• 10.07.2021 01:27
  • (165)

Geçen hafta Gazete Duvar’da yazdığım “Burjuvazinin Sosyolojisi I” başlıklı yazıda, bir sınıf olarak burjuvazinin Avrupa tarihindeki rolünü ve bunun medeniyet kavramının gelişmesiyle ilişkisini ele almıştım. Bu yazıda ise meselenin Osmanlı-Türkiye tecrübesinde nasıl geliştiğini tartışmak istiyorum. Elbette yazıya doğrudan burjuvazinin Avrupa tarihine özgülüğünün altını çizip, Osmanlı-Türkiye tarihinde bunun tam olarak karşılığı olmadığını tespit edip, ülkenin bütün sorunlarını bununla açıklayabiliriz. Bu, daha önceki bazı yazılarımda ifade ettiğim bir tür “yokluk envanteri” şeklinde bir tutuma tekabül eder ve tipik bir modernleşme toplumu sendromudur. Bu tutumun aslında aynadaki aksi olan bir diğer tutum da; zaten Türkiye’yi başka hiçbir toplumla benzer, karşılaştırılabilir görmediği için tam tersi bir şekilde sosyal bilim yapma imkânlarını yok eder. Mesele, bütün dünyanın verileriyle birlikte Türkiye’yi ele almak ve benzerlikleri, farklılıkları tarihsel, sosyolojik nedenselliği içinde tartışabilmektir. Bu şekilde hem sosyal bilim yapmış olursunuz hem de ülkenin meselelerini bu dünyanın bir parçası olarak tartışmış olursunuz. Belki ikisi aynı şeydir zaten.

Geçen haftaki yazımda Norbert Elias’tan yola çıkarak, medeniyetin bir bakıma burjuva kültürü olduğunu ve bunun da kentsoyluluğun saray ve aristokrasiyle ilişkisi içinde anlaşılabileceğini ileri sürmüştüm. Yani medeniyetin bir ucu kente, diğer ucu da saray aristokrasisine dayanıyordu. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı-Türkiye tecrübesinin değişim ve devamlılık diyalektiğini, yani Hegel’in deyimiyle Aufhebung’u pek de iyi yönetemediğini söyleyebiliriz. Elbette Osmanlı tecrübesindeki saray ve aristokrasinin Avrupa ile benzer olmadığı doğrudur. Ancak bu yazıdaki derdim bazı noktaları sabit bırakarak sadece ana temaya odaklanmak. Şöyle bir soru pek anlamsız değildir: Modernleşme döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda en medeni aile ve zümre hangisidir? Cevabın bir şekilde Osmanlı hanedanı ve yüksek bürokrasisi olduğu aşikârdır. Göreli olarak dünyadan en çok haberdar olan, dünyayla en geniş ilişkileri olanlar da onlardır. Ancak Osmanlı-Türkiye tarihinin en önemli kayıplarından biri, bu sosyolojik tecrübenin politik kopuşlar sırasında yeterince temellük edilememiş olmasıdır. Bu mutlaka İngiltere’de olduğu gibi anayasal monarşinin devamı anlamında değildir. Fransa’da en radikal burjuva devrimlerinden biri vuku bulmasına, Cumhuriyet’e geçilmesine rağmen kopuş içinde bile süreklilik sağlanabilmiştir.

Meselenin diğer önemli bir boyutu daha önce ifade ettiğim gibi kentsoyluluk meselesidir. Osmanlı’nın elbette çok ciddi ve derin bir kentli kültürü vardı. Ancak bu kentli kültür önemli bir oranda ulus-devletleşme sürecinde heba edildi. Çünkü Osmanlı kentsoyluluğu içinde Müslüman olmayanlar çok önemli bir yer tutuyordu. Ne de olsa Osmanlı bir imparatorluktu ve demografisi millet sistemine dayanıyordu. Ancak monarşiden cumhuriyete geçerken bu tecrübe alenen tasfiye edildi. Ermenilerin başına gelenler, Rumların büyük bölümünün mübadele edilmesi bu tasfiye sürecinin ana eksenleridir. Bu süreçte katledilenler, göç etmek zorunda kalanlar, mübadele edilenler ortalamadan daha şehirliydiler. Çökme kavramının bugün Türkiye’de hâlâ bu kadar yaygın olmasının tarihsel nedenleri vardır.

Bir diğer önemli boyut ise benim daha önce Gazete Duvar’da yazdığım bazı yazılarda ifade ettiğim kitlesel kuşak israflarıdır. Bunun son büyük örneği 12 Eylül 1980 ile gerçekleşen solcu genç tasfiyesidir. Ancak monarşiden cumhuriyete geçerken art arda gelen savaşlar nedeniyle o dönem için yüksek eğitimli kabul edilebilecek genç nüfus kaybı inanılmaz boyutlardadır. Üstelik Osmanlı’da modernleşme döneminde nitelikli eğitim kurumlarının genellikle merkezde ve diğer büyük şehirlerde bulunduğu göz önüne alınırsa bu gençlerin genel ortalamadan daha kentsoylu oldukları açıktır.

Bütün bunları toplayıp, çarpıp, böldüğümüzde Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı demografinin hiç de iç açıcı olmadığı görülebilir. Hatta biraz abartma riskini göz onuna alarak biri dar, diğeri geniş iki kesimden söz edebiliriz. Birincisi, en başından beri modernleşmenin öncüsü olmuş, bir zamanların çok moda deyimiyle asker-sivil bürokrasi. İkincisi ise çok geniş bir köylülük.

Bu yazıda tartışmaya çalıştığım konu açısından Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin taşıyıcı kadrolarının en büyük hatası belki de buradaydı. Kafalarında modern olmak, hatta bütün toplumu modern kılmak gibi bir fantezi vardı ancak modern olmanın aslında ne olduğu hakkında pek de fikirleri yoktu. Belki de o nedenle şeklî unsurlar, benim antropolojik kültür dediğim alandaki değişimler daha fazla öne çıktı. Oysa Avrupa tecrübesinde daha önce belirttiğim gibi kentsoylu sermaye birikimi (aynı zamanda kültürel) ve saray aristokrasinin, kültürünün bir araya gelmesiydi medeniyeti mümkün kılan. Türkiye’de modernleşmeciler ise Osmanlı-Türkiye tarihini, bunlara benzeyen birikimleri olan neredeyse tüm unsurların tasfiyesinin tarihi kıldılar. Yani daha sonra Yaban diye müthiş bir romanın yazılmasına neden olan tarihsel koşulları bizzat kendileri ürettiler. Mevcut Türkiye’de çökmenin de, zengin olup da burjuva (kentsoylu) olamamanın da, yaygın medeniyet açığının da, hatta kimilerince en önemlisi olan 8 bin 500 dolar civarı kişi başına düşen GSMH’nin de soykütüğünü araştırmaya buralardan başlamak gerekir.