• 15.07.2021 08:42
  • (224)

Ulusal alegori terimini F. Jameson’a borçluyuz. Jameson bu terimle, bir zamanların deyişiyle üçüncü dünya ülkelerinin edebiyatlarının zorunlu olarak alegorik olduğunu ileri sürmüştü. Tahmin edilebileceği gibi bu iddia özellikle “üçüncü dünya ülkelerinde” ciddi bir tepkiye neden olmuştu. Çünkü Jameson bir bakıma bu ülkelerin modern edebiyatlarının dönüp dolaşıp hep aynı hikâyeleri anlattığını iddia ediyordu. Jameson belki de şuna benzer bir şeyi ifade etmek istiyordu: Örneğin Orhan Pamuk’tan geriye doğru giderek Oğuz Atay’a, Ahmet Hamdi Tanpınar’a hatta Recaizade Mahmut Ekrem’e ve Ahmet Mithat’a ulaştığımızda, Osmanlı-Türkiye tecrübesinde romanın ulusal alegorisinin modernleşme/Batılılaşma olduğunu söylemek çok mu yanlış olur? Bu soru elbette Jameson’a ait değil. Onun meramını “bu topraklar”a uyguladığımızda karşımıza çıkabilecek olası bir soru olarak aklıma geldi sadece. Sonuç olarak ben Jameson’un iddiasında çok da haksız olmadığını, hatta onun “üçüncü dünya ülkeleri” için uygun gördüğü nitelemenin aslında bütün modern roman (modernist roman değil) için geçerli olabileceğini düşünüyorum. Konuya ilgi duyanlar Poetik ve Politik başlıklı kitabımın “Ulusal Alegori” bölümüne göz atabilirler.

Ama bu yazıdaki esas derdim edebiyat, roman değil. Lafı futbola getirmeye çalışacağım. Ana sorum şu: Acaba Jameson’un modern edebiyat için öngördüğü ulusal alegori terminolojisini futbol için de kullanabilir miyiz? Teşbihte hata olmaza güvenerek ülkelerin, toplumların futbol dünyalarının da temel bir alegoriye dayanabileceğini söyleyebilir miyiz? Biraz daha ileri giderek, ülkelerin zihniyet dünyalarıyla, onları temsil eden ulusal futbol takımlarının top oynama biçimleri arasında bir paralellik kurabilir miyiz? Açıkçası yukarıdaki sorulara olumlu cevap vermeye oldukça meyilliyim. Bu yazıyı yazma cüretim de buradan kaynaklanıyor zaten.

1974’ten beri bütün Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası finallerini takip ettim. Bu tecrübeden yola çıkarak, teknik direktörleri ve futbolcuları süreç içinde değişse bile ülkelerin ulusal futbol takımlarının bu değişim içinde aynı zamanda devam eden bir karakterleri, ethosları olduğunu düşünüyorum. Özellikle de uzun süreli turnuvalarda bu karakter ve ethosun en az teknik direktörlerin becerisi ya da futbolcuların yeteneği kadar etkili olabileceğini sanıyorum. Bunun en tipik örneklerinden biri ise İtalya. Dünya futbol tarihine bakıldığında İtalya’nın bu tür turnuvalarda en başarılı olan takımlardan/ülkelerden biri olduğu aşikârdır. İşin ilginç yanı, İtalya’nın genel olarak turnuvalara favori olarak başlamasının oldukça ender olmasıdır. İtalya grup maçlarını üç beraberlikle tamamlayıp zar zor gruptan çıkıp kupaya ulaşabilmiştir. Rossi’li İtalya, belki de dünya futbol tarihinin en iyi futbolunu oynayan Socrates’li Brezilya’yı eleyebilmiştir. Pekâlâ, İtalya turnuvalarda bunu nasıl başarmaktadır? Piyasa değeri kendisinden çok daha yüksek olan, dünya sıralamasında kendisinden daha önde olan takımları eleyerek nasıl şampiyon olabilmektedir? Başka bir deyişle İtalya ulusal futbol takımının alegorisi nedir?

Öncelikle İtalya sert bir takımdır. Bugün de bunu sahada görmüyor değiliz ama bu özellik hakemlerin çok daha az kart kullandıkları dönemlerde belki de çok daha önemliydi. Futbol tarihinin en sert faulleri sıralamalarında özellikle İtalyan defans oyuncuları ön sıralarda yer alırlar.

İtalya öncelikle sahada sağlam durur. Çok iyi defans yapar. İtalya’ya gol atmak zordur. İtalya’da gol atmak için çok acı çekmeniz gerekir. Hatta son Avrupa futbol şampiyonasında kupaya uzanan İtalyan takımı, kendi futbol tarihlerinin en iyi defans yapan İtalyan takımları sıralamasında en ön sıralarda bile yer almaz.

İtalya’yı sadece yıldız futbolcularla, topa sahip olarak, teknik üstünlükle yenemezsiniz. İtalya karşısında tüm maç boyunca fiziken ayakta kalmanız gerekir. Maçı tek kaleye çevirip, oyunu onun sahasına yıkarsınız ama İtalya tek bir kornerle, duran topla sizi avlayabilir.

İngiliz ulusal futbol takımının tarihine baktığımızda ise çok farklı bir alegoriye şahit oluruz. Örneğin 1974’ten beri turnuvaları takip eden biri olarak İngiltere’yi hiç kupa kazanırken görmedim. İngiltere’nin turnuva başlangıçlarında İtalya’dan çok daha güçlü addedilen, favori gösterilen takımları oldu. Ama bu takımlardan hiçbiri hedefe ulaşamadı. İtalya ise çok daha mütevazı takımlarla bunu başarabildi.

Açıkçası bu son turnuvada İngiltere’nin oynadığı oyuna baktığımda benim de aklımdan “acaba o sefer bu sefer mi?” diye geçmedi değil. Finalde rakip İtalya olmasaydı belki! Çünkü İtalya karşısında üstelik bir finalde her zaman daha fazlası gerekir. Maçın hemen başında gole ulaşması İngiltere’nin bu fazlayı sahaya yansıtmasını peşinen engelledi. İtalya maç boyunca hiçbir zaman çok etkili olmasa da Wembley’e çöktü ve bir korner atışından beraberliğe ulaştı. İşte o andan itibaren İngiltere’ye artık daha fazlası değil, çok daha fazlası gerekiyordu, çünkü daha önce belirttiğim nedenlerle futbolun rölantisinde İtalya her zaman daha avantajlıdır. Belki buna alegorik üstünlük diyebiliriz.

Ve sonuç olarak maç penaltılara kaldı. Bir turnuva finalinde iş penaltılara kaldığında İtalya İngiltere’yi sadece ulusal alegorisiyle bile yenebilir. Başka hiçbir şeye ihtiyaç yoktur. Elbette İtalya’nın da penaltılarla kaybettiği olmuştur. Bakınız Baggio. Ama istisnalar sadece kuralı doğrulamak için mevcutturlar. Üstelik beş penaltıdan üçünü oyuna sonradan giren oyunculara attırırsanız, hatta bu üçünden de ikisini yüz yirminci dakikada penaltı atmaları için oyuna alırsanız, İtalya sizi yüz yirmi dakikalık terin alegorisiyle yener.

Haftaya da “Futbolun Ulusal Alegorisi II” başlıklı bir yazıyla Türkiye ulusal futbol takımlarının alegorisini ele almayı deneyeceğim. Umarım beceririm. İzniniz olursa bu iki yazıyı çok yakın zamanda kaybettiğimiz çok iyi bir insan ve çok iyi Beşiktaşlı olan sevgili dayım Sahir Çorakçı’ya ithaf etmek istiyorum. Nur içinde yatsın.