• 20.05.2021 06:22
  • (154)

Gazete Duvar’da daha önce yazdığım “Faşizmin Sosyolojisi” başlıklı yazımda belirttiğim gibi Türkiye “faşist” nitelemesinin oldukça yaygın olduğu bir ülke. Üstelik bu niteleme her kesimde her kesime yönelik olarak da yapılabiliyor. Bu da benim aklıma hemen şöyle bir soru getiriyor: Sadece bu durumu bile bir semptom olarak okuyabilir miyiz? Ne tip bir ülkede herkes herkese “faşist” demekte bu kadar ısrarcı olabilir?

Kamusal düşüncenin ve öz eleştirinin pek yaygın olmadığı toplumlarda farklı mahallelerin birbirleri hakkındaki eleştirel değerlendirmelerinin doğruluk katsayısı yüksek olur genellikle. Öz eleştiri yoksa, kendini ötekilerle birlikte düşünmeye yol açacak kamusallık yeterli değilse, düşmandan gelen eleştiriler de zaten kâle alınmıyorsa bu vasat herkesi faşist kılmaya muktedir bir iklim üretir. Çünkü insanların kendilerini eleştirebilme, kendiliklerinin farkına varabilme imkânları kısıtlıdır. Yeni bir toplumda herkes herkese faşist diyorsa, bu muhtemelen doğrudur. Kelimenin gerçek anlamıyla bir faşizmden söz etsek de, etmesek de o toplum oldukça otoriter bir toplumdur ve bu otoriterliğin oluşmasında bir diğerini faşist olmakla itham eden her kesimin bir katkısı vardır.

Faşizm algısının bu kadar yüksek olduğu bir toplumda, kuşaklar boyu bu algının anti-faşist bir bilinç geliştirmiş olması beklenirdi. Ama maalesef durum hiç de öyle değildir Türkiye’de. Sadece bu bile semptom ile hastalığın ayırt edilemezliğine delalet eden bir noktadır. Herkes faşizmden şikâyetçiyse demek ki faşizm bir realitedir. Faşizmin reelliğini, faşizm saptaması yapanların faşizme katkı vermelerinden bağımsız olarak ele alamayız. Yani herkes birbirine faşist diyorsa ve herkes bundan ilginç bir biçimde çok memnunsa faşizmin kolektif bir inşa olduğu açıktır.

Buradaki paradoks ise faşizm farkındalığının bu kadar yüksek olduğu bir toplumda faşizme karşı mücadelenin bu kadar düşük olmasıdır. Örneğin ben Türkiye’de hiç faşizmle mücadeleye yönelik bir dernek kurulduğunu duymadım. Ama Türkiye’de komünizmle mücadele dernekleri oldukça yaygındır. Açmaz şudur: Bir toplumda olan bir şeyle mi, yoksa olmayan bir şeyle mi mücadele için dernek kurulur? Ben Türkiye’ye komünizm geldiğini hiç duymadım. Hatta bunun gerekli bir şey olması durumunda, onu zaten devletin getireceğine yönelik bir rivayet de vardır zaten.

Bu arada şunu belirtmeden de geçemeyeceğim. Bir ülkede komünizm ile mücadele dernekleri, faşizmle mücadele derneklerinden daha yaygınsa eğer o ülkede demokrasinin standartları çok düşüktür. Bu arada komünizmi geleceğe yönelik bir rejim olarak görmediğimi belirtmek isterim. Marx’ın temel metinlerini okuduğumda komünizmin kapitalizm sonrası bir rejimin değil, kapitalizmin içinde ve onu aşmak için mücadele eden bir ethos’ın adı olabileceğini düşünürüm hep. Tıpkı Karatani gibi. Yani, bu yazının mantığıyla komünizm de aslında bir tür kapitalizmle mücadele derneğidir.

Asıl ilginç olan ise şudur: Bu ülkede herkes faşizmden şikâyet etmektedir. Herkes diğerini faşist olmakla itham etmektedir. Ancak Türkiye’de hiçbir zaman bir faşizmle mücadele derneği kurulmamıştır. Yani Türkiye’de olmaması gerektiği düşünülen ve de zaten olmayan bir şeyle mücadele için dernekler kurulmuştur. Fakat kötü olduğu düşünülen, olmaması gerektiği addedilen, ama bir yandan da sürekli varlığından şikâyet edilen bir şeyle mücadele için dernek kurmak kimsenin aklına gelmemiştir.

Bu da aslında herkesin biraz faşist olduğuna ve hatta bilincinin derinliklerinde bir yerde bunun farkında olduğuna delalet etmez mi? Sonuç olarak kim kendisiyle mücadele için dernek kurmayı aklından geçirebilir? Aslında kimsenin genel anlamda faşizmle bir derdi yoktur. Herkesin derdi düşmanının faşizmiyledir. Bunu başka bir biçimde belki şöyle de ifade edebiliriz: Herkes demokrat olmak için önce düşmanının demokrat olmasını beklemektedir. Ve herkesin vakti de boldur.

Konuya farklı bir perspektiften de bakabiliriz. Çok az ahlaklı insanın bulunduğu bir toplumda herkesin ahlaktan söz etmesi ve ahlakı hep ötekinden, diğerinden, hatta düşmanından talep etmesi mesela. Bu da aslında eşyanın tabiatına sanıldığı kadar aykırı değildir. Ahlakın bulunmadığı toplumlarda ahlakçılık hortlar. Ahlakçılık, kendisini ahlaka tabi görmeden, başkasına ahlak vaaz etmektir. Bu tıpkı kendisi demokrat olma ihtiyacı hissetmeyen, demokrat olma külfetine hiç girmeyen birinin, rakiplerini sürekli faşist olmakla itham etmesine benzer.

İşte burası tam da “faşist” nitelemelerinin faşizmin mümkün olduğu ortamın sürekli yeniden üremesine neden olduğu noktadır. Çünkü aslında kimileri sabırla kendi faşizminin iktidara gelmesini beklemiştir. Mağduriyetlerini derin faşizmlerine katık yapmışlardır. Diğerleri ise sıranın kendi faşizmlerine geleceği günü beklemektedir. Demokrasi ise, hiç fazla idealize etmeden, herkesin kendi faşizmini diğerinin faşizmiyle mübadele ettiği bir farazi sözleşmenin adıdır. Demokrasi her birimizi diğerinin faşizminden korur. Böylece aslında kendi faşizmimizden de korumuş olur.