Şemdinli, Umut Kitabevi vakası

  • 29.08.2022 09:13

Hiç değilse bunca can yakan acı deneyimin ardından, Cumhuriyetin yüzüncü yaşına merdiven dayamışken, varlığını inkar, kriz, kaos, savaş, çatışma ve çözümsüzlüğe bağlamış ırkçı, demokrasi karşıtı statükocu çevreler dışında artık öğrenmiş, hatta ezberlemiş olmalıyız: Türkiye’nin sahici, işleyen bir demokrasi inşa edebilmesi, Kürt sorununun demokratik, barışçıl çözümüyle doğrudan orantılıdır.
 
Çatışma, kriz, ölüm ve bir bütün olarak acı üreten bir sorunla birlikte demokrasi olabilmek, ancak bir yere kadar ve bu kadar olabiliyor. Dahası, sorunun çözümünden uzak durulması, ülkenin ekonomik kaynaklarını tüketiyor, ırkçı, milliyetçi anlayışların palazlandığı bir siyasi ve psikolojik ortamı besliyor, dolayısıyla bolca nutuklara konu olan “birlik ve beraberliğimizi” içten içe çürüten bir sonuca yol açıyor…
 
Bir siyasi ders ve deneyim konusu olarak incelendiğinde çok açık görülecektir; AKP’nin iktidar sürecinde bir statüko ve “devletimiz” partisi haline gelmesinde rol oynayan en önemli etken, Kürt sorunu konusunda arkasında duramadığı, sürdüremediği denemelerinin ardından sorunu “terör ve güvenlik sorunu” olarak ele alan bir noktaya gerilemiş olmasıdır. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, “ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmayı” her şeyin üstünde gören bir anlayışa teslim olmak, kaçınılmaz biçimde “devletimiz partisi” olmayı beraberinde getirecekti ve olan da budur. Oysa “yeni Türkiye” dedikleri, ancak “ne olursa olsun barış ve demokrasi” ısrar ve iradesinin sahibi olmakla gerçekten inşa edilebilirdi…
 
Bu “teslimiyet” ne durduk yere ne de birdenbire denilebilecek bir kısa zaman aralığında oldu. “Kırılma noktası” değeri taşıyan olaylar yaşandı ve onlardan biri, 9 Kasım 2005 günü Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde bulunan Umut Kitabevi’nin bombalanmasıydı…
 
Emniyet bahçesine bomba atan korucular…
2005 yılı yaz aylarında Hakkari-Şırnak hattında (Botan) ama özellikle Hakkari ve ilçelerinde çok sayıda “kuşkulu” ve çoğu bombalama olan eylem gerçekleşti. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) 2005 İnsan Hakları Raporu’ndaki bilgilere göre 2005 Temmuz-Aralık ayları içinde söz konusu bölgede bazılarında insanların hayatını yitirmesine neden olan 22 bombalama olayı var.
 
Her biri başlı başına incelenmeye, irdelemeye muhtaç olan bu eylemler “kuşkulu” idi; çünkü birincisi, resmi açıklamalarda iddia edilen “olağan fail” PKK “bu eylemlerle ilgimiz yok” açıklamaları yapmıştı ve ikincisi neyin ne olduğu, hangi merminin kim tarafından sıkıldığı, hangi bombanın kim(ler) tarafından atıldığı konusunda deneyimli bölge halkı, “JİTEM” diyordu…
 
Bu bombalama eylemleri Şemdinli’de olduğu gibi sadece bölgede “yurtsever” kimlikleri ile tanınan, devlet tarafından “örgüt yanlısı” olarak fişlenmiş insanların ev ve işyerlerine yönelik değildi. Örneğin Silopi’de peş peşe ilçe emniyet müdürlüğüne, adliye binası önündeki başsavcının aracına, hükümet konağı bahçesine bombalar atılmıştı. Bombalar tahrip gücü düşük, can kaybına yol açmayan el yapımı bombalardı.
 
Görgü tanıklarının ihbar ve ifadeleri sonucunda Silopi Emniyet Müdürlüğü bahçesine ses bombası attıkları gerekçesiyle gözaltına alınan kişiler olmuştu. Bu kişiler korucu ve PKK itirafçısı idiler ve sorgularında “susma hakkını” kullanmışlardı. “Gayrı resmi” bilgi: Emniyet Müdürlüğü’ne bomba attıktan sonra yakalanan korucular sorgularında “Biz emir kuluyuz” minvalinde ifade verirlerken “yukarıdan” gelen bir talimat neticesinde kendilerinden “susma hakkımızı kullanıyoruz” tavrı takınmaları istenmişti…
 
Bu olayların hiçbiri failleri ve faillerin arkasındaki karanlık güçler itibarıyla aydınlatılmadı. Bölge halkı için failler “karanlıkta” değildi aslında, JİTEM timleri yeniden devredeydi; olan buydu.
 
Dönemin iktidarı da herhalde bu gerçeği biliyordu. Biliyordu da ne yaptı? Bu sorunun Şemdinli örneğinde çok çarpıcı ve düşündürücü bir cevabı var…
 
Şemdinli: Kuş taşa çarptı, ama…
Hatırlıyor olmalısınız… 9 Kasım 2005 günü Şemdinli’de Seferi Yılmaz’ın sahibi olduğu Umut Kitabevi bombalandı. O anda kitabevinde bulunan üç kişiden biri, Mehmet Zahir Korkmaz hayatını kaybetti. Olayın hemen ardından bombacıların kullandığı araçta inceleme yapan savcı ve CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan’ın üzerine açılan ateşte, Ali Yılmaz isimli yurttaş da hayatını kaybetti. Kalabalığın üzerine ateş açan ve Ali Yılmaz’ın ölümüne, birçok vatandaşın yaralanmasına neden olan kişi ise, “tesadüfen” oradan geçen uzman çavuş Tanju Çavuş idi.
 
Bombacılar kitabevinin bulunduğu pasaj önünde duran araçlarına binip kaçacaklarken halk tarafından “suçüstü” yakalandılar… Deyim yerindeyse, kuş taşa çarpmış ve bölgede yıllardır terör estiren JİTEM’in bir eylemci timi ilk kez “suçüstü” ve halk tarafından ele geçirilmişti…
 
Varlığı halen bile resmen kabul edilmeyen JİTEM timinin kullandığı araçta bulunan ajanda ve diğer belgelerde yer alan bilgiler, bölgedeki birçok bombalama ve ölüm olayını da açıklığa kavuşturan nitelikteydi.
 
Kitabevine bomba atanların olay yerinden kaçmak için kullandıkları, kitabevinin hemen önünde bulunan Renault 19 marka otomobil, Hakkari Jandarma Komutanlığına ait idi. Aracın bagajında üç kalaşnikof tüfek ve şarjörleri, bombalar, polis ve asker yelekleri, “hedef” isimlere ait fotoğraflar, bombalanan kitabevi sahibinin adı da dahil çok sayıda kişinin isimlerinin yazılı olduğu listeler, krokiler, haritalar, kimlik kartları bulundu. 105 kişinin adlarının yazılı olduğu üç listedeki isimler, “sakıncalı”, “milis”, “devlet yanlısı” şeklinde tasnif edilmişti. Krokilerden biri Umut Kitabevi’ne ait idi ve üzerine kırmızı kalemle X işareti konmuştu.
 
Kitabevine bomba atan kişi PKK itirafçısı Veysel Ateş idi. Kitabevi sahibi Seferi Yılmaz peşine düşmüş ve kendisini bekleyen araca binerken, çevrede toplanan insanların da yardımıyla yakalanmıştı. Araçta bombacıyı bekleyen iki astsubay vardı; Ali Kaya ve Özcan İldeniz. Kaya ve İldeniz, yakalanan Veysel Ateş’i kurtarmak ve aracın çevresinde toplanan halkı dağıtmak için aracın bagajındaki silah ve bombalara yöneldiler. Ancak halk onlara da engel oldu.
 
Olayın duyulmasıyla beraber Şemdinli 7’den 70’e sokağa döküldü. Halkın tepkisini yatıştıran dönemin DEHAP’lı belediye başkanı Salih Yıldız ile diğer parti yöneticileri oldu. Saldırganlar güvenlik güçlerine teslim edildi. Bölgede JİTEM eylemlerine yönelik tepkiler 15 Kasım’a kadar devam etti. 15 Kasım’da Yüksekova’da JİTEM’i protesto eden halkın üzerine güvenlik güçleri ateş açtı ve üç kişi hayatını kaybetti…
 
Olay neresinden bakılsa bir “suçüstü” vakasıydı, çok sayıda görgü tanığı vardı, silahlar, belgeler vardı. Ne var ki bölgede “Mutkili Ali” adıyla nam salmış Ali Kaya ve Özcan İldeniz gözaltına bile alınmazken, Veysel Ateş ile Tanju Çavuş ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldılar.
 
Sanıkların beraatine…
Şemdinli bombacılarının 39 yıl ceza, cezaevi, tahliye, tutuklanma, yeniden tahliye ve beraat kararıyla sonuçlanan ilginç bir yargı süreci var.
 
Özeti şöyle:
*Olayla ilgili Van’da başlatılan soruşturma sonucu astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve itirafçı Veysel Ateş 28 Kasım 2005 günü tutuklandı.
 
*Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi, bombacı saldırganlara “İnsan öldürmek, insan öldürmeye teşebbüs ve çete kurmak” suçlamasıyla 39 yıl 10 ay 27’şer gün hapis cezası verdi.
 
*Sanıkların temyiz başvurusunu görüşen Yargıtay 1. Ceza Dairesi görevsizlik kararı verdi ve dosyayı terör, örgüt ve devletin birliğini bozmaya yönelik eylem davalarına bakan 9. Daire'ye gönderdi. Yargıtay 9. Dairesi kararı eksik soruşturma gerekçesiyle bozdu. Sanıkların suçlandıkları eylemlerin “terörle mücadele görevleri kapsamında” olduğu gerekçesiyle yargılamanın askeri mahkemede yapılmasına hükmetti. Dosyayı askeri mahkemeye yollamayan Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi hakimi hakkında “inceleme” başlatıldı. 14 Aralık 2007 günü Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesinde görülen ilk duruşmada sanıkların tahliyesine karar verildi…
 
*Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi, bombalamanın ardından olay yerinde toplanan halkın üzerine ateş ederek bir kişiyi öldüren ve beş kişiyi yaralayan uzman çavuş Tanju Çavuş’u “tutuklu kaldığı süre, suçun vasıf mahiyeti, ceza miktarı ve sabit ikametgâhının bulunması” gerekçesiyle tahliye etti. Çavuş’un “yeterli” görülen tutuklu kaldığı süre, 68 gün idi…
 
*Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan yasal düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle müdahil avukatlar dosyanın Askeri Mahkemeden alınarak yeniden Van 3. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesini talep etti. Uyuşmazlık Mahkemesi, Mayıs 2011'de davanın tekrar Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesine karar verdi. Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi tensip tutanağıyla Şemdinli davası sanıkları Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarttı.
 
*Sanıklar 9 Haziran 2011'de yeniden tutuklandı. 10 Ocak 2012'de mahkeme, sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile itirafçı Veysel Ateş'e “insan öldürmek”, “örgüt kurmak” ve “insan öldürmeye teşebbüs etmek” suçlarından 39 yıl 5 ay 10'ar gün hapis cezası verdi.
 
*15 Temmuz darbe girişiminin ardından sanık avukatları davanın ilk iddianamesini hazırlayan savcı Ferhat Sarıkaya’nın itiraflarını gerekçe göstererek yeniden yargılama talep etti. 11 Ekim 2017’de yeniden yargılama talebini kabul eden Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkların tahliyesine karar verdi.
 
*20 Aralık 2021 günü Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi dava ile ilgili savcının istemine uyarak sanıklar hakkında beraat kararı verdi.
(Dava süreciyle ilgili kronolojik bilgileri wikipedia Şemdinli Olayı - Vikipedi (wikipedia.org) ve bianet haberlerinden derledim: Umut Kitabevi'ni bombalayan 'iyi çocuklar' beraat etti - bianet )
 
Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Veysel Ateş, bu beraat kararı sonucunda “Devlet bizi haybeye içeri attı, mağdur olduk” filan diyerek tazminat davası açsalar, tam olacak…
 
“Tanırım iyi çocuktur” vakası
13 Kasım 2005 günü dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt, Diyarbakır’da Kolordu Komutanlığı döneminden tanıdığını belirttiği Şemdinli bombacılarından astsubay Ali Kaya için, “Tanırım, iyi çocuktur” şeklinde bir açıklama yaptı. Olayın sıcaklığı, mahiyeti ve “düşündürücü” boyutları ile Büyükanıt’ın pozisyonu dikkate alındığında, bunun en azından “yargıyı etkileme” kastı taşıyan bir açıklama olduğu çok açıktı.
 
Soruşturmayı yürütmekle görevlendirilen savcı Ferhat Sarıkaya’nın kanaati de bu yönde olmuştu ve meslekten ihraç edilmesine neden olan hazırladığı ilk iddianamede, Yaşar Büyükanıt’ı “yargıyı etkilemeye teşebbüs” ve “görevi kötüye kullanmak” ile suçlamıştı. İddianamenin asıl çarpıcı iddiası ise, olayda adları geçen askeri personelin EMASYA (Emniyet Asayiş Yardımlaşma) kapsamında görevli oldukları ve bu nedenle emir komuta zinciri içerisinde Genelkurmay Karargahına kadar bir “sorumluluk ağı” oluşturduğu görüşü idi. Sarıkaya’nın delil olarak işaret ettiği belge ise, dönemin Hakkari İl Jandarma Alay Komutanı Erhan Kubat’ın imzasını taşıyan görevlendirme emri idi.
 
Erhan Kubat, dönemin II. Ordu Komutanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nın soruşturulmasını isteyen bir dosyayı Genelkurmay Başkanlığı’na yollayan Ferhat Sarıkaya, jet hızıyla toplanan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından (HSYK) meslekten ihraç edildi.
 
Olaya (Bombalama olayına değil askerlerin soruşturulması istemine) en sert tepki gösterenlerin başında dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın geldiğini de not düşmek gerek. Baykal’a göre Yaşar Büyükanıt’ın suçlanması TSK’ya karşı bir “darbe girişimi” idi…
 
Ferhat Sarıkaya vakası
Türkiye işte; olmadık tuhaflıklar ülkesi… Şemdinli davasının savcısı Ferhat Sarıkaya’nın hazırladığı iddianame mahkeme tarafından kabul edildi (sonra o mahkeme üyeleri de oraya buraya sürüldüler) ama kendisi o iddianame nedeniyle 20 Nisan 2006 günü HSYK tarafından meslekten “tard” edildi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde avukatlık yapması da yasaklandı. 2010 referandumu sonrasında HSYK’nın yapısı değişince mesleğe dönmek için yaptığı başvuru kabul edildi ve Ankara Cumhuriyet Savcılığına atandı.
 
Meslekten men edildiği dönemde demokratik kamuoyu, birçok STK bu kararı protesto etti. Askeriyenin baskısına boyun eğen iktidar partisi de eleştirildi. Ne var ki 15 Temmuz darbe girişiminin ardından “işin içinde iş varmış” dedirten bir olay oldu: Meğerse Sarıkaya “FETÖ’cü” imiş! Kendi isteğiyle yaptığı itiraflarda söylediğine göre, Şemdinli davasıyla ilgili iddianamede Yaşar Büyükanıt ve Genelkurmay’ın sorumluluğunu öne süren tespit ve değerlendirmeler, örgütün isteği imiş. Meslekten atılınca örgüt kendisine bakmış, vb. Neticede önce bir kez daha meslekten ihraç edildi (2018) sonra da “silahlı örgüt üyesi” olmaktan 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı (2019), “etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlandırılmasına da gerek görülmedi…
 
Askeri vesayete karşı durduğunu sandığımız bu savcı meğerse bir hukuk insanı değil “görev adamı” imiş…
 
Ne var ki bu savcının hukuktan başka kendini bağlı hissettiği illegal ilişkilerinin olması, Şemdinli olayıyla ilgili gerçekleri ortadan kaldırmış olmuyor.
 
Yazı uzadı, okurun dikkatinin dağılmaması için toparlayayım hemen.
 
Şemdinli soruları
-- 2005 yılı içinde Hakkari, Şırnak merkez ve ilçelerinde meydana gelen ölüm ve bombalama olaylarından aydınlatılan var mı? Yeri geldiğinde “Bizim zamanımızda faili meçhul yok” diyen AKP sözcüleri ne derler bu işe acaba?
 
-- Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül 13 Kasım 2005 günü bir gazeteye şu açıklamayı yaptı: “Patlayan bomba devlet envanterinde çıkarsa büyük sorun olur. Bu boyutuna bakılıyor. Bomba uzmanları inceliyor. Eğer patlayan bombanın düzeneği ya da malzemesi devletin elindeki patlayıcılardan çıkarsa kötü olur. Olayın içinde resmi görevliler varsa, o zaman kim organize etmiş, emri kim vermiş, nereye kadar uzanıyor onlara bakılır. Ama şunu söyleyelim ki sorumlular mutlaka bulunacak ve cezasını çekecektir. Devletin selameti için, devlet görevlileri de olayın içine karıştıysa, en ağır şekilde hesap verecekler.” (13 Kasım 2005, Akşam gazetesi. Milli Savunma Bakanı endişeli!)
 
O bombaların “menşei” açığa çıktı: Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarlarında yapılan incelemede, Umut Kitabevi’ne atılan bomba ile astsubayların arabasında bulunan bombaların aynı cins olduğu belirlendi. Bu tespitin yer aldığı bilirkişi raporu nasıl olduysa oldu ve dava dosyasında buharlaştı? Dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün yukarıdaki açıklamasının devamı gelmedi. Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “kararlılık”, “sonuna kadar gideceğiz” sözleri de laf-ı güzaf çıktı…
 
--TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyelerinin bölgede yaptığı incelemenin ardından hazırlanan alt komisyon raporunda Genelkurmay Başkanlığı’na “Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde JİTEM, JİT gibi birimler mevcut mu?” sorusu yöneltildi. Üzerinden geçen zamana ve Şemdinli dahil JİTEM’in “fail” olarak adının geçtiği davalar peş peşe “zaman aşımı”, “delil yetersizliği” gibi gerekçelerle kapatılmasına rağmen bu soru hala resmi cevabını arıyor…
 
--Ortada bir bombalama olayı var. Ölen, yaralanan insanlar var. Bombayı atan kişiyi gören ve peşine düşüp yakalayan halk var, görgü tanıkları var. Bombacının yolunu gözleyen iki astsubay var ve bunlardan “tanırım iyi çocuktur” denileni (Ali Kaya) bölgede “Yeşil” kadar olmasa bile “Mutkili Ali” adıyla nam salmış, birçok kirli işle bağlantılı adı geçen biri. Kullandıkları araç Jandarmaya ait. Ellerinde görev emri var fakat “görev” meçhul (sonuçta “istihbarat” işiyle iştigal ediyorlar).
 
“İstihbaratçı” oluşlarını gerekçe göstererek açıklamadıkları birçok şey var. Mesela ajandadaki “tasnif” edilmiş isim listeleri, krokiler, Şemdinli’de ne işleri olduğu, vs. Bütün bu aleyhte kapı gibi delillere rağmen söz konusu kişiler beraat etti. Beraat eden kişilerin söyledikleri gibi, Seferi Yılmaz kendi kendisini mi bombaladı? 12 Eylül yıllarında da işkence ile öldürülen insanlar için işkenceci polisler, “kafasını duvara vurarak intihar etti, devletimizi zor durumda bırakmak için…” derlerdi. “Olay” bu mudur?
 
Sorular çok ama bu kadarı da yeterli herhalde. Olayın siyasi, askeri failleri ve orta yerde bıraktıkları sorumlulukları kabak gibi meydanda zaten. (Kabak gibi: Çıplak, her tarafı açık. Bknz. TDK sözlüğü.)
 
Seferi Yılmaz, mahpustan arkadaşımdır. Yazıyı noktalamadan arayıp sorayım dedim, temyize başvurdunuz mu, bir gelişme var mı diye. Temyize başvurmaları için mahkemenin gerekçeli kararını açıklaması gerekiyor ama sayın mahkeme hâlâ verdiği beraat kararının gerekçesini yazmamış. Neden ki acaba? Kararlarına kulp uydurmakta zorlanıyorlar anladığım kadarıyla. Sanırım beraat ettirdikleri bombacıların savunmalarından ilham alıp, “Seferi Yılmaz ve Şemdinli halkı yüce devletimizi ve şanlı ordumuzu zor durumda bırakmak için…” filan diyecekler neticede.
 
Neyse. Kimsenin aklına karpuz kabuğu düşürmeyelim durduk yere…
 
Çok uzattım. Ama söyleyeceklerim bitmedi. Kolay mı Yeni Türkiye olduk sanıyorsunuz?
 
Daha neler!

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.