• 17.06.2021 07:15
  • (249)

Gazete Duvar’da geçen hafta yazdığım “Yersiz İdeoloji” başlıklı yazıda Türkiye’de özellikle milliyetçiliğin ve muhafazakârlığın yerlilik söyleminin yersizliğini tartışmaya çalışmıştım. Ve yazının akışı içinde muhafazakârlığa ayrı bir bahis açmaya niyetli olduğumdan söz etmiştim. Muhafazakârlığa milliyetçilikten daha fazla önem verdiğim için değil, milliyetçilik, ulus, ulus-devlet temalarında daha önce Gazete Duvar’dan epey yazı yazmış olduğum için. Bu yazıyla sözümü tutmaya çalışacağım. Belki ileride daha başkaları da olabilir elbette.

Geçen haftaki yazı, milliyetçilik ve muhafazakârlığın da tıpkı diğer ideolojiler gibi Türkiye’de modernleşme sürecinde batıdan geldiği fikrine dayanıyordu. Bu ikisiyle diğerleri arasında bir yerlilik/yersizlik hiyerarşisi kurmanın anlamsızlığını ileri sürüyordu. Ancak bu yazıda ele almak istediğim, meselenin bir başka boyutu. Hepsi Avrupa tarihinin birer ürünü olan modern siyasi ideolojiler, dünyanın diğer kesimlerine doğru yaygınlaşırken farklılaşabilirler. Başka topraklarda, o toprakların tarihsel özelliklerine göre biçim değiştirebilirler. Aslında bu söylediğim bütün ideolojiler için geçerlidir. Hiçbir ideoloji her toplumda mutlaka aynı biçimde şekillenmez. Hatta bizzat Avrupa tecrübesi içinde bile farklılaşabilirler. Örneğin liberalizm İngiltere, Fransa ve Almanya’da yüzde yüz aynı değildir.

Türkiye’nin muhafazakârlaştığı yönünden çok yaygın bir kanaat var. Üstelik bu kanaat genelde hiçbir konuda anlaşamayan, kutuplaşmış kesimler içinde ortak olan ender şeylerden biri. Kendilerini muhafazakâr addedenler de, muhafazakârlıktan rahatsız olanlar da Türkiye’nin muhafazakârlaştığı konusunda hemfikirler. Ancak hiç kimsenin mevcut durumundan memnun olmadığı, herkesin daha çok tüketmek istediği, bu anlamda değişim arzusunun bu kadar güçlü olduğu bir toplumda muhafazakârlıktan söz etmenin ne kadar anlamlı olduğu sorusunu da aklımızın bir kenarında tutmamız lazım.

Muhafazakârlık öncelikle zengin olmak isteyenlerin değil, hâlihazırda zaten zengin olanların ideolojisidir. İşte tam da bu nedenle Türkiye gibi modernleşme toplumlarda en azından Avrupa tecrübesine birebir benzer bir muhafazakârlığın olması pek kolay değildir. En azından şimdilik. Çünkü muhafazakârlık, adı üzerinde muhafaza etmenin bir ideolojiye dönüşmüş halidir. Bunun için ise asgari koşul maddi ve manevi güçlü değerler üretmiş olmaktır. Üstelik bu üretimin kuşaklar boyu devam etmiş, yerleşikleşmiş olması gerekir. “Dedenizin mezarının bulunduğu yerde ikamet etmiyorsanız henüz yerleşik hale geçmemişsiniz demektir” ifadesi elbette daha çok erken modernliğe karşılık gelir, ama benim meramımı size anlatabilmek için çok işlevsel olduğu da bir gerçektir.

Muhafazakârlık da tüm diğer ideolojiler gibi modernliğin bir tezahürüdür. Muhafazakârlığın geçmişle, gelenekle, dindarlıkla daha haşir neşir olmak istemesi bir önceki cümleyle çelişmez. Muhafazakârlık tam da bu tercihlerin modern zamanlarda vuku bulmasına denir zaten. Muhafazakârlık, fikrî kurucusu Edmund Burke’nin Fransız Devrimi üzerine düşünürken, “geçmişte hiç mi iyi bir şey yoktu?” diyerek serzenişte bulunmasıdır elbette. Ama bu konular tartışılırken hep unutulan basit bir gerçek Burke’nin bir İngiliz liberali olmasıdır.

İlginç bir biçimde modern siyasal ideolojiler hem modernliğin bir ürünüdürler hem de modernliğin sonucudurlar. Hepsi şehirde ortaya çıkmışlardır. Şehir kamusallığında gelişmişlerdir. Başka bir deyişle Avrupa tarihinde, modernliğin inşası sürecinde ilişkisel olarak ortaya çıkmışlardır. Daha farklı bir ifadeyle aynı tencerede pişmişlerdir.

Avrupa’da muhafazakârlık ortaya çıktığı zaman Rönesans’tan beri gelişen bir kültürel kamusal alan, bunun üzerine konmaya başlamış ulus-devlet kurumsallaşmaları, şehirlerde yerleşik sınıflar ve geniş bir siyasal kamu vardı. Değişim süreçlerinin daha jakoben ya da daha liberal olması bunların yanında talidir. Fransız ve İngiliz tecrübelerinin farklılığında olduğu gibi örneğin. Dolayısıyla Avrupa’da muhafazakârlık, modernliğin inşasında ciddi rol oynamış ve bunun ekmeğini yiyen, hatta bu ekmeği diğer bazı sınıflarla paylaşmaya pek de gönüllü olmayanlara işaret eder.

Avrupa muhafazakârlığı modernliği reddetmez. Hatta böylesi bir tutum muhafazakârlık için kendini reddetmeyi de içerir. Çünkü muhafazakârlığın arkasındaki ana sınıfın Marx’ın deyimiyle burjuvazi olduğunu kabul edersek, modernlik dediğimiz şey öncelikle burjuvazinin inşa ettiği bir şeydir. Muhafazakârlık tam da bu nedenle öncelikle muhafaza etmenin ideolojisidir. Değişimi reddetmez ama değişime karşı şüphecidir. Değişimin yavaş yavaş ya da sindire sindire veya kısık ateşte gerçekleşmesini tercih eder.

Türkiye’de ise muhafazakâr olduğu iddia edilen sınıflar genellikle mevcut ekonomik hallerinden pek de memnun olmayan ve hızla toplumsal mobilite talep edenlerdir. Bu kesimler hızla zenginleşmek, tüketim kapasitelerini nicelik ve nitelik açısından artırmak ve çeşitlemek isteyen alt ve orta sınıflardır. Bu ise benim yazının başından beri anlatmaya çalıştığım muhafazakâr eşyanın tabiatına o kadar da uygun değildir.

Bu yazının devamı olan ve önümüzdeki hafta yayınlanacak olan “Muhafazakârlığın Sosyoloji II” başlık yazımda Türkiye’ye odaklanarak konuya devam edeceğim.