• 3.06.2021 07:19
  • (149)

Geçtiğimiz hafta Gazete Duvar’da “Toplumu Yeniden Üretmek” başlıklı bir yazı yazmıştım. Aslında şu an okumakta olduğunuz yazı da onun bir devamı. Çünkü kendilerini düzenli bir biçimde daha kaliteli bir seviyede yeniden üretmekte zorluk çeken toplumlar giderek kendilerini tüketmeye başlarlar. Tıpkı kendi kendini yiyip bitirmek deyiminde olduğu gibi. Yani kendini sistematik bir biçimde yeniden üretememek bir anlamda kendini tüketmek anlamına da gelebilir.

Türkiye özellikle son zamanlarda kafayı tamamen zenginleşmeye takmış gibi gözüküyor. Çok geniş toplumsal kesimlerin temel hayat ideolojileri bir an önce köşeyi dönmek şeklinde ifade edilebilir bir hale gelmiş durumda. Bunun temel sebeplerinden biri de kuşaklar boyunca birikmiş bir tüketim açlığı. Bu açlık o kadar güçlü ki, toplumsal zihniyette tüketim ile üretim arasındaki bağ neredeyse kopmuş durumda. Türkiye giderek doğru dürüst üretmeden sürekli tüketimin arttığı bir toplum haline geliyor. Bu zenginlik ve tüketim arzusu o kadar yoğun ki, toplum giderek kendini tüketmeye de başlıyor.

İşin aslına bakarsak eğitimde, kültürde, sanatta, edebiyatta, sanayide, marka/patent/inovasyonda ciddi sıçramalar yapamayan bir toplumun hızlı bir biçimde zenginleşmesi zaten pek mümkün değildir. Ancak sözünü ettiğim alanlarda kendini daha kaliteli bir biçimde yeniden üretemeyen bir toplumun kafayı zenginleşmeye takması zaten başlı başına bir kendini tüketme, hatta çürüme semptomu olarak değerlendirilebilir. Ve bunun mutlaka ciddi sonuçları olur.

Bu satırları yazarken Marmara denizindeki musilaj görüntüleri gözümün önünden gitmiyor ne yazık. Bunun bir tesadüf olması elbette mümkün değil. Bu durum sözünü ettiğim toplumsal tükenişin semptomlarından biri olabilir. Şöyle düşünelim: Karadeniz ve Akdeniz’e kıyısı olan pek çok ülke var. Bu denizlerde benzer bir durum ortaya çıktığında bunu sorumlusu sadece Türkiye’de yaşanan hayat olmayabilir. Ancak Marmara sadece Türkiye tarafından çevrelenmiş bir deniz. Yani Marmara’nın tükenmesi Türkiye’nin tükenmesiyle eşdeğerdir.

Üretimsizlik, üretilenin kalitesizliği Türkiye’de ciddi bir istikrar kazanmış görünüyor. Bir toplumda antropolojik kültürün geniş bir müfredat ve nitelikli bir maarifle yeterince buluşmadan hızlı bir biçimde zenginleşebilmesi başlı başına bir sorundur. Kalkınma dediğimiz her zaman toplumsal, kamusal bir süreçtir ve daha önce ifade ettiğim alanların hepsinden belli bir seviyede kalite üretebilmeyi içerir. Böyle olduğunda toplumun rölantisi yüksek olur. Toplum ilişkiseldir. Her kalite artışı bir diğerini de etkiler ve toplumun genel kalitesi de yükselir. Ancak dönemsel ve kesimsel zenginleşmeler aynı etkiyi yapmaz. Uzun vadede toplumun kendini daha kaliteli olarak yeniden üretimine hizmet etmez. Sonuç olarak da zaten haydan gelen huya gider. Toplum bir bütün olarak kalkınamaz. Bu da potansiyellerin verimsiz kullanımı açısından bir tür tüketimdir. Toplumun kendini tüketmesidir. Bu tür, toplumu yükseltmeyen dönemsel ve kesimsel zenginleşmeler bu süreçlerin özneleri fark etmese de biraz da toplum fikrine rağmen olur, hatta toplum fikrini zedeler, imha eder.

İyilik, kötülük, adalet, medeniyet, görgüsüzlük, diğerkâmlık, kamusal bilinç, hödüklük, doğanın bir parçası olduğun bilinci, kabalık, liyakat insan doğasının vazgeçilmez parçaları değildir. Bunların hepsi, tarihseldir, sosyolojiktir. İnsanlar aynı zamanda dâhil oldukları, ait hissettikleri toplumsal ilişki ağları içinde bu niteliklerden bazılarına meylederler. Kaliteli bir toplum olmanın alametifarikası toplumsal öznelerine daha çok olumlu niteliklere doğru teşvik etmesidir. Toplumun kendini daha kaliteli bir zeminde yeniden üretmesi buna bağlıdır. Bunu tersi toplumun kendini tüketmesiyle eş anlamlıdır.

Örneğin son dönemde Boğaziçi Üniversitesi’ne reva görülen uygulama bir toplumun kendini tüketmesinin tipik bir örneği olarak da okunabilir. Ancak üretim kapasitesini yitirmiş, sadece tüketerek ayakta kalmaya çalışan bir toplum en kaliteli üniversitelerinden birine bu şekilde davranabilir. Bunun bir toplum için bindiği dalı kesmekten hiçbir farkı yoktur. Ülkenin en yüksek üniversite giriş sınavı puanıyla girilen, dolayısıyla ülkenin potansiyel olarak ne nitelikli gençlerinin okuduğu üniversiteye bu şekilde muamele etmek bir tükenişin işaretidir. Bir toplumun kendi geleceğini günü kurtarmak için harcamasını da bir tür tükeniştir.

Bir başka vahim konu ise son zamanlarda bir mafya babasının ülkede en çok takip edilen bir (sosyal) medya fenomenine dönüşmüş olmasıdır. Bunu, söz konusu kişinin söylediklerinin içeriğinden, bunun yol açacağı muhtemel siyasî krizlerden, konunun hukuki yönlerinden tamamen bağımsız bir biçimde ifade ediyorum. Hangi aklı başında toplumda bir mafya babası gündemi bu kadar yoğun bir biçimde meşgul edebilir? Mafyanın bir toplumun kaderinde bu kadar etkili olabilmesi işlerin iyice zıvanadan çıktığına delalet eder.

Marmara musilajı da, Boğaziçi Üniversitesi’nin başına gelenler de, bir mafya babasının yaratabildiği gündem de bir toplum için tükenmenin alametleridir.