat sessizliğinden farklı olarak, dünyanın artan kitle iletişim araçları sayesinde daha küçük bir yer haline geldiği günümüzde, başörtülü öğrencilerin yaşadığı baskılara her kesimden tepki veriliyor. Ancak Hindistan bu ilkel tavrı savunarak, “iç meselemiz” diyerek işin içinden çıkmaya çalışıyor.

Başörtüsü yasağını tecrübe etmiş, bugün halen bu modernite temelli ilkel tavrın oluşturduğu problemleri tecrübe etmekte olan binlerce kadından biri olarak, dünyanın merkezinden dini alarak, dünyayı daha iyi bir yapacağını düşünen, tek muhatabı insanı bile anlamaktan aciz olan yasakçılara, iflas etmiş projelerinin faşizmden başka bir şey olmadığını, “zalim olarak niteledikleri Tanrı’dan” binlerce kat daha zalim olduklarını söylemenin bir faydası olmayacak çünkü modernizmin karanlık dehlizlerindeki dogmalarına tapmaktan düşünmeye imkan bulamıyorlar. Ancak onların dışında kalan ve hayatın herkes için dilediği gibi yaşanması gerektiğine inananlardan bir beklentim var; bu ırkçı, ayrımcı, ilkel ve modası çoktan geçmiş uygulamaların daha önce denendiği, hepsinin başarısız olduğu, Amerika’yı yeniden keşfetmeye lüzum olmadığını bir miktar daha yüksek sesle ifade etmeleri. Zira Müslüman kimliğin görünür yönü başörtüsünü yasaklamak en hafif tabirler faşizmdir ve bu kimliksizleştirme, dini dünyadan silme girişimi daha önce olduğu gibi başarısız olacaktır ancak bu başarısızlık süreci önlenmez ve uzarsa kendisine başörtülü kadınlardan kurbanlar seçecektir ve bu meselenin şahitleri, yaratılış gayesine uygun, erdemli davranışla insanlığı bu cendereden kurtarmadıkça dünya, hangi projeyle gelirseniz gelin asla yaşanılabilir bir yer olmayacaktır. Başkasının nefesiyle soluk alıp verilmez, benim soluğumun kesildiği yerde sana daha fazla oksijen kalacağını sanma, benim soluğumu kesen her ne ise bir sonraki adımı senin nefsin olacaktır.